​ Unutmak üzerine minik öyküler / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Ağustos '15

 
Kategori
Deneme
 

Unutmak üzerine minik öyküler

Unutmak üzerine minik öyküler
 

BALIK


PALTO

Unutmaktan konuşalım birazcık.

“Ben unutkan değilim, unutmam hiç bir şeyi” diyeniniz varsa, beri gelsin.

Ben, gerçekte yaşanmış “unutma hikâyelerini” yazayım da okuyun. Unutmak nasıl olurmuş görün.

Anlattıklarıma inanmak inanmamak size kalmış.

*

İlkbaharın başlangıcında unutmuştu paltosunu, her gece oyun oynadığı kahvede. Asmıştı, sırtını dayadığı duvardaki paslı çiviye. Oyunda yenilince, sinirden ve de ödediği çay paralarının çokluğundan, unutmuştu paltosunu.

Haftada iki üç gün gelse de aynı kahveye, hiç aklına gelmemişti paltosu. Aklını yenilmenin enayiliği, çay ağacı olmanın ağırlığı sarınca benliğini, unutmuştu iyice fedakâr paltosunu.

Havalar sıcaktı nasıl olsa. Niye hatırlasın ki, koca paltoyu?

Bitmişti koca yaz. Soğuklar keman çalmaya başladığında, aklına düştü palto. Evde fare deliklerine kadar paltosunu aradı bulamadı. Firar etmişti hain palto! Bir kış günü girdiğinde aynı kahveye, yine göremedi paltosunu. Zira aklında oyun vardı.

Kahvecide unutkandı aslında. Her akşam kahveyi süpürürken palto ile yüz yüze geldiğinde, paltonun üstünde biriken tozlara aldırmadan, “yarın söyleyeyim öğretmene” diye diye unutuyordu söylemeye. Bir gün öğretmenle, paltoyu iki gözünün arasına denk getirince, unutmadan öğretmene dönüp,

“Şurda asılı palto senin değil mi?” diye sorunca hatırladı her şeyi, çay ağacı.

Unutulup bütün yaz, paslı bir çivide asılı kalan paltosunu hemen alıp, dışarıda silkeledi, gözlerinden birisini kısarak. Burnuna kaçıp hapşırtan paltonun tozları, sanki intikam alıyordu.

Baharın ve yazın bütün tozunu yüklenmişti palto. Tozunu silkelediği paltoyu yine getirip aynı çiviye astı. Astıktan sonra dönüp baktı, bir daha baktı. Arkadaşlarına “hatırlatın bana” diye de söylendi. Oyun bitiminde, yine palto asılı kaldı aynı çivide.

Bir sabah uyanıp dışarı çıktığında, evin saçağındaki buzların uzunluğu, jilet gibi insanın yüzünü çizen sert rüzgâr “palton yok mu len senin” diye bağırınca, hatırladı paltosunu. Eve girip eşine “paltom nerede…” diye soracaktı, vazgeçti. Gayet iyi hatırladı paltosunun nerede olduğunu.

Paltosunu sırtına geçirdiğinde de kışın yarısı bitmişti zaten.

 

*

ŞAPKA

Adam hovardalık yapmak için girdiği evde basılınca, pılısını pırtısını toplayıp kaçarken bir donla, şapkasını unutmuştu. Şapkası meşhur adamı iki dakikada yakaladılar.

En büyük kanıt şapka, mahkemeye çıkardılar. Şapkayı da önüne koydular. Hâkim almış şapkayı eline, evirmiş çevirmiş. Ağır ağır konuşmuş.

“Falan eve girmişsin. Evde sana ait bir şapka bulunmuş.”

Adam bakmış, unuttuğu şapkaya.

Hâkim sormuş.

“Bu şapka senin mi?”

Adam “hayır benim değil” dese tahliye olacak. Kadın, zaten adamın tarafını tutuyor. Sorun kolayca çözülecek bir mesele.

Bizim hovarda, bir şapkaya bakmış, birde kadına sonrada konuşmuş.

“Evet, Hâkim Bey bu şapka benim.”

Hâkim, adamın ağzından “Ha…” çıksa tahliye edecek.

Hovarda bağırmış.

“Bu şapka benim hâkim bey!”

Birisi bağırmış.

“Ulen ne salak adammışsın be! Üzerinde adın mı yazıyor?...”

Adam lafını bitirmeden, hovarda lafı yapıştırmış.

“Yepyeni şapkayı kimseye kaptırmam arkadaş. Ben o şapkaya çok para verdim.”

Kadın koynuna aldığı adamın salaklığını görünce, olduğu yerde abdest bardağı gibi kalakalmış.

*

MİSAFİRLİK

Adam eşini de alıp, 15 km. uzaklıktaki arkadaşına misafirliğe gitmişti. Eşini arkadaşının evine bırakıp bir kahvede oturup, birkaç saat sonra da arabasına binip evin yolunu tutmuştu. Eve geldiğinde kapıyı açıp içeri girmiş, evde eşini bulamamıştı. Kayınpederinin evini aramış, komşularına sormuş soruşturmuş, eşinin izine bile rastlamamıştı. Sap gibi dikilip kaldı evin ortasında. Çalan telefonla bozdu duruşunu ve irkildi. Telaşla telefona baktığında, (O zamanlar cep telefonu yoktu) eşini buldu karşısında. Tam eşine fırçayı atacaktı.

Eşi;

“Hadi canım gel de gidelim. Artık geç oldu” dediğinde, hiç bir şey anlamadı. Duraksadı biraz telefonda, konuşamadı.

Yine eşi;

 “Köyü çok sevdin galiba” deyince, hatırladı her şeyi. Eşini unutmuştu, arkadaşının köyünde. Elma dibinde, armut arıyordu. Hiç çaktırmadı, ağzında bir iki lafı geveledikten sonra hatırladı her şeyi. Gidip eşini aldı. “Geç geldin” dediklerinde de ”oyun bitmedi de” diyebildi sadece.

Unuttum dese, birde eve gidip geri döndüğünü söylese, ne olurdu kim bilir.

*

ÇOCUK

Sarı sıcakta, camları kapalı, kapıları kilitli bir otomobil.

Çocuk taksinin içinde, terden yağmurda ıslanır gibi ıslanmış. Ağlaya ağlaya bir hâl olmuş.

Annesi berbere gitmiş. Çocuk öyle söylüyor. Yani kuaföre bitmiş. Kadın süksesi ile uğraşırken, çocuğu unutmuş arabada. İyi ki kapının birisi yarı açık kalmış. Aldık çocuğu dışarı. Birkaç saat sonra kadın hatırlamış çocuğu, çıktı geldi. Geldi de, unutmuşluğun zirvesi saçlarından belli oluyordu. Kuaför saçları o biçim yapmıştı. Akşam düğüne hazırdı kadın. Çocuk şiş gözlerle annesine baktı sadece.

Saçlar değil, çocuk unutulmuştu sadece.

*

MERCİMEK

Ben mercimek çorbası yapmak için ocağa tencereyi koydum. Mercimeği ekledim. Yaktım ocağı, hafifte kıstım. Ağır ağır pişsin, lezzetli olsun. Unuttum, birkaç saat sonra hatırlayıp eve koştum. Evin içi, duman dumanaydı. Mercimek yanmıştı. Evin içi yanık mercimek kokusuyla dolmuştu. Ocağı bir halle kapattım. Pencereleri açtım. Bir yıl evin içi mercimek koktu.

*

“Unutmak,” her insanın başına gelebilir.

İşin içinde “unutulmakta” var.

“Unutmak, unutulmak” ile ilgili şarkıları yazıldı.

“Unutulanlar, unutanları asla unutmaz.” sözü ne kadar doğrudur bilemem.

“Unutmak” ile ilgili yaşam öykülerimiz de az değil.

Hayat bu! Her şey masumca olabilir. Birçok masum bildiğimiz olayların sonunda, facialar yaşanmamış mıdır? Hatırlamamak, unutmak istediğim böyle çok olay var.

Gerçek bir olay anlatayım.

“Uyuyan çocuklar korkmasın diye, masanın üstüne iki mum yakan, sonrada evin kapısını kilitleyip komşuya giden, mumlar tükenip masa örtüsünü tutuşturup, evin yanıp çocukları ölmesine neden olan “unutkan anneyi” unutmak mümkün mü?

Yeter ki “unutmak, unutulmak” konusu ciddiyetin dışına çıkıp, başımıza kötü bir olay gelmesin.

Doğum gününü unutun.

Evlilik Yıldönümünü unutun.

Şu günü, bu günü unutun…

Hayati anlamı olan hiçbir şeyi unutmayın derim.

Siz yine de doğum günü, evlilik yıldönümü filan…

Bir yerlere not alın. Mesela sürekli avcunuza yazın.

Bu işler, şapka unutmaya benzemez. 

 
Toplam blog
: 420
: 1641
Kayıt tarihi
: 19.12.08
 
 

1957 Çanakkale/Yenice doğumluyum. Öykü ,deneme, şiir yazarım. Yazdığım bir çok şiirin bestesini d..