​ Üç kuş! ve kuş yemi / İstanbul / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Kasım '07

 
Kategori
İstanbul
 

Üç kuş! ve kuş yemi

Üç kuş! ve kuş yemi
 

Uğur, muavinin seslenmesiyle koltuğundan esneyerek kalktı. Yolcuların konuşmalarından buranın Topkapı Otogarı olduğunu öğrendi. Şimdiye dek hep filmlerde gördüğü o büyülü kente, otobüsten inmiş ve ilk adımını atmıştı.

Bedenin de müthiş bir yorgunluk vardı ve en yakındaki otellerden birine girdi. Resepsiyonun bitişiğindeki merdivenin altında yer alan yatağa kendisini atıverdi ve birkaç saat uyudu. Normalde oda ücreti ödediği halde neden burada yatırılıyordu, o an için anlayamamıştı. Otel görevlisinin uyanıklığına kurban gitmişti. Otel görevlisi, Uğur’a sattığı odayı bir başka müşteriye de satmış, görevliye ayrılan merdiven altındaki yatağı da ona vermişti. Uğurun, İstanbul’un gerçekleriyle ilk tanışması bu şekilde olmuştu.

Uğur, otel dışına çıkıp biraz gezinmek istedi. Otogarın ışıklı tabelaları, sokak lambaları; siyah-beyaz bulmaca sayfalarını andıran evler, seslerin birbirine karıştığı insan akıntısı, kalabalık…. Bütün bunlar onu ürkütmüş olmalı ki sabahı beklemeyi tercih etti. Sabahleyin ilk yaptığı iş polislerden birine kayıt yaptıracağı okulun adresini sormak oldu.

İstanbul, sadece ailesinin anlattıkları ile sınırlı değildi. Her tarafta tahmin edilmeyecek türden tehlikelerin olabileceği bir şehirdi. Bir çok dolandırıcılık hikayesi, aldatılan, kandırılan insan hikayesi dinlemişti. Sivillere kesinlikle güvenilmezdi. Ama polislere güvenebilirdi. Ailesi öyle tembihlemişti.

Uğur, yakındaki polislerden birine elindeki adresi göstererek bu adrese nasıl gidebileceğini sordu. Polislerin yönlendirmesiyle bindiği otobüsler onu sorunsuz bir şekilde okulun önündeki durakta indirmişlerdi.

Okul bahçesi, Türkiye’nin her tarafından gelen veli ve öğrencilerle doluydu. Bahçede, bir önceki okulundan aynı okulu kazanıp gelen Refik ve İbrahim’le karşılaşması ona büyük bir heyecan vermiş ve yalnızlığını bir nebze olsun unutturmuştu.

Mülakat komisyonu okula ait deniz kenarındaki bir dinlenme yerinde toplanmıştı. Komisyon üyeleri özellikle denizden korkma eğilimi olanları ve yüzme bilmediklerinden şüphelendikleri adayları:

“Haydi denize atla da yüzme yeteneğini biraz görelim” şeklinde onları sınayabiliyorlardı.

Uğur’a da mülakat sırası geldiğinde içeriye alınmış ve bildik sorulardan sonra Uğur’a hangi bölüme kayıt yaptırmak istediği sorulmuştu. Güverte, Gemi Makineleri, Gemi Elektroniği ve Haberleşme bölümlerinden birini tercih etmek durumundaydı.

Uğur:

’’Güverteyi seçer isem kaptan olur denizlere, okyanuslara açılır ülke ülke dolaşırım. Tıpkı filmlerdeki gibi. Fiyakalı bir elbise içinde acayip bir havam olur. Kızlar bayılır böyle şeylere. Hem üniforma da yakışırdı ona. Ama karada olmadıktan sonra kime hava ata bilirim ki? .Gerçi iyi de yüzme biliyorum, aman… Neme lazım istemem. Makine bölümünü seçersem o da geminin bir parçası olduğuna göre gemiyle beraber gitmek durumunda kalabilirim.En iyisi Gemi Elektroniği ve Haberleşme. Bu bölümünden mezun olanlar muhtemelen karadaki bir işletmede görev alırlar. Ben de kısa sürede iş güç sahibi olur aileme destek olurum” gibi karmaşık, belirsiz birçok soru o an kafasını meşgul etmişti.

Komisyon üyelerinin:

-Evladım bir karar ver artık sırada bekleyen bir çok arkadaşın var, yetiştirmemiz lazım, uyarısı üzerine Uğur bir tercih yapmak zorunda kalmıştı.

Uğur:

-Gemi Elektroniği ve Haberleşme Bölümüne Kayıt yaptırmak istiyorum dedi.

-Oh be! Nihayet bir karar verebildin diyerek kafa sallayan komisyon üyeleri, Uğuru istediği bölüme kayıt etmişlerdi..

İbrahim, Refik ve Uğur bir önceki okullarında aralarında bir samimiyet olmamasına rağmen bu okulda yakınlaşma içerisine girmişlerdi. Üçünün de İstanbul’a yabancı ve ailelerine uzak bir yerde olmaları, yatılı olmaları bu yakınlığı arttıran etkenlerdi.

Hafta sonu İstanbul’u beraber gezmeye karar verdiler. İbrahim güverteye, Refik makine bölümüne, Uğur elektronik haberleşme bölümüne kayıt yaptırmıştı. Mürettebat eksiksizdi. Bindikleri otobüs onları Eminönü Meydanı ve Yeni Camii çevresinde son durak olduğu için indirmişti. Ve o gün orayı gezmeye karar verdiler. Otobüsten inen üç mürettebat indirildikleri yerde bir süre çakılı kaldılar. Daha sonra caminin merdivenlerine oturup güvercinleri seyretmeye koyuldular. Cami avlusundaki güvercinlerin yemlere üşüşmelerini seyretmek oldukça keyifliydi.

Güvercinlerin ortasına kurulmuş ve yanında bir torba kuş yemiyle duran kadın, bir çay tabağını çuvala daldırıp Uğur’un yanına yaklaştı:

-Al bakalım evladım. Çekinme! Kuşlara at sevaptır. At! At bakalım hadi. At da kuşlar sevinsin. Kadın dolu yem tabağını Uğur’a uzatıyor, bir taraftan da kolundan dürterek Uğurun yemleri atması için ısrar ediyordu.

Uğur hiç tereddütsüz yem tabağını alıp kuşlara atmış , ve güvercinlerin ilgi odağı olmuştu. Kadın, birer yem tabağı daha doldurup İbrahim ve Refik’e de uzatmış onlar da güvercinleri sevindirmiş ve sevap kazanmışlardı. Güvercinler sevindikçe üç arkadaş da seviniyor , ve bir iki tabak yem daha atarak bu sıra dışı zevki uzatıyorlardı. Ta ki kadın:

“Evladım yemin tabağı iki yüz elli, verin benim paracıklarımı bakalım” diyene kadar.

Eller, istemsiz bir şekilde ceplere gitmiş ve kadına parası uzatılmıştı. Üçü de sevap işlemenin parasız olamayacağını öğrenmiş oldular. Hele ki İstanbul’da.

Tekrar cami merdivenlerine oturup hem güvercinleri hem de kadının tuzağa düşürdüğü insanları izlemeye başladılar. Kadın herkese aynı yöntemle yaklaşıyor “At! at evladım sevaptır” diyerek paralarını almaya devam ediyordu.

Uğur :

Vay canına yandığım, şu İstanbul’da ne kadar da “kuş ve yem” varmış? Diyerek arkadaşlarına gülerek baktı

Üç mürettebat daha deminki rüzgarın şokunu atlatamadan gazeteci kılıklı bir adam karşılarına dikildi ve:

“Durun! Sakın kıpırdamayın!. Müthiş bir poz yakaladım. Mutlaka çekmeliyim.” Diyerek deklanşöre iki kez bastı ve şırak! şırak! diye flaşı patlattı

-Evet gençler, gerçekten çok güzel bir poz verdiniz. Siz yarım saat kadar buralarda eğlenin.Yarım saate kalmaz fotoğraflarınız hazır olur.

Refik:

-Abi hangi gazeteye çıkacağız diyecekti ki,

Adam:

-Yirmi beş lira rica edeyim dedi.

Ceplerinden çıkardıkları harçlıkları bir araya getirerek yirmi beş lirayı da fotoğrafçıya ödeyen üç arkadaş yarım saat sonra uğradıklarında o müthiş pozlarının cami merdivenlerinin dibine konulmuş; mavi plastik bir leğen içerisinde tab edildiğini gördüler. Resim tipi kaymış gir gemi gibi suyun içinde yüzüyordu.

Gazeteci kılıklı adam leğenin içerisindeki resmi alıp rüzgara tuttu; resme biraz üfledikten sonra resmi onlara uzattı:

-Gençler, gerçekten harikaydınız. Verdiğiniz bu pozu ömür boyu saklayıp eşlerinize çocuklarınıza bir anı olarak bırakacaksınızdedi.

Üç arkadaş, bindikleri ilk otobüsle okulun yolunu tuttular. Ve kendilerini okul bahçesine attılar. İstanbul’da gezilebilecek en güzel liman okul bahçesiydi.Ve bundan daha emin, güvenli bir liman olamazdı.

Uğur dördüncü yılın sonunda mezuniyet belgesini almış ve çalışma hakkı elde etmişti. Ama karada değil. Belgesinde “Uluslar arası telsiz telgraf operatörü” şeklinde bir ibare yer alıyordu. Geminin limandan ayrılabilmesi, bu mürettebatın gemide olmasıyla mümkündü. Aksi takdirde gemiye limanda ayrılma izni verilmemekteydi.

Uğur bu gerçeği geç öğrenmiş , geri dönememişti. Bu mesleği yapmasa da memleketine her gittiğinde ilçedeki memurlar:

“Komutan görev yeri nerede” diye soracaklardı.

 
Toplam blog
: 49
: 1026
Kayıt tarihi
: 04.11.07
 
 

On beş yıllık eğitimciyim. Halen bir devlet kurumunda öğretmenlik yapıyorum. Dünyanın en zor ama en ..