Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Ağustos '08

 
Kategori
Sosyoloji
 

Türkiye' de politik zihniyet değişimi

Türkiye' de politik zihniyet değişimi
 

Turgut ŞAHİN

Çağdaş dünyada meydana gelmiş büyük değişim ve dönüşüm dönemlerine baktığımız da , insanoğlunun kaderini değiştirmiş sosyal değişimlerin arkasında büyük savaşlar, ekonomik ve politik krizler; ara dönemler ve zamanın büyük güçlerinin müdahaleleri ve etkileri olduğunu görürüz. Nitekim bugün temelleri sarsılmaya başlayan modern ulus devlet 1789 Fransız inkılabıyla önce Avrupa; daha sonra ise bütün dünya toplumları için model haline gelmiş, Otuz yıl savaşları (1618-1648)Felemenk hegemonyasına, Napolyon harpleri (1792-1814) İngiliz hegemonyasının gerçekleşmesine , birinci ve ikinci dünya harpleri ise Amerikan hegemonyasının kurulmasına sebep olmuştur.

Bu savaşları yine büyük düzenlemeler takip etmiş, 1648 Westphalia anlaşması savaş sonrası Avrupa da düzeni sağlamak ve yeni bir Avrupa sistemi kurmak için yapılmış, 1712 Utrecht anlaşmaları İngiltere'yi Avrupa sistemine dahil etmiş , 1815 Viyana anlaşması ise batı dışı sömürge alanlarının düzenlemesini sağlamış, 1945 antlaşmaları savaşın galibi olan müttefikler tarafından yeni dünya düzenini kuracak sistem ve organizasyonların gerçekleşmesine kapı aralamıştır.(Birleşmiş Milletler Teşkilatı, Uluslar Arası Para Fonu, Dünya Bankası gibi)

Bu hegemonik güçlerden Hollanda, ticaret toplumunun, İngiltere sanayi devriminin, Amerikan hegemonyası ise Brzezınskı'nin deyimiyle "bolluk toplum"unun kültürel alt yapısını oluşturmuşlar ve bu savaş, ara dönem ve anlaşmaların toplumsal, siyasal ve ekonomik sonuçları bugün modern dünya sistemi dediğimiz uluslar arası sistemin kurulmasına vesile olmuşlardır.

Osmanlı imparatorluğuna geldiğimizde politik zihniyet değişimi açısından, günümüz Türk toplumunu etkilemiş, derin değişim ve dönüşümlere sebep olmuş tarihi düzenlemelerden birisi olarak hiç şüphesiz Tanzimat fermanını görüyoruz. Tanzimat fermanı bilindiği gibi Osmanlı aydın ve yönetici azınlığının uzunca bir süre batı karşısında bizi güçlü kılacak sistem arayışının, batıya doğru sistem tercihine dönüştüğü bir iç düzenlemenin fermanı olarak tarihteki yerini almıştır. Yine I.Dünya harbi Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasına ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşuna vesile olurken, İkinci dünya savaşının bitimiyle birlikte ortaya çıkan siyasi ekonomik ve askeri konjonktürün tembihleriyle Türk toplumu Batı ittifak sistemine dahil olmak zorunda kalmıştır.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız büyük değişim ve dönüşüm dönemlerinin ulus düzeyindeki örneklerini ise Türk toplumu kendi içinde yaşamaya devam ediyor. Bugün Türkiye'de siyasal ve toplumsal hayatı temellerinden sarstığına inandığımız Postmodern siyaset ve onun iktidar pratikleri toplumsal ve siyasal bir kurtuluş modeli haline gelmeyi 28 Şubat ara dönemine borçludur. Ülkemizde meydana gelen bütün köklü değişim ve dönüşümlerin hemen hemen hepsi neredeyse böyle bir ara dönemden sonra hayata geçirilmiştir diyebiliriz.Türk toplumunun içinden geçtiği bütün bunalım dönemleri böyle bir ara dönemle aşılmış ve ne yazık ki bu ara dönemler bir problemi çözerken bizi de uluslar arası sisteme "küresel uyum"adı altında entegre etmeye yarayan ahenkli ve yönlendirici geçiş dönemleri olmuşlardır.

Uluslararası sistem tarafından kabul edilen siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel kavramlar önce toplumu yeniden inşa etme mekanlarında uygun dil ve araçlarla bir gerçeklik haline getirilmiş, daha sonra ise yazılı ve görsel medya tarafından Türkiye'nin gerçeğine dönüştürülmüştür. İşte uluslar arası sisteme hakim güç merkezlerince tembihlenen ve bugün Türkiye'de bu güç merkezlerinin gönüllü "kendi ötekileri"olarak çalışan sivil toplum kuruluşları tarafından bir yaşam tarzı haline getirilmek istenen postmodern kültürel mantık ve düşünce tarzının Türk yönetici sınıfında meydana getirdiği değişim ve dönüşüm entelektüel ilgiyi hak edecek nitelikte bir konudur

Bilindiği gibi Türkiye, derin bir iç kargaşa ve terör döneminden sonra bu dönemi sosyal, politik, ve ekonomik hürriyetlerin yeniden düzenlendiği 12 Eylül ara dönemiyle aştı. I2 Eylül ara dönemi, Türk toplumunu ;yaklaşık on yılı aşkın bir süredir içinde çırpınıp durduğu anarşi ve terör belasından kurtardı. Ancak anarşi ve terör belasından kurtulan Türkiye bu arada hemen hemen bütün dünya da aynı tarihlerde ABD'nin politik tembihleriyle servise konan serbest piyasa ekonomisinin(liberal ekonomik modelin) uygulandığı bir ülke haline getirildi.

Türkiye'de1980 de başlayan ve hala devam eden bu değişim sürecini anlayabilmek için serbest piyasa ekonomisi ya da liberal ekonomik model üzerinde kısaca durmamız yararlı olacaktır.

Liberal ekonomik model , batı dışı toplumlarda modernist felsefe bağlamında kurulan , toplum içi ve toplum dışı vaziyet alış biçimlerini modernist felsefi teorik modele göre gerçekleştiren modern ulus devletin; kurumsal yapısı içinde mündemiç bulunan iktidar ve güçten, milli burjuvazinin küresel ekonomik güç merkezleriyle izdivacı dolayısıyla vazgeçmesi anlamına geliyordu..Böylece soğuk savaş sonrası modern ulus devlet üzerinden gerçekleştirilen bölgesel hegemonik yapılar, ekonomik entegrasyon ve bunu kolaylaştıran küresel ya da bölgesel organizasyonlar yoluyla uluslar arası sisteme bağlanıyordu.Bu gelişme şimdiye kadar kurulan hegemonyalara teorik felsefi temellik yapmış bulunan modernist felsefenin politik tembihlerinden yavaş yavaş vazgeçmek demekti. Bugün biliyoruz ki modernist felsefe , batı toplumunda Rönesansla başlayan , Protestan reformu, Aydınlanma ve Fransız ihtilali gibi diğer bir sürü karmaşık süreçlerle birlikte kilise hegemonyasına karşı yeni bir sahip olma tarzıyla ortaya çıktı.Kilise hegemonyasının reddi ancak yeni bir dünyevi hakimiyet tarzı ile mümkündü.Kilise karşıtı, onun tanrısal meşruiyete dayalı hegemonyasını reddetmek ve kilise kaynaklı siyasi ve ekonomik pratiklerin yerine , yeni bir hakimiyet anlayışını din dışı düşünce ve pratiklerden üretmek batıda şimdiye kadar toplumsal ve siyasal hayatı şekillendirmiş bütün yapıları alt-üst edip değiştirmek demekti. İşte laik-ulus devlet bu süreçlerden sonra kiliseden bağımsız olarak ortaya çıkmış, büyük anlatıların bir arada tuttuğu bir ulus, iktidar ve otorite biçimini demokratik sistem ve usulleriyle meşrulaştırmış bir sistem anlayışına dayanıyordu.

Bilindiği gibi tarihi ve coğrafi olarak stratejik derinliğe sahip olan bütün ulus devletler aynı zamanda emperyal hedefler peşinde koşan devletlerde olmuşlardır. Bunun içindir ki ulus devlet ve onun iktidar biçiminin tahrik ettiği emperyal istek ve arzular, ikinci dünya savaşından hemen sonra kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı yoluyla beş ülkeye tanınan haklar haline getirilerek kontrol altına alınmıştır. Böylece küresel düzeyde şimdiye kadar bir örneği bulunmayan, uluslararası hukuka dayanan ve meşruiyeti bütün siyasal ve toplumsal otorite biçimleri tarafından kabul edilen bir kurum yoluyla(BM) ABD'nin küresel hegemonik iktidarının yolu açılmış oluyordu. Wallarsteın'ın "Yalta kod" adıyla biliniyordu dediği gizli anlaşmalar yoluyla ABD kendi nüfuz ve hakimiyet alanına düşen dünyada istediği gibi politik, ekonomik, askeri ve kültürel düzenlemelerde bulunacak , hür dünyada zinde ABD gücü karşısında "çaresizlik ve mecburiyetten" ABD'nin istediği sistemi kurmasına fırsat verecekti. Böylece iki dünya savaşıyla milyonlarca insanın ölümüne sebep olan eski imparatorluk kültüründen ulus devletlere devredilen bölgesel ve küresel güç olma isteği birleşmiş milletler kanalıyla kontrol altına alınmış ve bu hak zamanının en güçlü olanına yani ABD'ye hukuk yoluyla zımnen verilmişti. Bundan sonra bir hegemonya ideolojisi olarak modernizm de kayıtsız şartsız ABD'nin istediği tarzda bir paradigma ve pratikler sistemi haline gelecek ve ABD bu felsefi düşüncenin müdafi, uygulayıcısı, banisi tek güç olacaktı. Başka bir deyişle para güç, teknoloji, refah gibi Avrupa merkezli demokraside anayurdundan Atlantik ötesine göç edecekti...

Yirminci yüzyılın politik ve ekonomik Tarihini hegemonya bağlamında açıklamaya çalışan Arrighi'nin, oldukça teknik bir şekilde ortaya koyduğu gibi, ABD savaş sonrası Avrupa'yı yeniden yapılandırma adı altında savaş sonucu bitkin düşmüş müttefiklerini kendi hegemonyasını garantileyecek politikaları kabul etmeye ikna etti. Başta İngilizler olmak üzere batıyı ekonomik olarak ayakta tutan müstemlekeleri ve onlardan batıya akan ekonomik kaynakların yönünü kendine çevirdi. M.A.Okur'un belirttiği gibi Başka bir deyişle İngiliz ve Fransız'ları müstemlekelerden demokrasi ve hürriyet adına tasfiye ederek hem onların güvenini kazandı , hem de hegemonyasını güçlendirdi. Daha doğrusu bir otorite biçimi ve tarzı olarak kendisini hür dünyanın itiraz edilemez bir gücü haline getirdi. Diğer taraftan ABD kurulmasına önayak olduğu organizasyonlarda fiilen uygulanabilecek kararları aldırma yeteneğine sahip bir hegemonik güç olduğunu da ispatlamış oldu. Bu kararlarla ABD rıza yoluyla hegemonyasını meşru hale getirirken, hür dünyada Amerikan tarzı bir demokrasi anlayışı ve kültürünün de temellerini attı. I945-1990 yılları arasında Amerika birleşik devletleri savaş sonrası kendi hakimiyet alanında kalan ülkelerde nüfuzunu "Amerikan tarzı demokrasi"ile gelişmeyi ya da "küçük Amerika olma"yı programlarının merkezine koyan partileri destekleyip iktidara getirerek ve iktidarlar aracılığıyla ülkeleri kendi denetiminde bulunan bölgesel ve küresel organizasyonlara üye yaparak(entegre ederek) yaygınlaştırdı. Başka bir deyişle Modernizm; ABD tarzı hegemonya ve onun tembihlediği demokrasi , politika, kültür ve pratiklerin ideolojik temeli ve dili oldu. Aynı şekilde ABD dışı toplumlara "küreselleşme" adı altında sunulan , T.Friedman'ın "isteseler de istemeseler de kabul edecekler" dediği politikaların , küreselleşme adı altında rıza ile ya da zorla dayatılan bütün sistem ve pratiklerin ABD'nin yeni dünya düzeni politikalarını tembihleyen dili ön plana çıkaran stratejiler olduklarını söylemeliyiz.

Bu politikaların neredeyse tamamı , 1980'de ABD başkanlığına seçilen Ronald Reagan tarafından hayata geçirildi. Bütün bunların yanında Reagan; Amerikanın politik ve ekonomik nüfuzu altında bulunan toplumlarda, Amerikan hegemonyasının varlığını küresel istikrar için kutsayacak olan "kendi ötekileri"ni oluşturmak üzere "project democracy" projesini ortaya attı. Gerçektende Sovyet İmparatorluğu dağıldığında ABD yeni bir imparatorluk adayı olarak bütün dünyada kendisinin tekliğini meşru gösterecek; dini, felsefi, politik ve ekonomik pratiklerini onun lehine savunacak STK adı altında entelektüel faaliyetlerde bulunan yazar, çizer, akademisyen politikacı ve dindarlardan meydana gelen manipülasyon ağları da oluşturmuştu.

Bu politikalardan birincisi ulusal ekonomilerin ulus devletlerin denetiminden çıkarılarak küresel hale getirilmesi ve dünya ekonomik sisteme entegre edilmesiydi.Ya da başka bir deyişle bunun dünya çapında yaygınlaştırılmasıydı. Ekonominin küreselleşmesine ABD'nin Yanında zengin G-7'lerin hükümetleri ve onların politikalarının küresel düzeyde uygulanmasına yardımcı uluslar arası kurumlar olan Uluslar arası Para Fonu, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumsal organizasyonlar da katıldı.İspanyol asıllı düşünür Castells'a göre , birbiriyle bağlantılı olmak üzere ABD tarafından uygulamaya konan üç politik uygulama küreselleşmenin dünya çapında temellerini attı.

1-Ülke içinde ekonomik etkinliklerin yasal düzenlemelerden muaf tutulması(finans piyasalarından başlayarak),

2-Uluslar arası ticaretin ve yatırımlarının serbestleştirilmesi,

3-Kamunun kontrolündeki şirketlerin özelleştirilmesi (genellikle hep yabancılara satıldılar) Bu politikalar ABD'nde 1970 ortalarında , İngiltere'de 1980 başlarında uygulamaya konuldu.1980'lerde Avrupa Birliğinde yayıldı, 1990'larda ise hemen hemen dünyanın bir çok ülkesinde hayata geçirildi ve uluslararası sistemin ortak standardı haline geldi. Kısaca söylersek Amerika'nın bu küreselleşme politikası, ABD'nin küresel hakimiyetini yeni baştan inşa ederken, aşağı yukarı tamamen onun denetimi altında bulunan şirketlerle birlikte , neredeyse hiçbir demokratik hesap verme mekanizmalarına sahip olmayan uluslararası kurumları (IMF, DTÖ, DB, gibi)güçlendiriyor, ulusal devletlerin siyasal otoritelerini azaltıyor, onların siyasal ve ekonomik karar alma sistemlerine bu uluslararası kurumları ortak hale getiriyordu. Ya da başka bir deyişle Bu kurumlar vasıtasıyla ABD ilgili devletlerin karar alma süreçlerinde etkin hale geliyordu. Amerika birleşik devletlerinin bu küresel imparatorluk projesi dünya çapında yeni küresel ekonomik sistem olarak kabul edildiğinde, Sovyet imparatorluğu yukarıda belirttiğimiz gibi dağılmış bulunuyordu. Sovyet imparatorluğunun dağılmasını takiben Ünlü Amerikalı strateji uzmanı ve ideolog Brzezınskı, yazmış olduğu eserlerine "Kontroldan Çıkmış Dünya"yı ekledi.Kitabın alt başlığını da "Yirmibirinci Yüzyılın Arifesinde Dünya Çapında Karmaşa" olarak belirledi."Kitabın neyi anlatmak istediği aşağı yukarı konulan başlıklardan anlaşılıyordu. Burada kitabın içeriğini analiz edecek değiliz. Ancak Brzezınskı ilginç bir şekilde hemen aynı tarihler de yayınlandığında küresel düzeyde entelektüel ve politik tartışmalara sebep olmuş, halada tartışması devam eden Huntington'un "Medeniyetlerin Çatışması "başlıklı makalesini okuma fırsatı bulduğunu belirtiyordu (bkz;Türkçe çeviri s, 169)Brzezınskı'nın "Medeniyetler Çatışması" için düştüğü not ilginçti. "Bu kitap yayına girerken Huntington'un henüz yayınlanmamış olan "Uygarlıkların Çatışması"adlı son derece ilgi çekici bir makalesini inceleme fırsatım oldu. Bu makalesinde Huntington İslam, Konfüçyüsçü ve Hıristiyan uygarlıklarının dünya barışını tehdit edecek bir biçimde karşı karşıya gelebileceğini belirtiyor"diyordu. Daha sonraları bilindiği üzere bu kitaplara ilaveten "dünyada barış ve istikrarın" tehdit altında olduğunu, bunun medeniyetler çatışmasına dönüşebileceğini, bu çatışmaya potansiyel bir güç olarak İslam dünyasının sebep olacağını belirten bir çok kitap yayınlandı. Bu kitapların hemen hemen hepsi ABD hegemonyasının politik ve stratejik olarak ilgilendiği toplum ve coğrafyalarla ilgiliydi. Bilindiği gibi modern Dünya sisteminin yarattığı batı tarzı hegemonyalar ve bunlara hakim olan politik ve ekonomik güç merkezleri , hegemonyanın nihai olarak mekan üzerinde hakimiyet anlamına geldiğinden hareketle politikayı, jeopolitika adı altında daha teknik, askeri yanı ağırlıklı bir bilim dalı haline getirdiler. Almanya da Friedrich Ratzel, İngiltere'de Halford Mackinder, ABD'de ise Amiral Mahan, mekan üzerinde hakimiyetin siyasi. ekonomik ve askeri gücün temel kaynağı olarak önemini ortaya koydular.Hemen hemen hepsinin sorduğu soru özetle şuydu;dünyada, üzerinde hakimiyet sağlandığı taktirde hegemonyanın devamını sağlayacak stratejik mekanlar var mıydı, bu mekanlara hakim olan dünya politikasına hakim olup , onu yönlendirebilir miydi?. "Sanıyorum büyük güçler arasındaki dünyayı cehenneme çeviren savaşların ana sebebinin bu jeopolitik hakimiyet olduğunu demokrasi, özgürlük gibi her söylendiğinde toplumlara felaket getirmiş söylemlerin savaşa dönüşmüş tarzının bu stratejik mekan hakimiyetine yönelik operasyonlar olduğunu söylememize gerek yoktur..

Bu anlamda 1991'de Sovyet Rusya'nın dağılmasından sonra tek kutuplu dünyada varlığını meşru kılan organizasyonlarla birlikte tek büyük güç olarak ABD ayakta kaldı. Dünyanın tek kutuplu hale gelmesi ABD üst yönetiminde yeni politikaların belirlenmesi noktasında tereddüde sebep oldu."Pentagon'un yeni Haritası"nda Barnett; ABD'nin tek güç olmanın şaşkınlığını yaşadığını daha doğrusu düşman belirlemede tereddüt geçirdiğini ancak kısa süreli de olsa düşmanın ilk önce Çin olarak belirlendiğini, ama daha sonra "merkez-boşluk" kavramsallaştırması adı altında düşman coğrafyanın jeopolitik ve stratejik bir mekan olarak Ortadoğu'nun tespit edildiğini açıkça yazmakta ve "Boşluğu"oryantalist bakış açısı ile kısaca sefalet ve vahşilik olarak tanımladıktan sonra"Biz dünyanın her tarafında savaş açmaya hazırız ancak bizim odaklandığımız asıl yer boşluktur"diyor Yani Ortadoğu ülkeleri. Devam ediyor"Ortadoğu merkeze katılana kadar biz asla orta doğuyu bırakmayacağız".Dikkat edilirse aslında Brnett yeni bir şey söylemiyor, sadece Huntington'un entelektüel bir dille yazdığı "Medeniyetler Çatışması" teorisini askeri dil ve pratiklerle boşlukta bulunan ülkelerin otorite biçimlerini tehdit ederek bize anlatmaya çalışıyordu..Başka bir deyişle ABD'nin yeni dünya düzeni projeleri çerçevesinde potansiyel düşman olarak hedefe koyduğu ülkeler Bush'un ırak savaşı öncesinde "haçlı seferlerini başlattık"dediği İslam ülkeleriydi . Yani düşman belliydi. Ancak bu politikaların servise konabilmesi için Hıristiyan dünyasını peşine takacak, siyasal ve askeri vaziyet alış biçimini meşru hale getirecek ABD düşmanlarının saldırıya dönüşen pratiklerine ihtiyacı vardı. Sonrada imparatorluk projelerini hayata geçirebilmenin ilk adımı olarak tüm askeri ve teknolojik gücünü harekete geçirecek bir faciaya. Bildiğimiz gibi o fırsatı da 11 eylül Terörizmiyle yakalamış oldu.Şimdi bunları açıklamaya çalışalım.

Her ne kadar inkar etseler de, Amerika Birleşik Devletleri'nin adım adım hegemonik güçten , imparatorluk olmaya doğru bir projeyi hayata geçirmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Onun içindir ki şimdilik tek küresel hegemonik güç olan ABD bir hegemonya ideolojisi olan modernizmden ve onun şimdiye kadar hakikat olarak ortaya koyduğu pratiklerden, "ötekini"uzaklaştırırken, kendisi modernitenin tembihlediği tek siyasal otorite biçimi olan "ulus devlet" formunu küresel çapta meydana gelen hadiselerden üretmekte ve vatandaşlarını Amerikan milleti kimliği altında bir arada tutmaya çalışmaktadır.

Bütün bunların yanında eğer ABD, dünyayı yönetmek isteyen tek bir imparatorluk olmak istiyorsa , kendi dışındakileri buna inandıracak , otoritesini meşru kılacak bir imparatorluk ideolojisi ve bu ideolojinin tembihlerini hayata geçirmek istediği başta bir hakikat anlayışına sonra da ötekilere tek gerçek diye sunacağı bir otorite biçimine ihtiyaç duyacağına şüphe yoktur. Bu nedenledir ki sonu "İzm"le biten bütün politik ideolojilere bu açıdan bakmak gerekir, .

Büyük dini ve felsefi hakikat sistemleri üzerine yapılan araştırmalar ortaya koymuştur ki, i insan ve toplumun yeryüzündeki yaşam biçimini anlamlı ve meşru hale getirmek isteyen bütün büyük dini ve felsefi hakikat sistemleri ve onların hakikat pratikleri topluma ve toplumlara uzanış biçimlerini kendi içinde ve dışında bütüncül ve tutarlı bir paradigmayla meşrulaştırmak zorunda kalmışlardır. Ancak böyle bir meşrulaştırma yoluyla, insan ve toplumun hayatını kuşatan , onlar için "anlamlı bir varoluşu" simgeleyen"hakikatler"insanın hayatını düzenleme iddiasına ve gücüne sahip pratikler olmuşlardır. Bu anlamda bir toplumsal otorite biçiminin varlık bilgi ve değer tasavvurunu ifade eden esasların tümüne o toplumsal otorite biçiminin kültürel ve politik hakikatları diyoruz. Kültürü akıl -bilgi, politikayı da akıl ve bilgi yoluyla üretilmiş pratikler olarak kabul edersek , Gibbon'un Roma imparatorluğu için söylediği"imparatorluğun büyüklüğüne eşdeğer büyüklükte bir felsefeye"Amerika Birleşik Devletlerinin de ihtiyacı olduğuna şüphe yoktur. Eğer ABD'ye hakim siyasal otorite biçimleri kendi iktidar tarzlarını küresel bir imparatorluk haline getirmek istiyorlarsa , her şeyden önce nüfuzu ya da denetimi altında bulundurduğu toplumsal otorite biçimlerinin meşruiyetine inanacakları oldukça rasyonel ideolojik bir kurguya ihtiyaç duyacaklardır...

Bugün biliyoruz ki dünyevi hakimiyet tarzını hali hazır toplumsal realitelerle uyumlu olarak ortaya koyamayan , dolayısıyla varoluşunu bireysel ve toplumsal hafızalarda meşru kılamayan , bağlılarına içinde yaşadığı mekanlarda bir güvenlik çemberi sunamayan, toplumun yaşadığı sorunlara çözüm bulamayan hiçbir hakikat sistemi ya da beşeri bir sistem ayakta kalamaz. Ya da Rousseau'nun dediği gibi "Güçlü gücünü hak, boyun eğmeyi de bir ödev biçimine sokmadıkça egemenliğini(ya da hegemonyasını/T.Ş) daimi ve güçlü kılamaz". Öyle ise küresel düzeyde bir imparatorluk olmak isteyen Amerika Birleşik Devletlerinin Roma halklarının İmparatorluk ideolojisi ve felsefesi olan Stoanın modern versiyonundan başka bir şey olmayan Postmodern kültürel mantık , yaşama biçimi ve pratiklerini yeni imparatorluk ideolojisi olarak vazettiğini söyleyebiliriz. Şimdi kendi dışındaki"ötekilere"yeni dünya düzeni ya da bir imparatorluk tavsiyesi olarak sunduğu, küresel düzeyde entelektüel ve politik stratejilere dayanan , yerli iktidarlar aracılığıyla uygulanmasını tavsiye ettiği postmodern kültürel mantık ve düşünce tarzı nedir onu açıklamaya çalışalım.

Postmodernlik, T.Eagleton'un dediği gibi; klasik hakikat, akıl, kimlik ve nesnellik algılayışlarından , evrensel ilerleme ya da kurtuluş fikrinden bilimsel açıklamanın başvurabileceği tekil çerçeveler, büyük anlatılar ya da nihai zeminlerden kuşku duyan bir düşünce tarzıdır. Postmodernlik, aydınlanmanın bu normlarına karşı dünyanın olumsuz , temelsiz, çeşitli, istikrarsız , belirlenmemiş nitelikte bir dizi dağınık kültürlerden ya da yorumlardan ibaret olduğunu bildirir; bu da hakikat , tarih ve normların nesnelliği , doğanın verili oluşu ve kimliklerin tutarlılığı hakkında belli ölçüde bir kuşkuculuğu beslemek demektir.

Başka bir deyişle Postmodernizm;büyük anlatılar, büyük felsefeler, büyük dinler, büyük gelenekler ya da büyük kültür sistemleri gibi bugün ki insanlık kültürümüzün yaratıcısı olan büyük stratejilere , bunların şimdiye kadar ortaya koydukları hakikat sistemlerine ve bu sistemlerin birey ve toplumun güvenliğini sağlamak adına geliştirdikleri , siyasi, ekonomik kültürel ve dini sistem ve organizasyonlara , bu organizasyonların siyasi ve toplumsal otorite biçimlerine ve bütün bunlardan üretilmiş bireysel ve toplumsal pratiklere inanmamaktır. Ünlü düşünür Lyotard, "Postmodern Durum"da buna kısaca "metaanlatılara yönelik inanılmazlık"diyor. Daha önceden yaptığımız analizlerle bu tanımı birleştirdiğimizde postmodern kültürel mantık ve düşünce tarzının , ABD hegemonyasına ve onun imparatorluk projelerine meydan okuyabilecek tarihi kültüre , stratejik derinliğe ve bunların tembihlediği emperyal hedeflere ulaşılabilecek bir coğrafya ve bu coğrafya üzerinde yaşayan toplumları harekete geçirecek siyasi ve kültürel pratiklere sahip büyük kültür sistemlerini reddetme, ve onları geleceğin dünyasında İmparatorluk için bir rakip olmaktan çıkartma stratejisi ve bunun ideolojik/felsefi tasarımından başka bir şey olmadığını söyleyebiliriz. Bir başka deyişle postmodernizm bütün büyük anlatıları reddederken kendisi onların üzerinde onların yerine tek başına büyük bir imparatorluk anlatısı olmak istemektedir. Onun içindir ki ünlü Amerikalı ideolog Fukuyama, 1991 de kaleme aldığı " Tarihin Sonu Mu?" başlıklı ünlü makalesinde"Tarihin sonunda tüm toplumların liberal toplumlar olması gerekmiyor;sadece onların farklı ve daha yüksek insan toplumu biçimlerini temsil etme şeklindeki(buraya dikkat.T.Ş)ideolojik iddialarına son vermeleri yeterlidir"diyordu.

Söylediklerimizi tersinden okuyacak olursak Postmodernizm, şimdiye kadar içinde yaşadığımız evreni açıklamak için başvurduğumuz bütün entelektüel stratejileri , insanoğlunun inceltip geliştirdiği bütün değerleri, bu değerlere göre biçimlenmiş bütün sosyal , kültürel, ekonomik pratikleri ve onların küresel çapta ayrıcalıkları olarak kabul görmüş bilgi ve realiteyi tanımlama tarzlarını reddediyor. Onun yerine tarihsizliği, geleneksizliği, kabile toplumuna geri dönüşü, radikalizmi, anarşizmi , vatansızlığı/merkezsizliği, toplumsal ve bireysel hafıza kaybını, kuşkuculuğu , nihilizmi, çoğul özneyi , çoğul aklı, dolayısıyla çok tanrıcılığı(politeizmi), güce tapmayı, kendi inşa ettikleri küçük kalelerine kendilerini hapseden küçük toplumsal birlikleri, entegrizmi , ne kadar etnik grup o kadar parçalanmış ve sınırları çizilmiş toprak parçası üzerinde o kadar siyasi otoriteyi ikame etmek istemektedir.

Yukarıdaki açıklama ve tanımlardan da anlaşılacağı gibi Postmodernizm açıkça millet dediğimiz kültürel birliği parçalamayı ve yaşadığı coğrafya üzerinde ki millet gerçeğini inkar ederek, kendilerince icat ettikleri hakikatleri kabile mantığı ile koruyup, kendi küçük gruplarını ve onların hakikatlerini bir taraftan tanrılaştıran, diğer taraftan kendi içinde özel dil ve semboller üreterek bin parçaya ayrılan grupların birliğini 21.yüzyılın uygar ve demokratik yaşam biçimi olarak savunanlara katılmak asla mümkün değildir.Bu düşünce ve yaşam biçimin de hakikat diye bir şey yoktur.Hakikat seninle benim üzerinde anlaştığımız şey ise o zaman hiçbir şeyin temeli yoktur.

Yukarıda Belirgin temalarını sunmaya çalıştığımız postmodern anlayış Roma imparatorluk "halklarının" ideolojisi olan Stoa dini ve felsefesinin doğayla uyum içinde yaşama dediği şey ile birebir örtüşmektedir.. Bir stoik evreni olduğu gibi kabul eder, onu değiştirip dönüştürmeye çabalamaz. Çünkü evrendeki uyumu kavrayan insan kendisine kötü gelebilecek bazı olayların evrenin içinde gerekli ve zorunlu , dolayısıyla iyi olduğunu anlayacaktır.. Başka bir deyişle Stoa dini ve felsefesinin ahlak ilkesi kısaca şu önerme ile dile getirilir; "Yalnız erdem iyidir, mutluluk ta, erdem de doğa ile uyum içinde olma, ya da doğaya uygun yaşama ile kazanılır. İnsan genel yasaya uygun olmayan hiç bir şeyi yapmamalıdır. Çünkü insan için doğaya uygun olma akla uygun olmadır, yaşamanın akla uygun olması genel dünya düzeni ile uyum halinde olma da tek bir sözcükle söyleyecek olursak erdemdir. " Bu ahlak anlayışı ve yaşam felsefesi sayesinde Roma imparatorluğu kabul etmeliyiz ki çağında kendi yönetim tarzı ve vaziyet alış biçimini tanrılaştıracak toplumları kendisinin sadık kulları haline getirmeyi başarmış ender siyasi otorite biçimlerinden birisidir. Onun içindir ki ünlü stoik Hierapolisli Epiktetos(Yklş;İS , 50-138 )pagan Roma imparatorluk halklarının ideolojisini canı gönülden kutsamış, onu yüceltmiş , acı ve tutkuya ilgisizliği ile meşhur köle bir filozof olarak tarihe geçmiştir. İşte stoik felsefenin çağımızdaki yeni versiyonu olan Postmodernizm de , ona sahiplenen Amerikan imparatorluk anlayışı da aynen geçmişini takip ederek ötekiler içinden postmodern (kendisini hür zanneden) köleler devşirmek için küresel çapta politik ve stratejik hamlelerine devam etmektedir. Böylece kültürel meşruluğunu stoik felsefe ile sağlamak isteyen imparatorluk ideolojisi postmodernizm yukarıda anlatmaya çalıştığımız kültürel sentez ve uyumu "ötekiler" için nasıl bir gerçek haline getirecektir?. Şimdi bunu Türkiye boyutunda ele alalım.

Bu süreç Türkiye'de iki ara dönemle başlamış ve devam etmektedir. Birincisi 1980 ihtilali, serbest piyasa ekonomisi bağlamında İslam'ın Protestanlaştırılmasını tembihleyen ve Müslüman bir toplumda, "burjuva toplum ve yaşam biçimini yerleştirerek" uluslararası kültürel normlarla Müslümanların entegrasyonunu sağlayan bir fonksiyon icra etti. Bunu AB üzerinden gerçekleştirilen devlet aygıtının uluslar arası sisteme uyumunu sağlamak üzere "Yapısal Uyum" politikaları takip etti. Şimdi bunu tarihi bağlamı içinde kısaca açıklamaya çalışalım.

Bilindiği gibi bizde Milli burjuvazi oluşturma gayretleri İttihat ve Terakki hükümetleriyle başlamış, Cumhuriyet hükümetleri ile devam etmiş; tüccar sınıfının ekonomik olarak palazlanıp dünyaya ayak uydurabilmesi için özel koruma ve muafiyetlerle gelişmeleri özendirilmiştir. Bu manada Şimdiki tüccar ve sanayici takımının hemen hepsinin devlet desteğinde yeni bir tüccar ve sanayici sınıfı(iş adamı)oluşturma ve destekleme projelerinden yararlandıklarını biliyoruz. Wallarsteın'ın dediği gibi en belirgin özelliklerinden birisi "İşbirlikçiliği" olan burjuvazi özellikle Türkiye'nin içine girdiği sanayileşme sürecinde daima siyasal iktidar ve onu yönlendiren bürokrasi ile fazla çatışmaya girmeden , çıkarlarını onun politik hedefleriyle örtüştürerek, devletin koruma politikalarından istifade etmiş ve bugün hatırı sayılır bir güç haline gelmiştir. Nitekim bu topluluk kendi aralarında oluşturdukları organizasyonlarla(TÜSİAD, MÜSİAD, son zamanlarda kurulan binlerce SİAD)ekonomik ve ticari tercihlerde kendilerinin iktidarlar tarafından dinlenilmelerini , aksi taktirde fabrikalarını kapatacaklarını deklare ederek hükümetleri tehdit etmeye kadar işi vardırmışlardır. Kısaca ifade edecek olursak burjuvazi eski milli burjuvazi olmaktan çıkıyor, sermayenin genişlemesi ile birlikte kavuştukları güç sayesinde , iktidar ve bürokrasiden taleplerde bulunuyordu.

1980 den sonra ise İktidarın serbest piyasa ekonomisi politikaları sonucu, liman kentlerine konuşlanarak ayrıcalıklı toplumsal kümeler haline gelen mahalli ve yerli burjuvazimize Anadolu'nun küçük tüccar ve eşrafı da katılıyor, "burjuva toplumu kültür ve mantığı "daha geniş ve yaygın toplumsal bir zeminde meşruiyete kavuşuyordu. Özal hükümetlerinin politikaları sonucunda Anadolu'nun küçük tüccar ve sanayicisi "Anadolu kaplanları" adı altında muhafazakar bir hayat tarzı ve yaşam biçimleriyle ortaya çıktılar. Kısa zamanda bu " halka" ve "dış dünya ya açılma" politikaları sonucu iktisadi bakımından çok paralar kazandılar ve iş dünyasında önemli bir yer edindiler. Önceleri dindar kimlikleri ve yaşam biçimleriyle ön plana çıkan bu yeni yetme , sonradan görme iş adamlarının bir müddet sonra kazanç mantıklarını İslam'la ve Hz.Muhammet'le(S.A.V.) değilde Kalvin'le irtibatlandırmaları bizim Anadolulu iş adamlarımızın nasıl bir dönüşüme uğradıklarını ortaya koyması bakımından önemle üzerinde durulması ve araştırılması gereken bir konudur.

Yukarıda ortaya koymaya çalıştığımız gibi, Türk insanı serbest piyasa ekonomisi yoluyla şimdiye kadar hiç bilmediği bir şeyi, yani "değişim değeri bulunan" her şeyin, bu sosyal sistemde insana asla reddedemeyeceği bir iktidar ve güç verdiğinin farkına vardı.Güç'ün yükselttiği ve acımasız piyasa koşullarının işlediği bir toplumda iç ve dış konjonktürel şartların zorlamasıyla Türk toplumunun Burjuva toplum tipine doğru değişim ve dönüşüm geçirmesinde, Burjuvazinin yükselmesinde sürekli besleyici rol oynayan Modern kültür ve yaşama biçimin büyük katkısı oldu. Ve kabul etmeliyiz ki Anadolu'dan çıkmış Müslüman eşraf ve tüccar kesimi İslam'a uydurulmuş kisveler içinde modern hayatı ve bu hayatın kendilerine bahşettiği lüks ve debdebeyi de çok sevdi.

Milli burjuvazi bütün bu değişim ve dönüşümleri geçirirken bunda Özal iktidarının onları heyecanlandıran politikalarının da etkisi oldu. Rahmetli Özal "yeniden bir Türk asrı yaratmak"adına Türkiye'nin politik hedefini teknolojide patlama yapmak olarak ilan etti. Özal'a göre Türkiye teknolojide patlama yapmalı, dışa açılmalı ve bir dünya devleti olmalıydı. Onun içinde bu milli görevi yerine getirmede işadamı ve sanayicilerimize büyük görevler düşüyordu. Bundan dolayıdır ki bütün dış gezilerini o zamana kadar görülmemiş bir şekilde kalabalık işadamları ve sanayiciler topluluğuyla gerçekleştirdi. Bu gezilerin İş adamlarımızın dış dünyaya açılmasında büyük etkileri oldu. Böylece sadece dış politikamız küreselleşmiyor, iş adamlarımızda yapısal uyum politikaları çerçevesinde , çantalarında taşıdıkları projelerle birlikte bu kutsal görevi yerine getirmek için canla başla çalışıyor, onlarda küreselleşiyorlardı. Böylece Özal bir taraftan Türk sanayici ve işadamını küresel sistemin Türkiye temsilcileri haline getirirken, bir taraftan da burjuva kültür ve alışkanlıklarının yayılmasını gerçekleştirmiş oldu.

Türk toplumunun kahir ekseriyetinin ödediği vergilerle palazlanıp servet sahibi olmuş milli burjuvazi Özal'la başlayan yapısal uyum politikalarıyla uluslar arası sermaye çevreleriyle şirket evlilikleri yaparak hızla Ulus devletin kontrolünden çıktılar.. Ve bir müddet sonra da uluslar arası ekonomik sisteme yön veren şirketlerin Türkiye şubesi haline gelmekte gecikmediler.

Nitekim ulus devlet- küreselleşme-siyaset arasındaki ilişkiler konusunda yapılan araştırmalar küreselleşmenin ortaya çıkardığı yeni ekonomik ilişki biçimlerinin , ulus devletin politika yoluyla denetlemeyeceği yeni bir dünya sistemi ortaya çıkardığını, artık eskisi gibi devletin ekonomik faaliyetleri denetlemekten vaz geçmesi gerektiğini ortaya koymaya başladılar. Başka bir deyişle uluslar arası sermayeye entegre olan yerli sermayedarın faaliyetlerini ulusal politika adına millileştirme çabaları , karşısında diplomasiyle desteklenen uluslar arası muhalefeti ve küresel organizasyonları bulmakta gecikmeyecekti. Nitekim bu konularda Araştırmalar yapan N.Harris;artık ulus devletin kendi sınırları içinde gerçekleştirilen iktisadi faaliyetler üzerinde önemli ölçüde kontrol sahibi olduğu söylenemez. Çünkü tek ve bütünleşmiş dünya ekonomisine doğru değişim geçirmekteyiz. Dolayısıyla bir ulusun siyasi olarak kendi geleceğini belirleme hedefinden tamamen bağımsız hale geldiği görülmektedir. Siyaset ulusal, ekonomi ise küreseldir " Diyor. İşte problem tamda burada ortaya çıkıyor. Bütün siyasetini kontrol edebildiği ekonomik faaliyetler ve onun gücü üzerine kurmuş olan ulus devlet ve onu yöneten bürokratik mantık, üzerinde politika üretemeyeceği , üretmeye kalktığı zaman uluslara arsı ekonomik güçlerin muhalefetiyle karşılaşacağı bir süreçte bir milletin varlık sebebi olan "ulusal bağımsızlık" politikalarını nasıl yönetecek ve devam ettirecektir.?

İşte Türkiye'de bir kısım aydın ve entelektüel bunun cevabını ararken siyasi otorite biçimimiz 28 şubat operasyonuyla Bir ara dönem daha yaşadı. Bu defada Türkiye 28 Şubatla gelen politik anlayış biçimini tartışırken, Dünya 11 eylül terör hareketiyle yeni bir politik, askeri hegemonik sürece girdi.28 Şubat tartışmaları devam ederken mevcut hükümet seçim kararı aldı. Toplum "istikrar"adına Türkiye'nin en yeni partisini bütün eski siyaset anlayışlarını tasfiye ederek , kahir bir ekseriyetle iktidara getirdi. Türkiye bütün bunları yaşarken kendisini, ABD'nin 11 eylül sonrası bütün dünyada servise koyduğu, postmodern kültürel mantık bağlamında tembihlenen " Merkez-Boşluk"stratejisine uygun olarak , siyasal otorite biçimlerinin yeniden "inşası" programının içinde buldu. Devletin yeniden yapılandırılması adı altında uygulamaya konan bu anlayış "Avrupa Birliğine Uyum Yasaları" çabası üzerinden gerçekleştirildi. Öznenin adem-i merkeziyetini, çoğul aklı savunarak etnik siyasi çabaları tahrik eden , bu tarihin ilk kuzey amerikan küresel tarzı denilebilecek "postmodern siyasi ve kültürel mantık" hegemonya dışı toplumlara enformasyon ağları üzerinden aktarılıp, Hıristiyan dünyasında , İslam dünyasına karşı yapılan bütün saldırıları meşru hale getiren "evangelist"bir teolojiye dönüşürken, İslam dünyasında ise "project democracy" yoluyla özel dil ve farklılıklar üreterek bir özgürlükler ideolojisi olarak ortaya çıktı. Ve sivil toplum kuruluşları adı altında uluslar arası sisteme entegre olmuş, oralardan beslenen organizasyonlar ve kendi çıkarlarını her zaman uluslar arası güç merkezleriyle işbirliğinde görmüş basın yayın kuruluşlarına sızmış profesyonel, aydın geçinen bir kısım "entelektüel fahişeler" yoluyla Ulus devletin artık devrinin tamamlandığını ve zamanın postmodern bir topluma gebe olduğunu satır aralarına sıkıştırarak bunun politikasını yapmaya başladılar.

Türkiye'de ne yazık ki bütün bunlar olurken bürokrasi kendi varlık sebebi olan modern ulus devletin, ve onun kontrol ve denetiminde bulunan bütün ekonomik kaynakların , küresel çapta yardım ve destek gören sermaye grupları tarafından uluslararası sisteme entegre edildiğini, önceden keşfedememe basiretsizliğini göstermiştir. Dolayısıyla Türkiye'yi dış dünyaya geri dönülmez bir şekilde bağlayan siyasal çaba ve gayretleri Türk toplumuna anlatmadığı ya da anlatamadığı gibi, toplumun hassas olduğu konularda ki gereksiz katı ve anlaşılmaz duruşu itibariyle toplumsal desteğini yitirmiş, zora dayanan bir güç ve iktidar anlayışının uygulayıcısı konumuna düşürülmüştür. Kabul etmek gerekir ki dışa açılma ve küreselleşme politikalarının uygulamaya konmasında siyasi iktidarlar ve burjuvazi, bürokrasi içindeki klasik sağ-sol kavgalarından istifade etmiş ve Türkiye bugün Avrupa birliği üzerinden gerçekleştirilen devletin yeniden Postmodern inşası politikalarıyla karşı karşıya gelmiştir.

Peki Türkiye bu hale nasıl gelmiştir?. Yukarıda kısaca anlattığımız gibi Türkiye bürokrasisine hakim, kökleri ta II. Mahmut reformlarına dayanan klasik sağ-sol ayrışması bürokratları siyasal iktidarlar karşısında savunmasız bırakmış, siyasi iktidarlar burjuvazi ve onun organizasyonlarıyla iş birliği yaparak, bürokrasiye hakim olan bu koltuk ve statü kavgasından istifade ile, uygulamayı düşündükleri politikalarını, bu kavgalar sonucu meydana gelen "bürokratik boşluk"tan istifade ederek uygulama imkanı bulmuşlardır.

Halbuki H.Aslan'ın önemle altını çizdiği gibi"her şeyden önce bürokratik cemaat bir icracılar uygulayıcılar cemaatıdır. Bürokratik adamlar grubunu "cemaat "yapan şey üyelerinin ortak konular , varsayımlar, problemler üzerine çalışması ve daha önemlisi ortak değerlere ortak normlara inançlara ilgi ve çıkarlara , ortak temel inançlara sahip olmaları.." gerekirken bu sağ-sol kavgalarından dolayı bürokrasinin varlığını devam ettirmesi sağ-sol bağlamında siyasallaşmasına sebep olmuş, siyasetçilerin yeniden iktidar olmak üzere kurguladıkları politik endişeler bürokratların endişeleri haline gelmiş, bu ise bürokratlarda bir algı kalıbı değişikliğine sebep olmuştur.

Algı kalıbı değişikliğini(Hüsamettin Arslan'dan ödünç alarak) burada , Siyaset ve iş adamlarının olduğu gibi, bürokratın da yerel ve küresel konjonktüre uyarak, uluslar arası merkezlerden tembihlenen proje ve politikaların genel olarak ülkesi için en iyi olduklarına uzmanlığına yakışmayacak şekilde inanmaya başlaması anlamında kullanıyorum. Halbuki batı dışı toplumlarda, devletin en büyük özelliği bürokratik bir devlet olmasıdır. Onun içindir ki eğer batı dışı bir ülkede , siyasal otorite biçimi küresel politikalarla , egemenliğini hiçe sayan vaziyet alış biçimleriyle , onların politikalarıyla özdeş hale geliyorsa, bu o otorite biçiminde bilgiye hakim uzmanlar ordusunun yani bürokratlarında küresel güç merkezlerince tembihlenen politika ve stratejilerle özdeşleştiği anlamına gelir. Çünkü; daima şikayet edildiği üzere bürokratik bir devlette bürokrasiye rağmen asla politika oluşturmak mümkün değildir. Onun içindir ki bürokratın bu vaziyet alış tarzı devletin kuruluş felsefesi ve esaslarından vaz geçtiği anlamına gelir ki , böyle bir bürokratik anlayış sadece küresel güç merkezlerini gözeterek hareket etmez, o eş zamanlı olarak iç bünyede devlete muhalif grupların ve uluslararası sisteme entegre olmuş " project democracy "organizasyonlarının da işbirlikçisi haline gelir. Ve post modern dönemde devletin yeniden inşası adına onlarla işbirliği yapar. İşte bir toplumsal otorite biçiminin siyasal olarak boşluğa , ya da küresel imparatorluk politikalarının bulunduğu coğrafyada uygulayıcısı siyasi bir merkez haline gelmesi buna denir. Yukarıda sorduğumuz sorunun cevabı olarak bürokrasinin; "çağdaş devletin birinci derece de egemenliği örgütleyen bir devlet olduğunu" bilmemekliği mümkün olmayacağına göre, egemenliği bölgesel oluşumlar içerisinde tamamen onların politik tercihleri doğrultusunda paylaşmaya razı olan bir bürokrasi , algı kalıbı değişikliğine uğramış bir bürokrasidir. Ve bize göre çağdaş Türk devletinin önündeki en büyük problemlerden biriside budur.

Peki bu coğrafya ve üzerinde yaşayan Türk Milleti bu bürokratik algı kalıbı değişikliğini ve bütün maddi ve manevi birikiminin uluslararası sisteme entegrasyonunu kaldırabilir mi? Hayır. Neden? Çünkü eğer Türk milletinin tarih boyunca inceltip geliştirdiği rafine hale getirdiği bir büyük kültür sistemi varsa ki , bütün tarih felsefecileri bunun var olduğunu söylüyor , o zaman bu büyük kültür sistemi her özgün uygarlık gibi yüksek derecede seçici bir organizmadır:ve yalnızca kendi kültür sistemine uyan değerleri alır, kendisiyle uyuşmayan her şeyi reddeder. Onun içindir ki, Jeopolitik ve jeostratejik olarak "dünyanın kalpgahı" sayılan stratejik mekanlardan birisini ve üzerinde yaşayan toplumu hem birinci sınıf bir coğrafya ve kültürel birlik olarak algıladığımızı söyleyeceğiz, hem de böyle bir toplum ve coğrafyanın geleceğini uluslar arası sisteme entegrasyonda görme hatasına düşeceğiz. Bu mümkün değildir. Bu ülkeyi yönetenler biraz tarih ve coğrafya okusalardı büyük kültür sistemlerinin bu tür politik hataları yada başka bir deyişle tarih dışılıkları her zaman tasfiye etme gücüne sahip bir organizma ve organizasyon olduğunu da bilirlerdi.

Daha ileri bir okuma için kaynakça

Ayşe Buğra, Devlet Ve İşadamları, Çev., Fikret Adaman, İletişim Yay., İstanbul-1995

Alfred T.Mahan, Deniz Gücünün Tarih Üzerine etkisi, Çev.Kerem Fındık, Melahat Fındık, Q-Matris Yay., İstanbul-2003

Bedia Akarsu , Mutluluk Ahlakı, İnkılap Kitabevi, İstanbul-1998

Bernard Lewis, İslam'ın Krizi, Çev.Abdullah Yılmaz, Literatür Yay., İstanbul-2003

Bryan S.Turner, Oryantalizm, Postmodernizm Ve Globalizm, Çev.İbrahim Kapaklıkaya, Anka Yay., İstanbul-2002

Burcu Bostanoğlu, Türkiye- ABD ilişkilerinin Politikası, İmge kitabevi, Ankara-1999

David Harvey, Postmodernligin Durumu, Çev.Sungur Savran, Metis Yaya., İstanbul-2003

David E.Stannard, Amerika'nın Soykırım Tarihi, Çev.Şaban Bıyıklı, Gelenek Yay., İstanbul-2000

Ernst Cassirer, Devlet Efsanesi, Çev.Necla Arat, Remzi Kitabevi, İstanbul-1984

Francis Fukuyama, Tarihin Sonu Ve Son İnsan, Çev.Zülfü Dicleli, Gün yay., İstanbul-1999

Francis Fukuyama, Devlet İnşası, 21.yüzyılda Dünya Düzeni ve Yönetişim, Çev.Devrim Çetinkasap, Remzi Kitabevi, İstanbul-2005

Fredrıc Jameson, Postmodernizm Ya da Geç Kapitalizmin Mantığı, Çev.Nuri Plümer, YKY, İstanbul-1994

Harun Tepe, Platon'dan Habermas'aFelsefede Doğruluk Ya da Hakikat, Ark Yay., Ankara-1995

Hüsamettin Arslan, Epistemik Cemaat, Bir bilim sosyolojisi Denemesi, Paradigma Yay., İstanbul-1992

Huston Smith, David Rey Griffin, Unutulan Hakikat, Çev.Latif Boyacı, İnsan Yay., İstanbul-!998

Immanuel Wallersteın, Liberalizmden Sonra, Çev.Erol öz, Metis yay., İstanbul-1998

Immanuel Wallerstein , Jeokültür ve Jeopolitika, Cev Mustafa Özel, İz Yay.İstanbul-1994

Jurgen Habermas, Küreselleşme ve Milli Devletin Akıbeti, Çev.Medeni Beyaz taş, Bakış yay., İstanbul-2002

Jean François Lyotard, Postmodern Durum, Postmodernizm, Çev.Ahmet Çiğdem, Ara Yay., İstanbul-1990

Krishan Kumar, Sanayi Sonrası Toplumdan Postmodern Topluma, Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları, Mehmet Küçük, Dost yayınevi, Ankara-1999

M.Hartd, A.Negri, İmparatorluk, Çev.Abdullah yılmaz, Ayrıntı Yay., İstanbul-2003

Max Weber , Protestan Ahlakı Ve Kapitalizmin Ruhu, çev.Zeynep Gürata, Ayraç yay., Ankara-2005

Max Weber, Sosyoloji Yazıları, Çev Taha Parla , Hürriyet Vakfı Yay., İstanbul-1993

Manuel Castells, Enformasyon Çağı, Ekonomi Toplum Ve Kültür, C:1, Ağ toplumunun Yükselişi, Çev.Ebru Kılıç, İ.Bilgi Üniversitesi.Yay., İstanbul-2005

Mehmet Akif Okur, Hegemonya Yaklaşımları Çerçevesinde Bir Dış Politika Aracı Olarak İnsan Hakları, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal bilimler Enstitüsü, Ankara-2003

Mustafa Yıldırım, "project democracy"Sivil Örümceğin Ağında, Ulus Dağı Yay., Ankara-2005

Nadim Macit, Hoşgörü ve Diyaloğ:Dini-Politik Diplomasinin Küresel Yüzü-I ve II, 2023 Dergisi , sayı:49, 50, Ankara-2005

Pitirim Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, Çev.Mete Tuncay, Bilgi Yayınevi, Ankara-1972

Robert Kagan, Cennet ve Güç, Yeni Dünya Düzeninde Avrupa ve Amerika, Çev.Selim Yeniçeri, Koridor Yay., İstanbul-2005

Samuel Huntington, Medeniyetler Çatışması Ve Dünya düzeninin yeniden kurulması, Çev.Mehmet Turhan, Y.Z.Cem Soydemir, Okuyan us Yay., İstanbul-2004

Samuel Huntington, Amerikanın Ulusal kimlik Arayışı, Çev.Aytül Özer, CSA Yay., İstanbul-2004

Steven Connor, Postmodernist Kültür, Çağdaş Olanın Kuramlarına Giriş, Çev.Doğan Şahiner, YKY , İstanbul-2005

Thomas Donnelly, Amerikan İmparatorluğunun Yeniden İnşası, Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi, Çev Fabrika dergisi çeviri Grubu, Çiviyazıları Yay., İstanbul-2004

Thomas Frıedman, Lexus ve Zeytin Ağacı, Küreselleşmenin Geleceği, Çev.Elif Özsayar, Boyner yay., İstanbul-2003

Thomas P.M.Barnett, Pentagon'un Yeni Haritası, 21.Yüzyılda Savaş ve Barış, Çev.Cem Küçük, 1001 Kitap Yay., İstanbul-2000

Turgut Şahin, Yeni Dünya Düzenine yeni bir Din mi?, 2023, 15Eylül 2004, sayı:41, Ankara

William H.McNeill, Dünya Tarihi, Çev.Alaeddin Şener, İmge Kitabevi, Ankara-2004

Zygmunt Bauman, Postmoderlik ve hoşnutsuzlukları, Çev.İsmail Türkmen, Ayrıntı Yay., İstanbul-2000

Zbıgnıew Brzezınskı, kontroldan Çıkmış dünya, Yirmibirinci Yüzyılın Arifesinde Dünya çapında Karmaşa, Çev.Haluk Menemencioğlu, İş Bankası Yay., İstanbul-1996

Zbıgniew Brzezınskı, Tercih, Küresel Hakimiyet mi?Küresel Liderlik mi?Çev.Cem küçük, İnkılap Kitabevi, İstanbul-2005

 
Toplam blog
: 30
: 3349
Kayıt tarihi
: 09.08.08
 
 

Çorum doğumluyum, üniversite mezunuyum... tarih, felsefe, sosyal psikoloji, soyoloji,  din. ve si..