- Kategori
- Kişisel Gelişim
Uzun yaşamın sırrı: Hayatın bilgeliği

“İyi geçirilmiş bir günün, mutlu bir uyku getirmesi gibi, iyi yaşanmış bir hayat da mutlu bir ölüm getirir.”
Leonardo da Vinci
Ölüm korkusunun başlangıcı, insanoğlununki ile aynı tarihe tekabül eder. Tüm insanlar, hayatlarını, yani onlara verilen en latif değerler ve en değerli lütufların bir bütünü olan yaşamlarını har vurup harman savururken ölümü düşünmezler. Hayatın onlar için aslında gelmiş geçmiş en büyük ve en yüce ve maalesef en pervasız öğretmen olduğunu birçoğu ömrünün yarısında ayırt eder. Birçoğu, huzuru, mutluluğu, maddiyatta veya başkalarının heybelerinde arar. Hayatının çoğunu para kazanmak için harcar. Önce para kazanmak için -gün gelir- sağlığını kaybeder, ardından ise sağlığını geri kazanmak için parasını… İçinde yaşadığı her gününü, “yarın”ını düşünmekle geçirir. Yarınını o denli düşünmekten, bugününü, daha doğrusu “an”lardan oluşan ve içinde yaşadığı günleri o anda yaşamayı aklına getirmez. Bu nedenledir ki; bugününü de yarınını da gerektiği gibi yaşayamaz. Her ne kadar üzerimize alınmasak da, birçoğumuz içinde değil miyiz aynı gafletin? Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayıp, sonra da hiç yaşamamış gibi ölmüyor muyuz?
Hâlbuki dünyanın en zengin insanları, en çok şeye sahip olanlar değil en az şeye ihtiyaç duyanlardır.
Buna dair bir masal vardır: Bir gün haşmetli bir kral, hayatının mutsuz bir döneminde, maiyeti ile şehirde bir sabah yürüyüşüne çıkar. Derken, insanlar arasında bir dilenci görür, haline azap ve elem duyarak yanına yürür.
“Dilenci! Dile benden, ne dilersen! Bir kereliğine, dileğini yerine getireceğim.”
Meğer dilenci alelade bir dilenci değil, kralın çocukluğunda öğretmenliğini yapan ve bazı gerçekleri söylediği için saraydan atılan akıl hocasıdır. Son bir ders vermek istemektedir kendisini tanıyamayan kralına.
"Majesteleri, affedersiniz, saygısızlık olarak algılamayınız ama büyük konuşuyorsunuz. Sizin de gerçekleştiremeyeceğiniz dilekler, şeyler olabilir."
Kral gururuna yedirememiş ve öfkelenmiş:
"Sen kimsin ki bana bunu söylüyorsun be adam! Ben kudretli bir kralım, her şeyi yapabilirim. Sen dileğini söyle de gör bakalım gerçekleştirebiliyor muyum?"
"Nasıl isterseniz kralım, o zaman elimde tuttuğum bu çanağı servetle doldurunuz."
Kral hemen vezirlerine buyurmuş, vezirler yanlarındaki büyük keselerden çanağa altın dökmeye koyulmuşlar. Ne var ki, çanak altınla doldukça aynı anda boşalıyor, içerisine dökülen altınları yok ediyormuş. Altınlar, elmaslar, yakutlar ve zümrütler derken gümüşler ve bakır sikkelerle kral elindeki bütün hazinesini çanağa hırsından döktürmüşse de nafile! Çanak yine karşılarında yeni altınlar beklercesine bomboş duruyormuş. Kral sonunda mağlubiyeti kabul ederek "Sen kazandın dilenci. Çanağı dolduramadık. Ama sana bir sorum var, bu çanak neden yapılmış? Yani hammaddesi nedir ki?"
Dilenci sorulmasını beklediği soru karşısında gülümseyerek ve vakur bir biçimde cevap vermiş, "Bu çanak, majesteleri, insanoğlunun istek ve ihtiyaçlarından yapılmıştır. İnsan, hiçbir zaman sahip olduğuyla yetinmez, hedeflediği ve hayal ettiği her şeyi elde ettiği anda, zihni onu unutur, uzaklaştırır ve yeni istekler ve ihtiyaçlar yaratır kendine. İnsan aklı, mükemmel bir hizmetkâr olsa da berbat bir efendidir. Bu yüzden, mutluluğu zihnine inanarak dışardaki isteklerinde arayan insanoğlu asla tam olarak mutlu olamaz. Bu yüzden, sizden dileğim, mutluluğu kendi içinizde aramanızdır."
Peki ya, hayatının bir yarısında, bir sonbaharında bu gafleti fark edenlerimiz yok mudur? Var elbette. Hayatını ölmeden önce ‘kaybedenler’ kadar ‘kazananlar’ da var... Onların, akıbeti ise genel olarak şöyle tezahür eder: ölüm yakınlaştıkça belki de, hayatın öğrettiklerinin sonuçları yani sınavları da zorlaştığından olsa gerek, kendi heybelerine yönelirler. Önce bir "iş sahibi olup para kazanınca", sonra "evlenince", "çocuk(lar) büyüyünce", "emekli olunca" gibi sonraya ertelenen hayallerin bir gün olup da geriye bakıldığında acıya dönüşeceğini fark ederler.
Keza en bilge insanlar tarafından da söylenir ve bilinir ki; mezar başlarında en acı gözyaşları söylenmemiş sözler, atılmamış adımlar için dökülenlerdir.
Mutluluk uzak bir tepenin üzerindeki güzel rayihalarla bezeli gül bahçeleri içinde inşa edilmiş bir sırça köşk... değildir. Mutluluk hayat yolunun atomu olan ve ismine "an" dediğimiz en küçük zaman dilimlerinin, yani gerçekte var olmayan o sırça köşke giden yolun ta kendisidir. Bunu keşfedebilenlerdir ki, kendilerine hediye edilen her ânı bir ressam dehanın sanat eserini yaratması gibi yaşamaktadırlar. Onlardır ki, vakit varken tomurcukları toplamış, hayatın bilgeliğini elde etmiş ve hayal kurmaktan, her an yaşamaktan vazgeçmedikleri için uzun yaşamışlardır. Bir söz vardır: "Öldükten sonra unutulmak istemiyorsan, ya okunmaya değecek bir şeyler yaz, ya da yazmaya değecek bir şeyler yap." Onlardır ki, güneşi çıplak elle tutmuş, ölümü sürgüne gönderircesine her anlarını hayatlarını ve hayat amaçlarını mükemmelleştirmeye adamış, okyanus içip fırtına yutmuşlardır. Kim midir bu 'hayatın bilgeleri, veyahut Paulo Coelho ustanın deyimiyle ışığın savaşçıları? Kaç yıl mı yaşamışlardır? Benim ne onları özetlemeye cüretim var, ne de size kim olduklarını anlatmaya. Birçoğunun ve belki hepsinin ismini zaten hayatınızda en az bir kere duymuşsunuzdur. Bakın bu bilgeler kaçar yıl yaşamışlar?
Albert Einstein (1879 - 1955) - 76 yıl
Pablo Picasso (1881 - 1973) - 92 yıl
George Bernard Shaw (1856 - 1950) - 94 yıl
Lev Tolstoy (1829 - 1910) - 81 yıl
Mohandas Karamçand (Mahatma) Gandi (1869 - 1948) - 79
Konfüçyüs ( M.Ö. 551 - M.Ö. 479) 72 yıl
Anjezë Gonxhe Bojaxhiu (Rahibe Teresa) (1910 - 1997) 87 yıl
Marie Curie (1867 - 1934) 66 yıl
Mevlana Celaleddin-i Rumî (1207 - 1273) 66 yıl
Socrates (M.Ö. 470 - M.Ö. 399) - 71 yıl.
Johann Wolfgang von Goethe (1749 - 1832) - 83 yıl.
Seneca (M.Ö. 4 - M.S. 65) 69 yıl.
Yunus Emre (1240 - 1321) 81 yıl.
Victor Hugo (1802 - 1885) - 83 yıl.
Sigmund Freud ( 1856 - 1939) 83 yıl
Leonardo Da Vinci (1452 - 1519) 67 yıl
Piri Reis (1465- 1554) - 89 yıl
Andre Gide (1869 - 1951) - 82 yıl
Cervantes (1547 - 1616 ) - 69 yıl
Epiktetos ( 55 - 135 ) - 80 yıl
Rudyard Kipling ( 1865 - 1936) - 71 yıl.
Arthur Schopenhauer (1788-1860) - 72 yıl
Farabi (870 - 950) - 80 yıl
Ralph Waldo Emerson (1803 - 1882) 79 yıl
Umberto Eco ( 1932 - ) 80 yaşındadır. Halen yazmaktadır. (Prag Mezarlığı,2011)
Yaşar Kemal (1923 - ) - 89 yaşındadır. Halen yazmaktadır. (Bu Bir Çağrıdır, 2012)
BU BİLGELER, KENDİ ÇAĞLARINA, DÖNEMLERİNE VE KOŞULLARINA GÖRE UZUN YAŞAMA LÜTFUNA ERİŞMİŞLERDİR. ÇÜNKÜ ÖMÜRLERİNİN SONUNA DEK, MÜCADELE ETMEKTEN, ZORLUKLARINDAN DERS ÇIKARIP ONLARA DİRENMEKTEN VAZGEÇMEMİŞLERDİR. ÇÜNKÜ, YAŞAMAK DİRENMEKTİR!