- Kategori
- Öykü
Yılanlı yol
Taşucu’ndan sonra otobüsümüz hız kesmeye başladı. Beşik gibi sağa-sola yatarak ve yavaş yavaş yola devam ediyorduk. Daha önceleri çok kez gittiğimiz için, yolun özelliğini ve nerede ne yapılır öğrenmiştik. Otobüsün kabin görevlisi elinde küçük bir kutu; en önden başlayarak yolculara, kusmayı önleyici hap isteyip istemediklerini soruyordu. Bizim bulunduğumuz sıraya geldiğinde; Onur:
- ‘’Baba, Yılanlı Yola mı geldik ?’’ dedi
-‘’Evet oğlum, hadi yat artık’’
Kafasını dizime yatırıp, gözlerini kapadı. Çok dar ve keskin virajlı olmasından dolayı çocuklarım bu yola ‘’Yılanlı Yol’’ diyorlardı. Yolun her iki tarafı da çam ormanları ile dolu. Buradan gündüzleri geçerken muhteşem güzelliği seyre doyamaz insan. Zaman zaman kendimi Akdenizin üzerinde, uçakta alçak uçuş yapıyormuşuz hissine kaptırdığım çok olmuştur. Ancak keskin ve görünmeyen virajların tehlikesini kısmen de bertaraf etmek için, sürücüler bu yolu gece geçmeyi tercih ediyorlar hep. Bana göre de doğrusu bu… Fakat bu yolculuk boyunca Akdeniz’in üstünde; kocaman bir altın sini gibi parlayan ay, gündüzün o manzarasını aratmıyordu.
Bir sağa bir sola yatarak gece boyu yol aldık. Sabahın ilk ışıkları ile Gazipaşa’ya yaklaşmıştık. Otobüsün kabin görevlisi uykulu bir Antep Ağzı ile mola anonsu yaptı. Yorucu yolculuk bizim için bitmek üzereydi. Yaklaşık bir saat sonra evimizde olacaktık.
4 gün önce biten büyük oğlum Beyhan’ın düğün yorgunluğu bir yana, yol yorgunluğu da üstüne tuz biber olmuştu. Sabah saat 7.30 da Mahmutlara indik. Eve girdiğimizde; düğünden hemen sonra uçak ile Gaziantep’den ayrılan Uğur işe gitmek için hazırlanıyordu. Deri mont ve çanta üzerine iki ayrı iş yerimiz vardı. Küçük dükkanda Uğur tek başına, büyük dükkanda Veysel ile ben çalışıyorduk. Yaz sezonu işlerin en yoğun olduğu dönemdi. Uğur bizi görünce kısa bir ‘’hoş geldin’’ sohbetinden sonra küçük motosikleti ile işe gitti. Emine, Onur ve ben kahvaltımızı yapıp uykuya daldık. Biz uyurken Onur, bisikletini çıkartıp komşu çocukları ile beraber epeyce dolaşmış. Akşama doğru uyandığımda annesi, onun güneşin altında bisiklete binmesine ve kan ter içinde eve gelmesine çok kızmıştı.
‘’ İsa, şuna kız biraz, şu sıcakta bisiklete binmiş gene’’
Onur, ele avuca sığmaz, afacan ve zeki bir çocuk. Ona öyle kızıp, tepki vermenin bir etkisi olmaz. Yaptığı şeyin yanlışlığını inandırman gerekirdi.
Ertesi gün yani 20 temmuz 2006 tarihinde. Sabah kahvaltımı yapıp işe gitmek için hazırlanırken Onur:
‘’ Baba, ben de seninle gelebilirmiyim’’ dedi.
‘’ Olur, hadi hazırlan beraber çıkalım’’ dedim. Çok kısa bir sürede hazırlanmış olarak karşıma dikildi. Küçük motorumuzla kendi önümde ben arkasına oturarak işe gidiyorduk.
‘’Baba, ben sürebilirmiyim’’ dedi.
Bisiklet sevdası ayrı fakat, motorsiklete bindiğinde daha başka bir havaya bürünürdü. Kendini daha büyümüş, güçlenmiş, adam gibi hissederdi. Zaten bu aşırı kendine güvenmesi başını yedi ya. Bazen bana meydan okur, bilek güreşi yapardık. Mahsus yenildiğimi anlar,
‘’Baba, doğru dürüst tutsana ya’’ der ve bana kızışırdı. Pazularımı sıktırırdı bazen de, benimkilerle kendininkini kıyaslardı. O incecik hali ile benimle boğuşmaya bayılırdı. Fakat en büyük sevdası Mahmutların bir sürü sokak köpekleriydi. Küçük dükkanın karşısında, kaldırıma belediye küçük bir çiçeklik çevirmiş. Çoğunluğu çim ile kaplıydı. Annesi ile beraber Uğur’un yanına gittiklerinde o sokak köpekleri, dükkanın kapısında esas duruşa geçmişçesine Onur’u oyuna çağırırlardı adeta. Garip garip hareketler yaparak ‘’hadi gel oynayalım’’ derlerdi sanki. Onur kapıdan dışarı çıkar çıkmaz, doğruca o çiçekliğe koşardı ve arkasından o irili ufaklı sokak köpekleri fırlardı. Sokak köpekleri ve Onur’un boğuşmalarını, oyununu caddenin esnafları ve turistler imrenerek görüntülemeye çalışırlardı. Fakat o kadar köpekten bir tanesi dahi ona bir zarar vermedi.
Motoru dükkanın önüne bıraktıktan sonra benden anahtarı aldı ve dükkanı kendi elleri ile açtı. Hemen arka bölmedeki temizlik malzemelerini çıkartıp, deterjanlı su ile granit zemini paspaslamaya koyuldu. Yarım yamalak yaptığı temizlikten sonra, toz süpürgesi ile deri montların ve çantaların tozlarını temizlemeye başladı. Saat onbir de sıkılmıştı artık.
‘’Baba ben eve gidebilirmiyim’’ dedi
Benim de zaten Alanya’ya gitmem gerekiyordu. Birkaç bankada havale işim vardı.
‘’ Hadi oğlum, ama doğruca eve gideceksin. Tamam mı ?’’
‘’ Tamam baba’’ deyip dükkandan çıktı. Bir konuda söz verdi mi onu mutlaka yerine getirirdi. Eve gideceğinden emindim. Peşi sıra ben de Alanya’ya gittim. Bankalar ayın 1-5-10-15-20-25 ve 30 unda çok kalabalık olurdu. Alanya’daki bütün esnaf ödeme takvimlerini bu aralıklarda yapıyordu.
Akşam saat beş sularında işlerimi bitirip dükkana geldim. Sıcak beni eni konu yormuştu. Dükkanın önündeki kaldırımda bulunan banka oturup bir sigara yaktım.
O ara; bitişiğimizde Urfalı bir ailenin çalıştırdığı restaurantın sahibi yaşlı adam gelip yanıma oturdu. Urfalı olmalarına rağmen, yıllardır Mahmutlar’da inşaat ve lokanta işi ile uğraşmışlar temiz ve dürüst insanlardı. Hasan amca:
‘’ İsa, duydun mu, Reyhan sitesinde bir çocuk boğulmuş, şu saat olmuş daha çocuğun sahibi bulunamamış.’’ Dedi. O an elimdeki çay bardağını bırakıp telefona sarıldım.
‘’ Emine, Onur evde mi’’
‘’ Hayır, yok’’
‘’ Nerede’’ diye sordum.
‘’Bilmiyorum. Akşam üstü denize gidecektik, evden benden önce çıktı. Peşimden gel dedi. Otelin oraya gittim ama yoktu. Görevli çocuğa sordum ‘’ benim oğlan buraya geldimi ‘’ diye, gelmediğini söyledi. Ama belediye, 8-10 yaşlarında bir oğlan çocuğu bulunmuştur. Çocuk kaybedenlerin belediyemize gelmeleri, diye anons yapıyor. Uğur’un yanına da uğradım, ama oraya da gitmemiş. Herhalde top oynuyor sokakta arkadaşları ile’’ dedi Emine.
O an içime bir ateş yapışmıştı sanki. Veysel dönüp,
‘’ Veysel, ben eve doğru gidiyorum. Onur meydanda yokmuş’’ dedim.
Küçük motora atlayıp, Mahmutlar kıyı şeridini takip ederekten yavaş yavaş yukarı doğru gittim. Gün battı batacaktı. Zaten kıyıda kimseler kalmamıştı pek. Yolun sonunda kendi kendime dedim ki;
‘’ Yahu şuraya kadar gelmişken bir bakayım kimin çocuğumuş ölen’’
Sitenin ana giriş kapısına motoru park edip içeri girdiğimde; sanki bütün site sakinleri orada beni bekliyormuşçasına, hep bir anda bana doğru döndüler. O an sendelediğimi, başımın döndüğünü hissettim. 50 yaşlarında kısa boylu, tıknaz bir adam bana doğru yönelip, direkt olarak:
-‘’ Çocuğun babası senmisin’’ dedi.
-‘’Bismillahirrahmanirrahim, benmiyim değimliyim bimiyorum. Ama benim çocuk da şu ana kadar meydanda yok’’ dedim yaşlı adama.
Ayakta duran adamların biri benim altıma hemen bir tabure verdi.
-‘’ Otur kardeşim, şöyle otur’’ dedi.
Teşekkür edip tabureye oturdum. Site yönetimi başkanı olduğunu sonradan öğrendiğim yaşlı adam, hizmetliye
-‘’ O poşeti getirsene’’ dedi.
Adam büyük havuzun bulunduğu tarafa doğru yöneldi. O sırada site yöneticisi bana sigara ikram ederken:
- ‘’Çocuğun şahsi eşyalarını görsen tanırmısın’’ diye sordu.
- ‘’ Bilirim’’ dedim.
O esnada görevli adam elinde bir poşetle çıkageldi ama, yüreğimin sesini ben kendim duyuyorum. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydim adeta. Evet aynı Onur’un poşeti, fakat dünyada bir tek bizde mi var o poşetten diye kendimi teselli etmeye çalışıyordum. Adam poşeti getirdi, içindeki eşyaları birer birer çıkarmaya başladı. Her çıkan parçada ben biraz daha, biraz daha çöktüm.
Evet bunlar benim çocuğun demeye, kendime yediremiyorum. Çünki, benim oğlum zeki, asla böyle bir yanlışa düşmez. O eşyalarını bu poşete koydu, arkadaşları ile başka bir yerde oyuna daldı diye düşünüp, yine de Onur’uma toz kondurmamaya gayret sarfediyorum. Ama ortada bir gerçek var. Yaşlı yönetici:
- ‘’Başınız sağolsun. Daha yeni mi duydunuz ?’’
- ‘’ Tamamen tesadüf. Hiç haberim yoktu. Bizim ev de şu karşınızdaki’’
-‘’ Hay Allah, o kadar sorduk soruşturduk, bir tane tanıyan çıkmadı. Şu küçük havuza girmiş önce, kolunda kolçakları ve simidi ile. Orada epeyce oynuyor, sonra simidi çıkartıyor, gözünde deniz gözlüğü ile büyük havuza giriyor. Merdivenden tutunup, batıp batıp çıkıyor, oynuyor. O sırada bir dalmış, bir daha çıkmamış. Havuz başında Ankara’lı bir genç kadının dikkatini çekiyor. Eşine söylüyor, adam havuza atlıyor ve hemen çekip çıkartıyor çocuğu. Suni teneffüsten anlayan bir kadın yardım etmeye çalışıyor ve döndürüyor da. Öksürüp kusuyor o sırada. Hemen ambulans çağırdık. Ambulans ile Alanya devlet hastanesine giderken yolda kaybettik. Ben yanındaydım. Çok uğraştık ama olmadı. Başınız sağolsun’’ dedi yönetici.
Sesim kesilmiş, dudaklarım kurumuş. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemez olmuştum. Allahım ben şimdi ne yaparım. Kimden imdat isteyeyim. Donmuş kafam dakikalar sonra Emine’ye haber vermeyi akıl etti. İyi de ben bunu ona nasıl söyleyebilirim. Allahım, Allahım sen bana yardım et…
O sırada Jandarmalar geldi. Karakol komutanı:
-‘’Başınız sağolsun, kaç yaşlarındaydı sizin çocuğunuz’’
-‘’ 8 yaşında’’ dedim peltekleyerek.
-‘’ Çocuğunuz Alanya devlet hastanesinde, oraya gidelim teşhis edin, inşallah o değildir’’ dedi. Ama bu lafların pek inandırıcılığı kalmamıştı artık.
- ‘’ Durun bir dakika annesini arayayım, evimiz şurası’’ dedim komutana.
Hemen Emine’nin cep telefonunu aradım.
-‘’Emine, Reyhan sitesine gelsene ‘’
- ‘’Noldu İsa. Yoksa Onur’a bir şey mi oldu ?’’
-‘’ Yok yok havuzda yüzerken kafasını kenara çarpmış, hastaneye kaldırmışlar’’ dedim. Dedim ama söylediğim yalana ben dahi inanmıyordum. İki dakika sürmedi, Emine darmadağın bir halde koşarak yanımıza geldi. Telaş içinde komutana yalvarırcasına:
-‘’Nolur söyle oğlumun durumu nasıl’’
Komutan:’’ Kafasını çarpmış, şimdi hastanede sizi bekliyor’’ diye avutmaya çalıştı. O ara ben Uğur’u ve Veysel’i peşi peşine arayıp durumu anlatmaya çalıştım. Veysel, arabası ile birkaç dakika sonra yanımıza geldi. Askeri araç önden, Veysel ben ve Emine arkadan Alanya’ya doğru yola çıktık apar topar. Hastaneye vardığımızda site yöneticisi ile yardımcısı da oraya gelmişlerdi. Komutan hastanede nöbetçi doktor ile kısa bir görüşmenin sonunda bize:
-‘’Bu taraftan lütfen’’ diyerek, bizi morg odasına götürdü. Arkamızda nöbetçi doktor ve bir görevli adam ile morgun kapısında biraz duraksadık. Görevli kilitli kapıyı açıp bizi içeriye aldı. En altta bulunan çekmeceyi çekti. Ben görür görmez başımın döndüğünü hatırlıyorum sadece. Benim yanımda Annesinin haykırışı kısa süreli baygınlığımı geçiren etken oldu.Veysel benim kolumda, bir bayan hemşire Emine’nin kollarında; bizi hastane dışına çıkarmaya yardımcı oluyorlardı. O sıra Uğur geldi yanımıza. Boyun boyuna annesi ile sarılıp ağlaşmaya tekrar başladılar. Veysel benim yanımda beni avutmaya, sakinleştirmeye çalışıyordu. Uğur, annesini bırakıp bu sefer bana sarıldı.
-‘’Oğlum, gitti kardeşin. Bizi bırakıp gitti. Onur’suz kaldık biz artık’’ dediğimi hiç unutamıyorum.
Gözyaşlarımız kurumuştu artık. Gece saat 11 olmuştu. Aklıma Antep’e haber vermek geldi. Ablamı arayıp durumu anlatmaya çalıştım. Tükenmişlik hali ile, nasıl anlattığımı ben de tam olarak bilmiyorum. Ama sakın orada bırakmayın Antebe getirin dedikleri aklımda kalmıştı.
O sırada Veysel, Mahmutlar belediye başkanı ile görüşmüş, bizim için özel bir araç ayarlanmıştı ve araç saat 12 de hastaneye geldi. Aynı zamanda Nöbetçi Savcı hastaneye geldi ve bizim kısa bir ifadelerimizi alıp otopsi için izin verdi. Küçük kuzumun cenazesi özel soğutma sistemli bir aracın kasasında, Uğur ben ve annesi kabin bölümünde 2 gün önce geldiğimiz ‘’Yılanlı Yol’’a bu sefer yanımızda bir kurban ile Gaziantep’e yola çıktık.
Beş gün önce düğünümüz, beş gün sonra cenaze merasimimize buyurun dostlar.
O şimdi Cennette Annesi ile beraber kucak kucağalar. Onlar benim CENNET KUŞLARIm. Sizi asla unutmayacağım.