- Kategori
- Kent Yaşamı
Topuklu ayakkabılarla minibüs peşinden koşmak... İşte hayat!

www.google.com görsellerden alıntıdır
Karar verdim bu doktora işi düzenli bir işi olanların başarabileceği bir konu değilmiş. Bugün az kalsın "yeter be, hayatım bitti, dağıldım, yüzümü sivilceler bastı "diyerek doktora eğitimimden istifa ediyordum. Yapmam gereken sunumu yetiştirememiş olmam yetmemiş gibi bir de her okula gidişimde sorun yaşıyorum. Derslerim 18:30'da başlıyor ve işten 18:00'de çıkıyorum. İş yerim Bağdat caddesinde ve bendeniz ordan yürüyerek Minibüs Caddesine ulaşıp, evimizin önünden minibüse binip okula ulaşabiliyorum. Bu süreçte en iyi ihtimalle bir saat sürmektedir. Ah be Gabi, okula gideceğin günlerde ne diye topuklu ayakkabı giyersin? Bugün yine aynısını yaptım ve topuklularla dolandım durdum İstanbul sokaklarında. Tabii ki de iş dolanmakla kalmıyor, nitekim minibüse binebilmek tecrübe, yetenek, sabır ve şans gerektirmektedir. Ne hikmetse 18.000 nüfüslü bir üniversitenin kapısından kalkan ve Kadıköy'e giden minibüsler oldukça azdır. Bundan dolayı akşamları Kazasker civarlarında süslü püslü ama Bezgin Bekir modunda bekleyen bir tip görürseniz bilin ki o benimdir ve gelmeyen Kayışdağı minibüsünü bekliyorum dur. Bahsetmekte olduğum bu geleneğimiz tabii ki de tahmin edebileceğiniz gibi bu akşam da bozulmadı ve Gabi simitçi'nin tezgahının hemen yanıbaşında süt dökmüş kedi misali minibüsünü beklemeye koyuldu. Geçen arabaların kornaya basmaları, tüm Pendik-Kartal minibüslerinin binmemi sağlayabilmek için çırpınmaları da bu harika sürecin önemli ayrıntıları arasındadır. Pendik-Kartal minibüsleri ne kadar çırpınıyorlarsa, Kayışdağı minibüsleri de o kadar teğet geçmeye meyilliler.Böyle yapmakta da haksız sayılmazlar, zira tıka basa insan doldurular.Leopar desenli, burnu açık ayakkabıları olan ve hediye paketi gibi giyinmiş bir ben de işte böyle bir minübüsün peşinden koştum bu akşam. Kendisi durmamakta ısrar ettikçe, ben gölmeğimin fırfırlarının rüzgarda savrulmalarını aldırmayarak, ayağımdaki ayakkabılara rağmen uzun koşu maratoncusu gibi koştum peşinden. Hey be dünya: erkekler peşimizden koşarken bizler minibüslerin peşinden koşuyoruz! Minibüse binme konusundaki inadımı gören ve buna dayanamayan şöför durarak girmeme izin verdi, ama kendimi sığdırmam için insanları ezmem gerekti. Bunu yaparken bir yandan ücret ödemeye çalışıyorum bir yandan da en gülen yüz ifademle:"okula yetişmem lazım, sunumum var, kusuruma bakmayın sizi de ezdim" cümlesini mırıldandım. Yüz ifademi istediğim zaman Küçük Emrah gibi yapabiliyorum ve sanırım yine öyle yapmış olmalıyım ki minibüstekiler nerdeyse ağlayacaklardı. Zorla minibüse kendine yer edinen de ben değilmişim gibi, ayakkabılarıma kimsenin basmaması için taklalar attım. Madem bu yolculuğu göze aldın ne diye ayakkabıları düşünürsün be Gabi? Küçükbakkalköy civarlarında yolcuların inmesiyle kendime yer bulup yerleştim ve yolculuğumun kalanını oturarak geçirdim. İşte bu zaman dilimi içerisinde de, belli bir yaşa gelmiş ve çalışan kadınların eğer arabaları yoksa, taksilerin ücretsiz olması gerektiğine karar verdim. Kararımı uygulatmak için de Taksiciler Derneği veya Odası (hangisi varsa) yazı yazmaya karar verdim. Neyse ki sonra aklım başıma geldi de ne kadar saçmaladığımı anladım. Ayrıca kendimden utandım çünkü kilometrelerce yolu, karda kışta yürüyerek okullarına ulaşmaya çalışan miniklerin olduğu bir ülkede yaşıyorum ve eğitimimi en üst noktaya kadar tamamlayabiliyorum. Tabii bu vicdan azabım ve üzüntüm, "bilim uğruna telef olacağım" gerçeğini değiştirmeyecek ama ne demişler: "Gülü seven dikenine katlanır."