​ Yargıtay siyasi değil hukuki bir kurumdur / Hukuk / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Haziran '09

 
Kategori
Hukuk
 

Yargıtay siyasi değil hukuki bir kurumdur

Yargıtay siyasi değil hukuki bir kurumdur
 

Hukukçular İdeolojik Tassuptan Kurtulmalıdır!


K.A 2003 yılında trafik kazası geçirir sakat kalır. Tazminat ve ceza davası açar. Tazminat davası yasa gereği Ceza davasının kesinleşmesini beklemek zorundadır. Ceza davasında 2006 yılında karar verilir. Karar temyiz edilir. Dosya 3 yıldır Yargıtay’da karar verilmesi için beklemektedir. Yargıtay onaylarsa tazminat davası görülebilecek ve 6 yıldır sakat olarak sürdürmekte olduğu hayatını belki kolaylaştıracak tazminat belki tahsil edilebilecektir. Yargıtay kararı bozarsa davanın daha kaç yıl süreceği meçhuldür.

N.E. 2004 yılında tartıştığı komşunun elindeki küreği kafasına vurması ile yaralanır. Hayati tehlike geçirir. 2005 yılında sanık hakkında verilen 4 yıllık hapis cezası temyiz edilir. Dosya 4 yıldır Yargıtay’da beklemektedir. Yargıtay onaylarsa sanık hapse girecek toplum suç işleyenin cezalandırıldığını olay tarihinden bu yana yaşayan veya unutmayanlar 6 yıl sonra görecektir. Bu arada toplum sanığın yaptığı yanına kar kaldığını düşünmeye devam edecektir.

B.K. 2001 yılında sağlık kuruluşunda hatalı iğne vurulması üzerine ayağı sakat kalır. Dosyası 5 yıldır Yargıtay’dadır. Yargıtay safhası biterse açılan tazminat davasının sonuçlanması mümkün olabilecektir.

E.T. 2002 yılında zorla kaçırılır, tecavüz edilir. Dava 2006 yılında sonuçlanır. Dosya temyiz edilir. Bu arada E.T. bir başkasıyla evlenir. İki çocuğu olur. Dosya 3 yılı geçkin süredir Yargıtay’da beklemektedir.

K. köyünün merası yoktur. Mera komisyonu iki hazine arazisini köye mera olarak tahsis eder. Hazine bu karara karşı iptal davası açar. Ayrı parsel numaralı sebebiyle iki davanın birisi 1.Asliye Hukuk diğeri 2.Asliye Hukuk Mahkemesine kaydedilir. Her iki mahkeme’de aynı kararı verir ve davayı 1 aylık zamanaşımı sebebiyle reddeder. Hazine davaları temyiz eder. Dosyalar Yargıtay’ın aynı Hukuk Dairesince aynı hakimlerce incelenir. Sadece parsel numaralı değişik olan dosyalardan birisi onaylanır. Diğeri “bu davalarda zamanaşımı 5 yıldır” denilerek bozulur. Aynı Yargıtay, aynı Daire, aynı hakimler zamanaşımının bir dosyada 1 ay diğer dosyada 5 yıl olduğuna karar verir. Vatandaş hem adalet hem de izahat beklemektedir.

Av.B. ye bir Yargıtay kararı tebliğ edilir. Kararın açıklama bölümünde yerel mahkeme kararının bozulmasına dair gerekçeler sıralanmıştır. Ancak kararın sonuç bölümünde “kararın onanmasına” yazılmıştır. Av.B. kararı alır bu kararı veren hukuk dairesinin hakimlerinden birisine gösterir. Hakim “Tüm, A hanım bilgisayarda kopyalı yapıştır yaparken yanlış yazmış, siz karar düzeltme yoluna gidin biz bunu düzeltelim” der. Av.B. karar düzeltme yoluna başvurur. Cevap gelir, karar düzeltme talebi reddedilmiştir.

Hakim M. Bir avukata Yargıtay konusunda ilginç anılarını anlatırken ajandasından bir not çıkarır. Notta “Abi akşam misafir vardı. Dosyayı inceleyemedim. Onaylayalım gitsin” yazılıdır. Not Hakim M.nin Yargıtay’a giden bir dosyasının kapağına iğneli olarak geri geldiğinde vardır.

Hakim Y. zaman zaman dosyanın Yargıtay incelemesinde mutlaka okunması gereken sayfalarını zımbaladığını ve zımbaların hiç açılmadan dosya hakkında karar verilip geri gönderildiğini üzülerek anlatır.

Yargıtay’da tetkik hakimi U. Okul arkadaşı Av.S. ye samimi itirafta bulunur. Günde ortalama 65 dosyaya baktığını, ilk dosyaları okuyabildiğini, on onbeş dosya sonra sadece dava, cevap ve temyiz dilekçesi ile kararı okuduğunu, on beş yirmi dosya sonra sadece karar ve temyiz dilekçesi okuyabildiğini, ortalama kırkıncı dosyadan sonra nasıl olsa hakim incelemiştir düşüncesi hakim olduğunu anlatır.

Yargıtay istatistiklerine göre dosya başına 3 ila 5 dakika inceleme süresi düşmektedir. Yıllarca süren ve tarafların adalet aradığı, belgelerle, yargılamalarla kalınlaşan bir dosyayı üç- beş dakikada inceleyip karar vermek imkansızdır.

Buna benzer binlerce örneği sıralayabiliriz.

Rasgele bir Hakimin veya bir Avukatın odasına girip konuyu açsanız size kendi başından geçen buna benzer yüzlerce, binlerce örnekler verecektir.

Böyle anıları dinledikçe adalet duygunuzun zayıfladığını, adaletin çoğu zaman tesadüflere ve hakiminden savcısına, mübaşirinden katibine özverili çabaların sonucu olduğuna inanmaya başlarsınız.

Yargı’nın ülkemizde birikmiş çok temel sorunları vardır.

Yargı’ya güven toplumda bir türlü istenen düzeyde sağlanamayan ama mutlaka olması gereken bir inançtır.
Toplumun yargı’ya mutlak bir güven ve inanç duygusuyla teslim olması gerekir. Ancak yaşadığı , okuduğu ve duyduğu olaylar bu inancı sağlamlaştırmak yerine giderek zayıflatmaktadır.

Bu gerçeklik varken adil bir hukuk oluşturması ve sorunlarına çözüm araması gereken Yargı kurumları ne yapıyor dersiniz?.

Vatandaş adalet, Yargı mensupları sorunlarının çözümünü beklerken Yargıtay Başkanı ve Yargıtay Cumhuriyet başsavcısının gündeminde ne var?

Geçtiğimiz hafta Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker Kürt sorununa çözüm arayan devlet yöneticilerinin “eve dönüş yasası” ile ilgili olarak yaptığı açıklamada “Affa karşıyız, af yanlıştır çözüm getirmez” şeklinde açıklama yaptı.
Af TBMM yetkisinde olan ve siyasilerin çıkıp çıkmayacağına karar verdiği, Yargıtay başkanı gibi kurumların ise bunu uygulamakla yükümlü olduğu bir konudur.

Yargıtay başsavcısı’nın geçen haftaki açıklaması çok daha ilginç.

Yargıtay Başsavcısı, ekonominin fazla öne çıktığını, ekonomik büyüme, kalkınma ve moderleşmeye çok vurgu yapılmasından dolayı laikliğin gündemden düştüğünü söyleyerek "Muhafazakâr partiler öne çıktıkça, ekonomik büyümeye daha çok vurgu yapılmak suretiyle, laikliğin gündemden düşürüldüğü görülmektedir" dedi.

Ayrıca Yargıtay Başsavcılığı’na “Yasa teklif etme” ve yasaların Anayasa Mahkemesi’nde iptali için dava açma yetkisinin verilmesini istedi.

Yargıtay Başkan ve başsavcısı verilen mahkeme kararlarında yasal denetim yaparak hukuk oluşturmak yerine bir siyasi parti gibi siyasi konularda görüş açıklamaya, TBMM’nin ve Partilerin alanında siyaset belirleme ve onların alanlarını daraltma yolunu seçmiş gibi.

Bizim ülkenin hali böyledir zaten: Kendi konusu dışında her konuda uzman ve kendi konusu dışında her konuya karışan insan ve kurumlarımız boldur.

Basında geçen hafta yer alan iki ilginç Yargı haberini okuyalım:

Konya Numune Hastanesi'nde görevli iki doktor ile ilgili yaptığı haber sebebiyle hakkında tazminat davaları açılan Uğur Dündar'ın, Konya 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde görülen davasında mahkeme vazife olmamasına rağmen Keziban Arbağ'ı özel hayatında başörtüsü kullandığı için eleştirmiş ve “Davacı kamu görevi gören doktor olarak okuduğu müsbet ilmin ve akılcı bilimin aksine başına taktığı ‘türban'ın altındaki zihniyetin nedeniyle eleştirilmesine, bu eleştiriler ağır da olsa katlanmak zorunda olduğundan, ispat edilemeyen davanın reddine karar verilmesi gerekmiştir” ifadelerine yer verilmişti. Karar temyiz edilmiş ve Yargıtay 4.Hukuk Dairesi tarafından onaylanmış.

Yerel Mahkeme ve Yargıtay diyor ki:”Eğer başörtüsü takıyorsan zihniyetin sebebiyle ağır eleştirilere, hakarete katlanmak zorundasın.”

Fatih Mahkemesi Hakimi, boşandığı kocası hakkında açtığı tazminat davasının duruşmasına katılan Naciye Sönmez’in çarşaflı olduğunu görünce kendisini uyarmış. Naciye hanım yüzünü açmış, ama bu yetmemiş. Hakim, “Böyle olmaz, bütün çarşafını çıkaracaksın” diyerek onu azarlamış. “Atatürk ilke ve kanunlarına göre seni böyle kabul edemem, yargılama başlayamaz” diye de açıklama getirmiş.Yine de hızını alamamış hakim hanım. Sonunda şöyle sadede gelmiş: “Sizin Allah’ınız ve Allah’ınızın kanunları burada geçmez!”

Yargıtay Başsavcısının, Fatih hakiminin açıklamalarını, Konya hakimi’nin kararını Türkiye dışında kaç ülkede görebilirsiniz?

Bütün bu açıklama ve kararlar “Adalet”, “Hukuk” ve “İnsan Hakları” ilkelerine ne kadar uygundur?

Taassup, bir fikre körü körüne bağlanmak; bir inancı veya ideali akıl dışında sorgulamadan ve sorgulatmadan savunmaktır. Mantığın iptal edildiği asabî olma durumu, taassubun kişisel nitelik kazanmasıdır.

İnsan hakları ve hukukun evrensel ilkelerinin ülkemizde yerleşmesinden, demokratikleşmeden hukukçuların korkarak yetki ve görevlerini aşarak engellemeye, karşıt bir kamuoyu oluşturmaya çalışmaları garip.

Topluma bu idealler için öncülük etmesi, değişim ve dönüşümün dinamik gücü olması gereken hukukçuların giderek toplumun en “tutucu” kesimi haline gelmelerini anlamak mümkün değildir.

Hukukçular ideolojik görüşlerinin oluşturduğu taassuptan kurtulmadıkça ülkemizin modernleşmesinin, zenginleşmesinin, demokratikleşmesinin ve gerçek bir hukuk devleti olmasının önünde engel olmaya devam edeceklerini üzülerek görüyoruz.

Türkiye’nin demokratikleşmesi, modern ve zengin, özgür ve mutlu, adil ve güçlü bir ülke olmasının önünde ideolojik taassupların etkisiyle bu sürece direnmek artık mümkün değildir.

 
Toplam blog
: 178
: 1496
Kayıt tarihi
: 01.10.07
 
 

Balıkesir doğumlu.1990 İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mezunu. Balıkesirspor Kulüp Yöneticili..