- Kategori
- Gündelik Yaşam
Yeni yıl ve eski defterler

Hay bin kunduz
Siyah beyaz televizyonlu yıllardan kalma bir alışkanlık olsa gerek, her yılbaşı akşamında nedense bir türlü vazgeçemediğim bir ritüelim var… Siz ona batıl inanç da diyebilirsiniz… Az sonra söyleyeceğim…
“Nerede o eski bayramlar” dedirten erozyondan nasibini almış bir kuşak temsilcisi olarak (buradan çok yaşlı olduğum zannına kapılmayın, dipçik gibiyim daha) şimdilerde bayram hüzünlerini anımsatan “nerede o eski yılbaşı akşamları” diye hayıflanırken yakaladım kendimi…
Hakikaten de insanın kendini “suçüstü” yakalaması, suçüstü yakalanmasından daha beter bir durummuş… İnsan kendini böyle bir durumda yakaladığında ne yapacağını şaşırıyor vesselam… Atsan atılmaz, satsan satılmaz, çünkü kendi bedenin, kendi ruhun, kendi fikriyatın, kendi hislerin…
O zaman en iyisi kendimden kısa bir süre uzaklaşayım ve karşıdan şöyle bir kendimi süzeyim ve nihai kararımı vereyim diye niyetlendim… Bir nevi kendi kendimin “Anayasa Mahkemesi” olacaktım veya “Danıştay”ı yahut her ne derseniz… Önce kendime dair delillerden işe başlamalıydım ancak o konuda belirli bir eğitimim olmadığından “delil yetersizliğinden” berat edeceğim ümidi hasıl oldu…
Ancak “demokrasilerde çare tükenmez” demişlerdi ya ben de çareyi çabucak buluverdim… Eski defterleri karıştıracak, eski kayıtlardan delil toplama eylemine girişecektim… Evet, en iyisi böyle yapmak olmalıydı… Aksi takdirde daha mahkeme başlamadan bitecek, “suçüstü” yakaladığım kendime dair bir yaptırım uygulayamayan “kendim” üzüntüden helak olup gidecekti…
İşte böyle kendimle uğraşan kendime hangi yöntemi salık vereceğimi düşünedurayım, planlar yapadurayım, öte yandan yaklaşan yılbaşı akşamı için de bir plan hazırlamam gerektiği şu kış ortasında buzlanmaya meyilli sular gibi suratıma suratıma çarpıyordu… “Yahu daha bu sabah yüzümü yıkamamış mıydım, nedir bu soğuk işkence?”
İşe koyulma vaktidir diyerek, dolapların karşısına karargâhımı kurdum, yanıma uzunca süre yetecek kadar kahve, kraker, bonbon, kabak çekirdeği ve su almayı da ihmal etmedim, ayrıca doğal gazın doğal olmaktan çıkması nedeniyle bir adet battaniye almayı da asli görev sayarak görevimi ifa ettim…
Şimdi sıra delil toplama eylemine başlamaya gelmişti… İlkin okul zamanlarımdan kalan defterlerimi bulmalıydım, zira oralarda bir yerlerde mutlaka yeni yıl münasebetiyle yazılmış birkaç satır bulma ümidim saklıydı… Yine eskiden her seferinde “günlük” yazma hevesiyle aldığım, birkaç sayfadan sonra yazmayı unuttuğum “ajanda”lar da o dolaplardan birinde bulunmayı bekliyor olabilirdi… Öyle ki hasretimden prangayı falan bırakın hapishaneler eskitmiş olma ihtimalleri de kuvvetliydi hani…
Aslında kısa bir süre düşününce bu delil toplama eyleminin başarısız olabileceği aklıma düştü, zira ben eskiden hiç yazmazdım ki… Evet, yazmayı zül addeder, kompozisyon derslerinden hoşlanmaz, edebiyat derslerinde “Divan Edebiyatı” şiirlerini tercüme etmekten hiç hazzetmezdim… Ayrıca öğrencisi olduğum “Fen” şubesinin kalıplarını yumurtanın kabuğunu kırıp başını çıkartan civciv gibi de kıramazdım… Tamam sanata dair ilgisiz değildim, şiire ve yazıya da ilgim vardı, lakin o ağır aksak kağnı misali ilerleyen, konu-konu işlenen ve ders programına tabi olan o kitapları sevemedim işte… Müfredat haricine çıkılamayan bir eğitim sistemi içerisinde ormanda yolunu kaybetmiş “çaylak tilki” misali, kim ne tarafa işaret etse o tarafa yönelen, kendi sapımızdan tutamayacak kadar kendimize uzak bırakılan bir kuşaktık ne de olsa… (Şimdilerde bizim kuşağa “darbe kuşağı” da diyen oluyor)
Hazır konuya girmişken oradan devam edeyim bari… İşte o “kendi sapından tutamayan” ama herhangi bir “baltaya sap” olması istenen kuşağın çocuklarından olduğumuz için olsa gerek düşünce sistematiğimiz de aynı okuma kültürümüz gibi ağır aksak ilerliyordu nitekim… Zaten dumur halindeki düşünce sistemimiz (isterseniz “düşüncesiz sistemimiz” de diyebiliriz) tamamen “fen ve matematik” üzerine yoğunlaştırılmaya çalışılarak daha beter felç edilmiş, “edebiyat” dersleri olmasa da olur alışkanlığına maruz bırakılarak değersizleştirilmiş ve öyle algılanmasına sebep olunmuştu… Matematiği bilen adamın “mantık” dersiyle ne alakası olabilir ki, “fizik” kitabını yalamış yutmuş üstüne bir de soda içmiş gencin “felsefe” dersini almasına ne gerek var ki düşüncesinden olsa gerek, “felsefe ve mantık” dersi de gereksiz kategorisine alınarak diskalifiye edilmişti…
“Kimya ve biyoloji” dersleri savaş taktiğinin önemli bir parçası bellenmiş, girilecek üniversite seçme sınavında bizi kurtaracak can yelekleri olarak nam salmışlardı ya, o vakit “sosyoloji” gibi ne idüğü belirsiz (!) bir dersin okutulması da elzem değildi demek… Sosyoloji okuyup da sosyolog mu olacaktık nasıl olsa… Ahanda bakın işte sosyologlar bir araştırma yapıyorlar da bir küfür yemedikleri kalıyor…
Resim ve müzik dersleri de “el emeği göz nuru” hazırlık testleri ile yavanlaştırılmış, “sol anahtarı” evrim geçirerek “cevap anahtarı” halini almış, masa üzerine koyulan bir vazonun resmi defalarca çizilmeye çalışılmış ama her defasında ders bitmişti…
İşte kısaca anlattığım şahsi/öz/hakiki hikayemde de gördüğünüz üzere geçmişimde yazmaya özendirecek, yazıp bir kenara saklamayı adet haline getirecek, “yazayım da ilerde lazım olur” düşüncesiyle arşiv oluşturmayı sağlayacak bir çocukluk/gençlik geçirmemişim… O halde dolabın karşısındaki karargahımda kabak çekirdeği yiyerek eski defter arama girişimimin hüsranla sonuçlanacağını siz bile kestirebildiniz… Ben yine de ümitliydim… Bir süre sonra azık olarak yanıma aldığım yiyecekler tükenince gerçeğe aydım ve aymaz olaydım… Ne yazık ki eskiye dair yazılı bir “delil” bulamayacaktım…
O zaman bu delil toplama olayını başka türlü halletmek gerekecek… Nasıl olsa dolaplardan eli boş döneceğim hiç olmazsa yorulmayayım, akılsız başımın cezasını başka yerlerim çekmesin… Bu arada girişte belirttiğim “ritüel”ime de geleceğim, lakin bana ayrılan sürenin sonuna geldik… Demek ki bir sonraki yazıda kaldığım yerden devam edeceğim…
Murat HACIOĞLU
29 Aralık 2008 Pazartesi