Yaşam kaynağımız Kazdağları / Doğal Hayat / Çevre / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Aralık '11

 
Kategori
Doğal Hayat / Çevre
 

Yaşam kaynağımız Kazdağları

Yaşam kaynağımız Kazdağları
 

Çanakkale'nin Yenice İlçesi.


Herkesin yaşadığı yer, yaşam kaynağıdır.

Benim yaşadığım yer; Çanakkale

Çanakkale ve çevresi benim yaşam kaynağım.

Bu ülke, bütün olarak hepimizin.

Yaşam yerlerimiz, yaşam kaynaklarımız farklı farklı bölgeler olabilir.

Böyle olmasının bir sakıncası yok.

Yaşadığımız yerlerle ilgili çok büyük bir sorunumuz var.

Ortak bir sorunumuz.

“Altın arayıcıları.”

Ülkemizin her yerinde, birkaç seneden beri altın arama işi moda halinde yaygınlaştı.

Herkesin aklını, “altın çıkarmak” almış.

Bir kamyon toprağı, zehirle on gram altını al, toprağı da zehirleyip bir yere bırak.

Ölü bir toprağı ne yapayım ben?

Çanakkale’de  “Altıncı Filo Kazdağları’ndan Defol!” afişinin altında yapılan bir panelin konuşmacıları, anlattılar birçok gerçeği bizlere.

Bir salonda iki yüz kişi toplanmışız. Kazdağları ve yaşadığımız yerler derdimiz olmuş.

Çanakkale’de iki yüz kişi yaşamıyor ki!

Bu duyarlı iki yüz kişinin başına gelecek felaket, Çanakkale’de yaşayan diğer binlerce kişinin başına gelmeyecek mi?

Kazdağları’nda altın çıkarılmasına kafa yoranlar; ”Bizim altınımız; elmadır, kirazdır, zeytindir” diyorlar da, başkaları için altın nedir?

Altın sadece zarif bileklere takılan bilezikler mi?

Yüzükler mi?

Şatafatlı gerdanlıklar mı?

Çanakkale’de ilk altın çıkarma işi Atikhisar Barajı’na su sağlayan derelerin başında olacakmış. Altını alınmış, ölü ve zehirli toprakları nereye depolayacaklar acaba?

Herhalde başka ülkelere götürmeyecekler.

Bu ölü topraktaki sızıntılar, bir gün Atikhisar Barajı’na karışırsa, sadece çevrecileri mi zehirleyecek?.

Bu işlere ilgisiz olanlara,  torpil yapmaz doğa. Doğa herkese eşit davranır.

Aslında başımızda çok büyük bir tehlike var. Çok kişide farkında değil,bu tehlikenin.

Çan İlçesi, Söğütalan Köyü’nden bir otobüse doluşup gelmiş insanlar. Kazdağları’na sahip çıkmak için.

Helal olsun.

Karıncanın dediği gibi; “hedefe ulaşamasak da bu yolda öldüğümüzü söylerler.

*

Necip Hablemitoğlu’nun bir kitabı var. “Alman Vakıfları ve Bergama Gerçeği.” Bu kitaptaki birçok iddiayı çürüttüğünü ileri süren yeni bir kitap basılmış. “Kuyudaki Taş/Alman Vakıfları ve Bergama Gerçeği”  adındaki kitabı, Özer Akdemir yazmış. Özer Akdemir’in, “Anadolu’nun altındaki Tehlike” adında bir kitabı daha var.

Kitapları okumak lâzım. Lâzım da, alamadık!

Neden alamadık?

İki kitaba 30 lira istediler.

Bende de o kadar para yoktu.

Araştırdım, piyasada iki kitabın fiyatı; 18.85 lira.

Yaaa!

20 liraya satsaydınız, iki kitabı!?

*

Kazdağları ile ilgili panel bitti.

Bu seferde Yalı Han’daki “Yeşiller” adındaki bir panele gittim.

Panelkolik oldum vallahi.

18 Mart Üniversitesinde görevli öğretim elemanlarıydı panelistler.

Çanakkale’de Tarım ve Çevre ile ilgili sunumda, tarım ve hayvancılık ilişkileri de ele alınmış. kKsıtlı bir çevreyi içine alan bu sunum, bana yeterli gelmedi.

Sanki Çanakkale’de “Ezine Peyniri” ile “Ayvacık Danası” dışında başka bir şey yokmuş gibi bir izlenim bıraktı.

Sunumu hazırlayan arkadaş, Biga’ya, Bayramiç’e, Lâpseki’ye gidiverseydi, çok şey bulurdu. Yenice’nin hiç adı geçmedi.

Çan’a giderken, Kirazlı çevresinde, Balaban’ı geçtikten sonra “Cemiyet Alanı” var. Gidin, oralarda görün yerli hayvanları. Yerli sığırların, doğal bir ortamda nasıl yaşadıklarını bir görün. Aynı yabani hayat, Yenice’de de var.

*

Bir zeytinyağı satıcısı anlattı.

“Zeytinyağını cam şişeye koydum.

Tenekelerin ağzındaki naylon tıpayı iptal edip, otomatik teneke kapak yaptım. Zeytinyağını camlı dolap içinde satmaya başladım.

İki defa dolabımın camını kırdılar.

İlkinde 630 liraya, ikincisindeyse 870 liraya dolaba cam taktırdım.”

Ah kardeşim Ah!

Bak, dolap camına 240 lira zam gelmiş.

Zeytinyağı kaç lira?

Üzme kendini sevgili kardeşim üzme!

Şarabı bile plastik şişede satıyorlar.

Çaylar, dereler poşetten geçilmiyor.

Neyine senin cam şişe, teneke kapak, vitrin?

*

Organik zeytin üretimi ile ilgili çalışmalar anlatıldı. Anlatan kişi, havadan “zeytin sineğine” karşı ilaçlama yaptık diye söyleyince, işin suyu çıktı biraz.

“İlaç, nasıl ilaç?” diye sorulunca, ”organik ilaç” dedi konuşmacı.

Herkes tepemize ilaç sıkıyor zaten.

Bu nasıl organik bir anlayışsa…

*

Kepez’in Okçular Köyü’nde eskiden, “Okçular Karpuzu” olurmuş. Yani yerli karpuz.

Bu karpuz türü yok olup gitmiş.

Neler yok olup gitmedi ki!

“Eskiden şu vardı, bu vardı”  diye söylenip duruyoruz.

Şimdi tohum başka yerden geliyor. Nerden geldiğini herkes biliyor.

İsrail’e küfür ederiz, gidip hıyar tohumu alırız.

Birçok köyde artık, var mı yok mu “süt.”

Sadece, süt üretiyor köylüler.

Köylü her şeyi pazardan alıyor. Peyniri yoğurdu bile pazardan alıyor köylüler. Ekmeği bile. Bakkallar da simit bile var. Salçalı ekmek yiyen çocuk yok. Tost satıyor bakkallar, köylerde.

Sadece süt satıyor köylüler, arada birde erkek dana.

Kıraç ekilmeyen yerleri de, dönümü 300 liradan tanımadıkları birisine satıyorlar. Sattıkları yerleri ekmek, odununu kesmek serbest. Tapuyu versinler yeter. İleride ne olur bilemem.

Geçinip gidiyor köylüler.

Köylüler de tüketici oldular artık.

*

Güzel şeylerde var elbette.

Bayramiç’te “tohum panayırı” yapılıyormuş. Haberiniz yok mu? “Sendeki fasulye tohumunu veriyorsun. Sende olmayan bir tohumu alıyorsun.” Parayla iş yok.

*

Bu tarım politikası bizi aşar. Zaten memlekette, tarım filan kalmadı bence. Sarımsak bile geliyor Çin’den. Daha ne olacak ki?

*

Bu panelin en ilginç olan, başka bir konusu şuydu.

“Yavaş Ketler” yani (Slow City) İtalyanca. Ya da “CittaSlow” yani “Sakin Kent”

İtalyanların geliştirdiği bu sistem hızla yayılıyormuş. Yavaş kent kavramı ile ilgili bilgileri internetten bulup öğrenebilirsiniz.

Yavaş Kentlerin, bir yaşam felsefesi var.

Hani trafikte “hız felakettir” diye bir ilke var ya. Yavaş yaşayıp hayatın tadını çıkarmanın da bir ilkesi var. Bu “yavaş” kelimesinin bildiğimiz anlamından farklı bir anlamı var, bu sistem içinde.

Bizim Çanakkale’nin de bir “Slow City” si var.

 Neresi mi?

Gökçeada.

Ülkemizde beş adet “CittaSlow” varmış.

Çanakkale-Gökçeada

Sakarya-Taraklı

Gökova-Akyaka

Aydın-Yenipazar

Seferihisar.

“Yavaş kent” seçilin kente, salyangozlu sertifika veriyorlarmış. Salyangozda “yavaş yavaş” yaşayan bir hayvan olunca, hak ediyor sertifikada yer almayı. Sertifika verilen kent özelliklerini yitirip hızlı yaşamaya başlarsa, salyangoz 120 km hızla o kenti terk ediyormuş.

Gökçeada, yavaş kent olma özelliklerini taşıdığı için hak etmiş sertifikayı.

Dört yanı denizlerle kaplı Gökçeda’nın (İmroz) hızlı olması beklenemez.

Benim ilçem Yenice, 50 yıldan beri nüfusunu 10 bin yapamadı merkezde. İlçe merkezi 6500 kişiyi bulamadı gitti. 1000 kadar yüksek okul öğrencisi geldi de, salyangozların hız limitini birazcık solladı.

Yine de nüfus artışında, salyangozdan daha yavaş.

Yavaşlığı tamamda.

Özelliklerini de bir koruyabilse.

En iyi ürettiği birçok üründe marka olabilse.

Ürettiği o güzel ürünlerin hiçbirinin adı yok.

Olsun.

*

Yaşam kaynağımız Kazdağları.

Yavaş kentlerin yaşam kalitesinin yüksek olduğu bir gerçek.

Önemli olan “silik” olmamak.

Dağlarımızın deşilmesi, toprağımızın karıştırılması, öldürülmesi…

“Altın” için altının üstüne getirilmesi Kazdağları’nın…

Can sıkıcı.

Bugün, “yaşam” bizim için var.

Yarın, çocuklar için geriye ne kalacak?

Biz göremeyeceğiz belki de.

Yalnız çocuklarımız, torunlarımız…

Nasıl bir yaşam kaynağının içinde bulacaklar kendilerini?

Üşenmezseniz, bir düşünün.

Bu gidişle buraları, bir gün salyangozlarda terk edecek.

Ben söyleyeyim de…

Belki bir duyan olur.

 

 
Toplam blog
: 420
: 1641
Kayıt tarihi
: 19.12.08
 
 

1957 Çanakkale/Yenice doğumluyum. Öykü ,deneme, şiir yazarım. Yazdığım bir çok şiirin bestesini d..