- Kategori
- Deneme
Yalnızlığın korkusu
Kesik kesik inleme sesi geliyordu derinlerde bir yerlerden. Adımları hızlandıkça inleme sesinin niteliği de netleşiyordu. Daha hızlı gidebilmesini engelliyordu elindeki bavulu; hiç bahsetmemişlerdi birinin hastalığından, şimdi anlıyordu günlerce içinde bir kor gibi yanan sıkıntının nedenini. Onunsa bildiği bir şey vardı, eksik olmazdı buralarda yaşayanların hastalıkları. Çünkü buradakiler, akıllarından, beyinlerinden hastalıklıydılar. “uzak duracaksın hastalıklılardan” derdi hep, “hele fikirleri hastalıklıysa yanlarına yaklaşmayı bırak suratlarına bile bakmayacaksın” derdi ve tekrarlardı “uzak duracaksın hastalıklılardan. ”
Şimdi kendi evinden bir hastalığın belirtisi olan iniltiler geliyordu; uzak durabilecek miydi? Kendiyle çelişiyor muydu? Sorularını tekrar mı sormalıydı kendine, yeniden yeni cevaplar mı bulmalıydı? Yavaş ilerliyordu bavul çamurda, hava yağışlıydı, bilirdi geleceği zamanı, rezilliğe alışkın bedeni ses etmiyordu ama bu iniltiler iyiden iyiye canını sıkmıştı, bacalardan çıkan dumanlar etrafta sis varmış havası yaratıyordu. Soğuk dudaklarını çatlatmış kanıyordu, içi gibi, dudaklarının kanını emip yere tükürdü; en nefret ettiği şeydi bu. Tükürmesiyle birlikte iniltinin sahibini tanıdı; annesiydi. Dua eder gibi inlerdi annesi “şüküüüürrr” derdi. Ağrılarına fayda gelecek sanırdı böyle. Annesine göre hastalık; Alah’ ın insanları tabi tuttuğu bir sınavdı, hastalık karşısında kulun şükredip etmeyeceğine bakılıyordu. Sadece buydu; kul kendisi çabalamamalıydı “İyileşeceğim, bugün daha iyi olmak için neler yapabilirim” diye düşünmese de olurdu. Kadıncağızda yıllar süren bu hastalıkta isyan etmeyi değil şükretmeyi tercih ediyordu başka da bir şey yapmıyordu. “oluklar çiftti birinden nur akar birinden kir” birini seçecekti; şükrediyordu.
Buralardaki çoğu insanın hastalığıydı bu; “ilgisizlik”. Kördüler, sağırdılar, hissizdiler… İlgi duyup, merak edip okumazlardı kutsal kitabı, açıp bakmazlardı anayasaya; bilmezlerdi sahip oldukları hakları, bu yüzdendi sürekli hastalanmaları, neyin neye iyi geleceğini okumaz, yanlış tedavi etmeye kalkarlardı kendilerini. Bilmiyorlardı; en büyük hastalık bilgisizlikti, bilgi güçtü; bu yüzdendi güçsüzlükleri. Çoğu şeyi duygularla ifade ederlerdi, bilgiyi aramaz ona ulaşmayı temel prensip edinmezlerdi. Günlük koşuşturmalarla, kendi şahsi işlerinde böcek kurtları gibi döneleyip duruyorlardı. Vatanın bir günlüğüne sahipsiz kalması önemsizdi onların bir gün aç yatmalarından. Milletin sorunlarıyla ilgilenmeye vakitleri olmazdı kendi önemsiz, değersiz şahsi işlerinin arasında. Genç kızların peşinde genç erkekler onların peşinde genç kızlar. Ne kadar “amacımız bir şeyler paylaşmak” deseler de amaçları belli “hayvani istekler”.
Boşa geçen zaman, boşa giden enerji, para, emek, geçmiş, gelecek… Bilimden ve mantıktan uzak bir yaşam tarzı, cahilliğin, köhnemişliğin kol gezdiği sokaklar; batı tarzı. Onun bunun sözüyle vatanını seven insan yığınları, araştırmayan okumayan ama bol bol ahkam kesen uykuda bir milletin temsilcisi bir sokak. Seçmeyi bilmeyen ülkenin zararına olan şeylere hemen inanan, iradesi güçsüz, çürümüş ruhların esiri bir milletin temsilcisi bir sokak. En büyük günahtır “çalmak” aldıkları her nefeste gelecekten çalıyorlar… . . . Bu yüzdendi nefreti, isteksizliği bir şeyler yapmak için, ağlamayışı, içindeki dalgaların acımasız bir şekilde kıyıya vuruşu, zedeleyişi bundandı. Yüzünün asıklığı, asabiliği gerginliği, kızgınlığı, her türlü engelin hep bir şeyleri düzeltmeye karar verişinin arefesine gelmesineydi öfkesi, işte tam o zamanlarda kan bürüyordu gözlerini, beyni hiç bir şey düşünemiyordu, hiç bir şeyi hissetmiyordu,
Karşısında gördüğü; evet eski yalnızlığıydı bu, tamda merdivenin kenarında duruyordu, kokusundan tanımıştı; ağladı önce. Yağmur da ona eşlik ediyordu. Havadaki dumanların siyah kömür parçacıkları yağmurla ve gözyaşlarıyla yere ulaşıyordu. Kimsecikler yoktu, dışarıda durulacak gibi değildi. Derdi olan soğuğu hissetmiyordu işte durabilinirdi, soğuğu içine çekiyor duman, is parçacıklarını yutuyordu, içi titriyor elleri morarmıştı kimse de karşılamamıştı. Aslında alışmıştı buna ve “ben değersizim” anlamını hiç çıkartmamıştı bundan. İşler çoktu yapılması gerekti, vatan- millet bile düşünülmezken kendinin düşünülmesi koyardı zaten ona. Kendi hıçkırıklarından içerdekini duymuyordu artık. Mutlu haberler getirmişti oysa, bilim topluluğuna kabul edilmişti, iyi notlar almış, bir ödül sahibi olmuştu; bunları anımsayıp mutlu olamazdı ya, unutuveremezdi annesinin iniltilerini. O, onlar, komşular, çevresindekiler aydınlanmadıkça da mutlu olamayacaktı. Mutluluğu isteme hakkının olması için ya çevresindekilerin mutlu ya da onların da mutluluğu isteme bilincine ulaşması gerekliydi. Yıllardır her gün kalkar kalkmaz bunu kendine görev edinirken bişi yapamamıştı da şimdi ayda yılda bir gelirken mi bişileri değiştirecekti? Değişimi onlar istemeliydi; ama değişim onlara göre değildi, onlar rahatlarından memnundular, dünya aya giderken onları yaya bırakan bu devlet yok olsundu, tepetaklak olsundu onları yönetenler. Daha ne denilebilinir ki? Özleyişleri hep cahil kalmıştı, cahilliğin gölgesinde kurulan hayaller, özleyişler, mutluluksu şeyler, şehvetimsi duygular, acımsı kederlenmeler daha neler neler…
Suçsuz değiller ama suçun çoğuna ortaklık etmiyorlar. , Belki bir kişiye bulaşır diye, her sabah maskesini taktığını anımsadı; nedensiz, insanlar için fedakarlıklar yapıyordu, beklediği karşılık vatana bağlılıktı biraz daha ama işte annesi hastaydı şimdi. Çocukluğu annesinin nefesini dinlemekle geçmişti, öleceğinden o kadar çok korkardı ki, ders çalışır gibi nefes dinlerdi. Annesinin ilk bayıldığında hayatında ilk kez bayılma görmüştü ve annesinin öldüğünü sanmıştı nasıl da ağlamıştı, çıkaramayacaktı ayakkabılarını, anlardı annesi ağladığını sesinden, göz bebeklerinden, boşaldıkça boşalıyordu kahrolası gözyaşları, neydi şimdi bu; ne zamandır ağlamıyordu bu gözler de şimdi acısını mı çıkartıyorlardı.
Yağmur bir taraftan, dumanlar, duman olan amaçlar, savrulmalar… Biraz daha beklemeliydi, iniltileri gözyaşlarına çevirmemek için. Parmakları amma da morarmış, sokakta kalanlar demek hep böylelerdi? Onlar da ağlıyorlar mıydı duman is yağmur onlara da ritm tutuyor muydu?