Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 

06 Ekim '08

 
Kategori
Siyaset
 

Yeryüzünün lanetlileri!

Yeryüzünün lanetlileri!
 

resimsakla.com


Bundan 20 yıl kadar önce, bir öğlen paydosunda gezdiğim sahaf çarşısında kenarı yırtık ve oldukça yıpranmış çok eski bir kitap görmüştüm. Daha elime almadan, kitabın adı yüzüme adeta bir tokat gibi çarpıvermişti: ''Yeryüzünün Lanetlileri!''

Kimdi acaba bu lanetliler? Neden lanetlenmişlerdi? Kim onları lanetlemişti? Merakla elime aldım. Yazarı hiç bilmediğim biri: Dr. Frantz Fanon. Kitabı alıp daireye döndüm. Sigaramı yakarken birkaç satırını okumak için kitabı paketten çıkarttım. Daha ilk birkaç sayfasından itibaren adeta sarsıldım, her sayfada şaşkınlığım bir kat daha arttı. Her satırında tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Zihnimde; hocalarımızın taa ilkokul yıllarından itibaren, her bir tuğlasını özenle yerleştirdikleri "tarih bilinci"min duvarları, kuleleri teker teker yerle bir olup yıkılmaya başladı... Adeta kitabın esiri olmuştum. Kitabı bitirdiğimde mesai çoktan bitmiş, akşam olmuş, daire kapanmıştı. Kafamın içi ise allak bullaktı.

İlk kez tarih bilincimin ne denli çarpık olduğunu, hatta ne kadar boş kafalı olduğumu işte o zaman, o kitabı okuyup bitirdiğimde anlamıştım ben.

Kitabın konusu çok iyi bildiğimi sandığım Cezayir Kurtuluş Savaşıydı. Hani, mazlum milletler, bizim kurtuluş savaşımızı örnek almışlardı ve bunlardan biri de Cezayirlilerdi ya! Hani, bize bakıp onlar da kurtuluş savaşı vermişlerdi ya! Ne güzel kandırılmışız meğer tarihçilerimiz, yazarlarımız ve siyasetçilerimiz tarafından! Hatta onlara bakılırsa, Cezayirliler bağımsızlıklarını savaşarak kazanmamışlar, bizzat Fransa lütfedip vermişti.

Oysa bizden yaklaşık yüzyıl önce başlamış Cezayirlilerin bağımsızlık savaşı... Hem de ne savaş!!!

İşte o kitaptan aklımda kalanlarla emperyalizmin gerçek yüzü ve Dr. Fanon'un; bir halkın kaderini değiştiren inanılmaz öyküsü...

Ama önce 1. Dünya Savaşı öncesine kısaca bir bakalım.

Aslında herşey, Hristiyanlığın, bilimin önünde bir engel olmaktan çıkarılması ve Avrupa'da sanayi devriminin gelişmesi ile başladı. Avrupa'da bilim adamları her gün yeni bir buluş icad ediyor; ticaretten sanayiye, ulaştırmadan kültüre varıncaya kadar herşey hızla gelişip değişiyordu. Ama sanayileşmek için yeterli bilgiye ve bilim insanlarına sahip olan Avrupalıların çok önemli bir eksiği vardı: sanayinin belkemiği olan maden cevherleri ve endüstriyel hammaddeler... Ve tabii ki petrol!

İşte bu yüzden, Almanları safdışı bırakan İngiliz, Fransız, İtalyan ve diğer Avrupalı devletler ihtiyaçları olan madenleri bulmak için Avrupaya en yakın kıtayı, yani Kara Afrika'yı kendi aralarında paylaştılar. Ellerine aldıkları kalem ve cetvelle harita üzerinde koskoca kıtayı parçalara böldüler. İşte bu yüzden o ülkelerin sınırları bugün bile düz bir çizgi şeklindedir, sanıldığı gibi çöllerden geçtiği için değil.
Mısır ve Ortadoğu, petrolün kokusunu daha o zaman alan İngilizlere, bugünkü Libya ve Habeşistan İtalyanlara, Kongo gibi iç kesimlerdeki topraklar Belçikaya, Afrikanın güneyi Danimarkalılara ve Cezayir 'de Fransızlara paylaştırıldı.

Ama hemen tankları, topları ve orduları ile gelmediler... Önce değerli taşlar konusunda eğitilmiş Avrupalı maceraperestler geldiler Afrikaya. Yanlarındaki tahta sandıklar yoksul yerlilerin çok sevdiği incik boncuklarla doluydu (Hristiyan misyonerler iyi iş görmüşlerdi doğrusu!..). Yerliler bunlara bayılıyordu. Kısa sürede güven kazandılar. Kendilerine birçok kılavuz tuttular. Sonra incik boncukları dağıta dağıta ülkelerin maden cevheri olabilecek dağlık iç bölgelerine doğru yola çıktılar. Uğradıkları her köyde sandıklardaki incik boncuk azalıyor, onların yerine cevher olması muhtemel değerli taşlar konuyordu. Yerliler bu işe şaşıyor, bir zaman sonra başlarına geleceklerden habersiz, ''Bunların memleketinde hiç taş yokmuş galiba! '' diyerek aralarında şakalaşıyorlardı.

Adamlar, geçtikleri yolları, nehirleri, dereleri, dağları, değerli taşları topladıkları yerleri haritalarına özenle işaretliyorlardı. İşleri bitince, o taş dolu koca sandıkları gemilere yükleyip, yerlilerin alaycı bakışları altında ülkelerine döndüler.

Jeologlar bu taşları dikkatle analiz edip incelediler. Maden cevheri olanların alındıkları yerler, oralara nasıl gidileceği, yol ve nehirler haritalara bir bir işaretlendi. Ve emperyalist Avrupa Devletlerinin Kara Afrikayı sömürme harekatı böylece başlamış oldu.

Değerli taşları toplayanlardan sonra Fransa'dan gelen gemiler; limanlara önce sağlık malzemeleri, doktor, hastabakıcı, ebe ve hemşireler getirdi. Gelişlerindeki amaç güya hastalıktan kırılan yerli halka tıbbi hizmet vermekti. Hastalandıklarında, salgınlarda, kendileri ve bebeleri ölen yerliler artık Fransız doktorların bedava verdiği ilaçlarla kısa sürede iyileşiyordu. Fransızlar bol para harcayarak yüzlerce hastane binası yaptılar. Bu arada kendilerine gerekli olan yardımcılar yetiştirmek bahanesi ile bir sürü okul yaptılar, Fransadan öğretmenler getirdiler. Az buçuk Fransızca öğrenen yerlilerin bir anda hayatı değişiyor, Fransızların yanında iş buluyor, cepleri para ile doluyor ve adeta sınıf atlıyorlardı. Fransızlar artık halkın ve yerli yöneticilerin gözünde eşi bulunmaz saygın insanlardı...

Aradan bir kaç yıl geçti. Fransızlar paranın gücünü kullanarak yerel yönetici ve müslüman din adamlarıyla çok iyi ilişkiler kurmuşlardı. Herkes halinden ve Fransızlardan memnundu. Ama kısa süre sonra hiç kimsenin beklemediği korkunç bir olay oldu.

Aynı gün ve saatlerde bilinmeyen kişilerce bir çok hastaneye ve okula silahlı saldırı düzenlendi!

Bir çok sağlık personeli ile öğretmen öldürüldü ve yaralandı. Cezayirliler adeta şok olmuştu. Mahcubiyet içerisindeydiler. Fransızlar bu olaya şiddetli bir tepki gösterdiler; her şeyi yüz üstü bırakıp Fransa'ya geri döneceklerdi.

Yerel yöneticiler onları caydırmaya çalıştılar hemen. Ama Fransızların bir şartı vardı; Cezayirli askerler sivil Fransızları koruyamamıştı. O yüzden kendilerini korumak için Fransız askerlerinin Cezayir'e gelmesini istediler. Cezayirliler bu teklifi sevinerek kabul etti. Ve Fransız askerleri tam techizatlı olarak  geldiler. Hastanelerin çevresine ve stratejik bölgelere karakollar kurdular. Tam herşey yoluna girdi derken; bu defa Fransız karakollarına saldırılar düzenlendi, pek çok Fransız askeri öldürüldü. Suçlu olduğu düşünülen bazı Cezayirliler kısa bir yargılamanın ardından derhal idam edildi, Fransızları memnun etmek adına...

İşler cığrından çıkmıştı! Sonuçta; her saldırıdan sonra daha çok asker ve daha çok silah geliyordu Fransa'dan.

Peki ama kimdi bu cinayetleri işleyenler? Kimlerdi bu acımasız saldırıları yapan? Amaçları neydi?

Cezayirliler hatta Fransızların kendisi bunun cevabını ancak yarım yüzyıl sonra anlayacaklardı: Fransızları öldürmek için saldıranlar bizzat Fransız Gizli Servisi ve Özel Harekat Birliğine mensup askerlerdi!!

Üstelik bu saldırıları Fransa Devletinin bilgisi dahilinde, bir plan çerçevesinde yapıyorlardı.

Taner Yılmaz, 06.10.2008

(Devam edecek)

 
Toplam blog
: 36
: 7030
Kayıt tarihi
: 12.12.07
 
 

Elazığ'ın, şimdiki adı Alacakaya olan, ama eskiden küçük bir madenci kasabasında; Güleman'da doğd..

 
 
 
 
 

 
Sadece bu yazarın bloglarında ara