- Kategori
- Haber
Yanlış adım; Ergenekon'un düşman gördüğü Ergenekoncu olamaz

“Cumhurbaşkanı Adayım; Türkan Saylan” isimli bir blog yazmıştım, 21 Mart 2007 tarihinde. Ne Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaşanmıştı henüz, ne de o seçimi engellemek üzere oluşturulan “muhtıra – 367 kararı ve Cumhuriyet
mitingleri” ortaya çıkmıştı.
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=31714
O yazımda kendisinden aşağıdaki cümlelerle bahsetmiştim;
“Bu ülke ve ülke insanı için gerek mesleki, gerekse de toplumsal çabalarının yanında, kendisine özgü fikir yapısı ve duruşu ile de, bende takdir uyandırmış bir insandır. Demokrasiyi temel alan görüşleri, kendisini uzun yıllar muhalefet ettiği YÖK'nun yönetim kurulu üyeliğine kadar taşımıştır. Ve halen, kurum içerisinde alternatif bir fikrin savunusunu gerçekleştirmektedir. Elbette ki, paylaşmadığım görüşleri olacaktır. Ancak, bu fikir ayrılıkları, demokrasi kültürü içerisinde gayet doğal karşılanması gerekir. Ayrıca, o makama geçecek kişinin, kendisine düşen görevler ile fikirleri arasındaki ayrım konusunda sorumlu davranması, öncelikli aranması gereken özelliktir. Türkan Saylan'da bu sorumluluğu, YÖK içerisinde fazlasıyla göstererek rüştünü ispatlamıştır.”
Şimdi ise o ismin, Ergenekon soruşturmasına karışmasının üzüntüsünü yaşıyorum.
Konu yargı sürecinde olduğu için kesin bir şeyler söylemek elbette mümkün değil. Ama şahsi kanaatim Türkan Saylan’ın bahsedilen Ergenekon yapılanması ile bağlantısının olmadığı yönündedir. Soruşturmanın geliştiği süreç açısından, Türkan Saylan’ın isminin de sürece dahil edilmesi, ne yazık ki farklı niyetleri hissettiren bir gelişme.
Öncelikle Türkan Saylan ismi ile Ergenekon yapılanması arasında neden bir ilişki kurulamayacağını açıklamak gerekiyor.
Büyük olasılıkla, Türkan Saylan’ın bu ülke için ulaşmak istediği hedef ile, Ergenekon tarzı bir yapı ve öngörülen demokrasi dışı bir yöntemle ülkeyi yeniden laik, ulusalcı ve Atatürkçü çizgiye çekmeye çalışan belirli bir kesimin ulaşmak istediği ülkü çok farklı değildir. Nihayetinde laik ve Atatürk'ün ilkelerin hayat bulduğu bir ülke istemek suç olamaz. Ancak o hayal edilen ülkeye ulaşmak için tercih edilen yol ya da güzergah ciddi farklar yaratır. Hatta siyaset tarihinde, farklı yöntem tercihleri, gidilmek istenen nokta aynı da olsa, birçok insanı, grubu ve hareketi karşı karşıya getirmiştir.
Türkan Saylan’la Ergenekon yapılanması içinde yer alan birçok insan arasındaki ayrım ve hatta onları büyük olasılıkla karşı karşıya koyan şey de bu noktadır. Ve bu nedenle Türkan Saylan’ın bu tip bir yapı içinde yer aldığını hiç ama hiç zannetmiyorum.
Bu durumun ipuçları aslında uzun bir zamandan beridir kendisini gösteriyordu. Örneğin Cumhuriyet mitinglerin esnasında, mitingleri kendi çizdikleri güzergâhta kalmasına özen gösteren insanlara karşın, “ne şeriat ne darbe” söylemini ortaya atan kişi Türkan Saylan’dı. Oysa etkinliğin diğer başat isimleri için esas olan ise ” Ordu Göreve” sloganıydı. Türkan Saylan sırf bu tavrı dolayısı ile miting sürecinden koparıldı, konuşmaları engellendi. Aynen Zülfü Livaneli gibi.
O dönemler ulusalcı sol söylemin sözcülerinden Türk Solu dergisinin internet yayınında da "Ne şeriat ne darbe" sloganı, "temel olarak Şeriat tehlikesini engellemeye değil, Şeriata karşı gelişen Ordu-millet birlikteliğini ortadan kaldırmayı hedeflemesi" nedeniyle gerici bir slogan olarak tescillenmişti.
Yine internette yayın yapan Hakimiyet-i Milliye dergisinin yazarlarından Uğurcan Usgük’ün (aşağıda linkini verdiğim) yazısı süreci kısaca özetliyor. Yazı, derginin ve antidemokrat zihniyetin Saylan’a bakış açısını açıkca ortaya koyuyor;
“Mitingleri düzenleyen bir başka derneğin başkanı sayın Türkan Saylan da her gün boyalı basında boy göstermeye devam ederken İzmir mitingin de konuşma yapmak için örgütünün kürsüyü işgal hazırlığı olduğunu ve kendisinin konuşturmayan miting komitesine karşı Zülfü Livaneli'nin yaptığı gibi miting komitesini zor duruma düşürmek çabasında olduğu ama başaramadıkları dolaşan haberler arasında tabi ki bunları boyalı basında yazmıyor onlar daha çok Saylan'ın gidip geldiği umre seyahatinden ve bir ara kapı kapı gezerek cumhurbaşkanlığı için taban oluşturulduğundan bahsediliyor.”
Ayrıca, Prof. Erol Manisalı’nın 2003 yılında Şener Eruygur’a verdiği raporda Türkan Saylan’ı, AB’ye destek verdiği, gümrük birliğini savunduğu için “Giysi dolabı (kelimenin esas hali blog metninde yayınlanamıyor nedense /bibliyofil) Atatürkçüsü” olarak tanımlıyor olması da, Türkan Saylan’ın o çevrede makbul görünmediğinin diğer bir ispatı.
Bu nedenle, bu çevrelerin Türkan Saylan için gözyaşı dökmesi son derece anlamsız. Ama diğer yanıyla Türkan Saylan’ın maruz kaldığı durum fazlası ile ürkütücü ve üzüntü verici.
Türkan Saylan bir yanıyla sivil toplum ve sosyal yardım faaliyetleri ile bu ülkede geniş bir çevreye sahipken, diğer yanıyla bu ülkenin en yalnız insanlarından birisidir.
Yılardan beridir yürüttüğü faaliyetten dolayı sağ basının tepkisini çekmiş ve yine onun hakkında olur olmaz iddialar dile getirilmiştir. Hatta hakkında, sol partilerin hükümette yer aldığı, ulusalcıların MİT’te iktidar olduğu yıllarda MİT raporları düzenlenmiş ve kökeninden, misyonerliğine kadar birçok konuda suçlanmıştır.
Tüm bunlara karşın Türkan Saylan, doğru bildiği demokrasi yolunda, sivil toplum araçları ile yoluna devam etti ve mesleğinden, toplumsal sorumluluğuna kadar ciddi izler bıraktı bu ülkeye.
Soruşturmanın geldiği bu aşama –ki ikinci iddianamede birçok taş yerine oturmuşken – bu adım, bu ülkenin her demokrat ve özgür zihninde soru işaretlerini arttırmaktan başka bir şeye neden olamaz.
Ne yazık ki, insanın aklına, Türkan Saylan’ın toplumsal etkinliklerinden rahatsızlık duyan birilerinin, bu süreci bahane etmesinden başka bir şey gelmiyor açıkçası. Bu adım Ergenekon davasını yolundan saptırmaktan başka bir işe yaramaz ve sırf bu nedenle bile son derece üzücü.