- Kategori
- Beslenme / Diyet
Yemekteyiz ve Dedikoducuyuz

Son zamanlarda izlenme oranı oldukça yüksek bir TV programı var. Birbirini tanımayan beş yarışmacı iddialı oldukları menüleri belirliyorlar ve aynı gün içinde alışverişlerini yapıp, belirli bir zaman diliminde yemeklerini pişiriyorlar. Dört dörtlük sofra düzeni kurmaya çalışarak konuklar ağırlanıyor. Uzun zamandır izliyordum ve blog sayfamda da yorumlamak istiyordum. Bu gün izlediğim bölüm de artık mutlaka yazmalıyım diye düşündüm. Her yarışmada dedikodular oluyordu ama bu akşam doruk noktasına ulaşan bir dedikodu ortamı vardı. Yemeklerin özelliklerinden çok dedikodunun hakimiyet kazanması da beni bu başlıkla yazmaya yönlendirdi.
Psikologlar bu programları izleme oranlarının yüksek olmasını , özellikle başkalarının yaşamlarını röntgenleme arzusundan alınan hazzın neden olduğunu söylüyorlar. Tamam ben de biraz bu duyguyu hissediyor olabilirim ama en çok da yemeklerin yapılış aşamalarını izlemek hoşuma gidiyor. Evet bir haz alıyorum ama değişik yemeklerin yapılışını görmenin hazzı daha çok bu.
Gelelim bu akşam ki doruk noktasına çıkan dedikodu olayına. Yarışmacı yabancı ama ülkemizde yaşayan bir hanım. Bu hafta diğer dört konuğun evine gittikleri zaman hepsine karşı kibar ve sevecen davranan bir hanımdı. Kendince ve kendi geleneklerine göre yemekler ve salatalar hazırlamış. Tamam bazıları için yeni veya hiç sevilmeyen tatlar olabilir, ancak hiçbir mazeret yarışmacının her sofradan kalkışında mırıl mırıl dedikodusunu yapmalarını gerektirmiyor ki. Kadıncağız börek yapmış, neredeyse hiç dokunmadan tabaklarını aldırdılar. Sebzeli somon yapmış, tamam sebzeli somon özel bir tat olabilir ama daha tabaklar gelir gelmez neredeyse öğürenler olacaktı. Bazıları tadına bakmak için ağızlarına aldıklarında dünyanın en iğrenç tadını alıyor gibi yüz ifadelerini takındılar. Yarışmacı hanım mutfağa gittiği an doymadıklarından ve yemekten sonra dürümcüye gitmekten söz ediyorlardı. İşin en üzücü tarafı da, klasik olarak düşene bir tekme de sen at mantığı ile hepsinin birlik olma çabası idi. Daha birkaç gün önce birbirlerini delice çekiştirenler, bu hanıma karşı birlik olmuşlardı. Hele birinci olan yarışmacı kendi elleriyle yapmadığı çiğ köfte için, “Çiğ köfteyi onlara ittirdim” ifadesi kullandı. Hep birlikte o hanım yarışmacıya cephe olmuşlarken, içlerinde birinci olan kişinin bu ifadesini bilseler nasıl olurdu, hala birlik olurlar mıydı bilemiyorum. Ne yazık ki bizim insanımıza hiç belli olmaz. Ezilmekten, horlanmaktan ve kandırılmaktan pek yüksünmeyiz.
Hanım yarışmacı salata olarak iki çeşit hazırlık yapmıştı. Birisi enginar kalpli karidesli bir salata, diğeri de roka ve rezeneli bir salata. Bunda da yine linç edildi ne yazık ki. Neymiş enginarlar konserveden çıktığı gibi konulmuş, emek harcanmamış, neymiş rezene ve roka kesilip konmuş emek harcanmamış. Yani mevsim salata diyorlar, tüm sebzeleri doğruyorlar bu hazırladıkları emek harcanmış oluyor da, enginar ve karides yan yana konulunca emek harcanmamış oluyor! Bakış açılarımızı değiştirmek ne kadar zor! Bence bu iki salata çeşidi, şimdiye kadar izlediğim en farklı salatalardı. Önemli olan kendince iddialı olduğun bir menü değil mi? İlla ki doğranıp karıştırılması mı lazımdı?! Hele gergin ifadeli başka bir hanım yarışmacı “enginar kalbi” tanımını bilmiyordu, bunu bilmeden bu yarışmaya nasıl girmiş şaşılır şeydi. Rezene benim için yalnızca çay şeklinde içilen bir bitkiydi, bu gün ilk kez sebze halini gördüm, ilk fırsatta tadını da deneyeceğim.
Bu arada tabakların temizliği hakkında kusur bulmalar ve karides üzerindeki bir görüntüyü böcek sanmalar konularına girmiyorum bile. Sonradan yapacakları yorumlara saklamaları gerekirken bu düşüncelerini, saygın bir yemek davetinde olmaması gereken diyaloglarla bunlar değerlendirdiler. Yarışma bile olsa, sofrayı hazırlayan kişiyi çok huzursuz etmemek adına dile getirilmemeli böyle durumlar diye düşünüyorum.
Bu samimiyetsiz ve arkadan konuşmaların pik yaptığı programı izlememeyi tercih edebilmek isterim ama sırf yemeklerin hazırlanması aşamasını izleyip yeni tatlar öğrenmek adına bir süre daha katlanacağım galiba.
Aslında bu gün yarışmacılara çok garip gelen sebzeli somon tadını iyi biliyorum ben. İtalya seyahatimiz de eşimle güzel bir restoranda özel bir yemek istemiştik. Ama ne yazık ki menü bizim için çok anlaşılır değil di. Ben de somon adını görünce bildiğim bir tat diye düşünüp sipariş etmiştim. Ancak somon geldiğinde ne görüntüsü ne de tadı beni cezp etti. Çünkü bildiğimiz roka ile somonu hafif sulu şekilde pişirmişlerdi. Umutsuzlukla dolmuşken içim, yan masamız da büyük bir tabak içinde tepeleme salçalı spagetti ve üzerinde bir sürü deniz ürünü yemeğini yiyen kişiye bakar buldum kendimi. Kabuklu deniz ürünlerini çatur çutur kırarak, içindekileri spagettisinin üzerine koyuyordu adam. O yemeğe meraklı bakışlarımı gören eşim, benim de sipariş vermemi önerdi. Garsonu hemen çağırıp, somonumu paket yapmalarını ve bana da yandaki masanın aynından hazırlamalarını rica ettim. Kendimden geçerek deniz ürünlerini ayıkladım ve spagettimin üzerine koyarak büyük bir zevkle yedim.
Sonuç olarak sebzeli somon bizlerin ağız tadına pek uymuyor, ancak hiçbir durum da misafir olduğumuz sofra da saygısızlık yapmamızı gerektirmiyor. Hele hele, yemekleri hazırlayan kişi her sofradan kalktığında birlik olup çekiştirmek, kabul edilir bir şey değil.
Ağız tadınıza uygun mutlu mesut sofralar diliyorum herkese ve misafir olunacak dostlar. Saygı ve sevgilerimle