Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Temmuz '10

 
Kategori
Deneme
 

Yorgun şehrin kaldırım taşları...

Yorgun şehrin kaldırım taşları...
 

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, Grant-tuvalet giyinerek gizlice evinin bulunduğu siteden dışarı çıktı. Uzun, ama yorgun adımlarla hedefe doğru yol alırken, biryandan da geçirdiği fırtınalı hayatı düşündü. Bundan birkaç yıl öncesine kadar hiç bitmeyecek sandığı zenginliğinin nasıl elinden eriyip gittiğini düşündü…

Her zaman olduğu gibi, üzerini değiştireceği yere gelmişti. Her gün aynı saatte evden çıkıp, aynı düşüncelerle, aynı yolu, aynı güzergâhtan takip ederek hedefe ulaşıyordu. Hedef denilen yerde, içinde kimsenin oturmadığı, bir odadan ibaret bir harabelikti. Genellikle halkın kimse görmeden tuvalet ihtiyacını gördüğü bir alandı hedef!

Rıza Dayı çevreyi kontrol edip, içeriden gelen sidik, dışkı kokusuna aldırmadan içeri dalıp, elindeki poşette taşıdığı iş elbisesini giyerek, çıkardıklarını aynı poşete koyup, daha önceden ayarladığı kuytu bir yere koyup, kasketini başına, güneş gözlüğünü gözüne(gece olmasına rağmen) tozdan etkilenmemek için maskesini de ağzına takarak hızla iş sahasına doğru yürüdü.

Yolda giderken hiç başını kaldırmadan, çevrede olup bitene aldırmadan yürüyordu. Şöyle kafasını kaldırıp baksa, kendisini saklamasına gerek olmadığını anlayacaktı. Ancak o hep önüne bakmayı ve biran önce yapacağı iş için işyerine varmayı hedefliyordu.

Yorgun şehrin, yıpranmış kaldırım taşlarından hızla giden Rıza Dayı, bir an evde uyurken bıraktığı ve kendisinin bu hale gelmesine neden olan 130 kiloluk eşi Fatma’yı düşündü. Kendisi giyinirken, Fatma; yataktan kalkışını, hatta sakınmasına rağmen çıkardığı gürültüyü bile duymamıştı.

Rıza Dayı saat 09.00 a kadar işini tamamlayıp evine Grant-tuvalet dönünceye kadar Fatma uyur, Rıza dayının hazırladığı kahvaltıyı bir güzel midesine indirip, öyle yemeğine kadar tekrar güzellik uykusuna(!) yatardı.

Rıza Dayı Cumhuriyet Meydanına doğru ilerlerken, çevredeki banklarda yatanlara, sarhoşlara aldırmadan, çevresinde olup bitenlere ilgi göstermeden yol alıyordu.

Meydana vardığında daha saatin 03.00 ü idi. Meydandaki kalabalık yeni dağılmıştı. Her taraf çekirdek pisliği, boş su şişesi ve sarhoşlar tarafından kırılan bira şişeleri ile boş bira kutuları ile doluydu. Rıza Dayı hemen süpürgesini ve tenekeden özel yapılmış faraşını alarak işe koyuldu. Süpür süpür bitmiyordu…

Rıza Dayı biryandan süpürüyor, bir yandan da geçmiş hayatını düşünüyordu. Oysa bundan birkaç yıl öncesine kadar hali vakti yerinde, bitmeyecek parası olan birisi olarak kendini görüyordu. Bir yandan ticaret yaparken, biryandan da siyaset yaparak, durumunu daha da iyileştirmeye çalışıyordu.

Rıza Dayının yaşadığı kent bir sahil kenti ve Kıbrıs’a çok yakın olduğu için ayda en az bir kere Kıbrıs’a gezmeye gidip, eşi ile birlikte kumar oynuyordu. Kumar oynadıkları otelin lobisinde eşi Fatma ile viskilerini yudumlarken, hiç gelecek kaygısı duymadan, haydan gelen huya gider mantığı ile har vurup, harman savurarak, kumar oynuyorlardı.

Kentin en lüks semtlerinden birinde üç tane daireleri vardı. Dairelerden birisinde kendileri oturuyor, diğer ikisini boş tutuyorlardı. Fatma, kiracıların evi yıpratacağını söylemişti. O nedenle kiraya vermeyi hiç düşünmemişlerdi.

Rıza Dayı’nın işleri Amerika’da krizin başlamasıyla birlikte bozulmaya başladı. Ancak alışkanlıklardan vazgeçmek her insana zor geldiği gibi Rıza Dayı’ya da zor gelmiş, eşi Fatma’ya işlerin bozulduğunu söyleyememişti. Önce ticarethanesi elinden gitti. Borçları nedeniyle lüks semtteki boş tuttukları evleri de elden gitti. Rıza Dayı bunların hiç birisini eşi Fatma’ya söyleyemedi. İşi kaybedince, emekli olup köşesine çekildiğini çevresine anlattı. Gerçekten de Bağ-Kur’dan emekli olmuştu. Ancak iflas edinceye kadar emekli maaşını almaya bile gitmemişti. Emekli maaşının ne kadar olduğunu da bilmiyordu. Aslında emekliye ayrılalı bir yıla yakın olmuştu. Bankaya gidip biriken emekli maaşına baktığında bir hayal kırıklığı daha yaşadı. Çünkü maaşının toplamı olarak 4.000TL para birikmişti. Bu para onların bir Kıbrıs gezisini bırak, bir akşam yemekleri için ödedikleri rakam kadardı!

Rıza Dayı meydanın cadde kısmına bakan çiçekler arasında deşinen köpeğe okkalı bir küfür sallayıp, bir hoşt çekerek, süpürmeye devam ediyordu. Çevrede kimsecikler yoktu. Rıza Dayı hafiften bir türkü mırıldanarak işine konsantre olup hızla kendisine ayrılan alanı temizlemeye çalışıyordu. Birden bir motor sesi duyup irkildi. Motosikletle gelen, temizlik işçilerini kontrol eden şirket elamanıydı. Rıza Dayı’ya işlerin nasıl gittiğini sorup, kolay gelsin diyerek diğer alanları temizleyenleri kontrol için uzaklaştı.

Rıza Dayı saat 08.00 e doğru işini bitirdi. Sorumlu olduğu alanı tekrar kontrol edip, hızla üstünü değiştirmek için elbisesini bıraktığı barakaya doğru yol aldı. Üstünü değiştirip eve geldiğinde saat 09.00 u geçmişti. Fatma hala uyuyordu. Hemen mutfağa geçip, Fatma için güzel bir kahvaltı hazırlamaya başladı. Kahvaltı hazırlarken, için için hesap yapıyordu. 415TL emekli maaşı, 577TL temizlik şirketinden gelen para, toplam 992TL parayı nerelere, nasıl harcayacağını düşündü. Ve haline şükredip, eşi Fatma’yı yataktan kahvaltı için kaldırdı.

Fatma uykudan uyandırılmayı hiç sevmezdi. Ne zamana kadar mı? Kahvaltı sofrasını görünceye kadar! Rıza Dayı onca yorgunluğa rağmen eşi Fatma’ya gayet iyi davranıyordu. Ancak içi içini de yiyordu! Fatma’ya durumu anlatamamanın sıkıntısını yaşıyordu. Yalnız kaldığında, bu sıkıntı beni öldürecek diyordu.

Günler böyle gelip geçerken, Rıza Dayı yine sabahın erken saatinde, aynı yolu takip ederek iş yerine geldi. İçinde bir sıkıntı vardı. Canı çalışmak istemiyordu. Ancak meydan pislik içindeydi. Bir yandan da hafiften bir yağmur başlamıştı. Bu bahar yağmurları da hep böyle oluyor diye içinden geçirdi. Yağmurun altında işine devam ederken, birden olduğu yere yığılıp kaldı! Çevrede kimsecikler yoktu. Günün ilk ışıklarına kadar Rıza Dayı’yı yattığı yerde köpeklerin dışında gören olmadı. Günün ilk ışıkları ile birlikte meydandan gelip geçen vatandaşlar, Rıza Dayı’yı sokakta yatan birisi sandıklarından kimse ne olduğunu anlamadı. Ta ki kontrolörün kontrol amacıyla meydana gelmesiyle, Rıza Dayı’nın öldüğü anlaşıldı. Hemen bir ambulans çağrıldı. Ancak ambulans görevlileri, yapacak bir iş kalmadığını söyleyip, olay yerine polis çağırdılar. Gelen polis ekibi, anonsla savcıya haber verdi.

Rıza Dayı’nın çevresinde kalabalık bir halka oluşmuştu. Herkes merak içinde ne olduğuna bakarken, polis’te bir Rıza Dayı’nın kimliğini tespite çalışıyordu. Ancak Rıza Dayı’nın üzerinde her hangi bir kimlik emaresi yoktu. Çalıştığı şirket araştırıldı. Oradan da fazla bir bilgi alınamadı. Rıza Dayı zaten kaçak çalışıyordu! Polis ekibi vatandaşlardan yardım isteyerek, Rıza Dayı’nın kimliğini belirlemeye çalışıyordu.

Emekli Öğretmen Faruk Bey’de çıktığı sabah yürüyüşünden dönerken kalabalığı görmesiyle, kalabalığın arasına karışıp olup biteni öğrenmeye çalışırken, yüzü açılan, başındaki kasket yere düşen, gözlüğü kırılan Rıza Dayı’yı tanımakta hiç zorluk çekmedi. Ve Faruk Bey’in çığlığı, polisin dikkatinden kaçmadı. Hemen Faruk Bey’in yanına gelerek, yerde yatan Rıza Dayı’yı tanıyıp tanımadığını sordu. Faruk Rıza Dayı’yı tanıdığını, yakın komşusu ve arkadaşı olduğunu, ancak çöpçülük yaptığını bilmediğini anlattı.

Gelen savcının talimatı ile Rıza Dayı’nın naşı bekleyen ambulansa konulup, Devlet Hastanesi morguna kaldırıldı. Orada yapılacak otopsiden sonra ailesine teslim edilecekti.

Turistik şehrin, yorgun sokakları ve yıpranmış kaldırımlarına Rıza Dayı’nın bitmiş kalbi dayanamamıştı. Bolluk içinde, yarınını düşünmeden yaşayıp, yoksulluk içinde ölmüştü!.

 
Toplam blog
: 3842
: 3093
Kayıt tarihi
: 23.03.08
 
 

Antalya'da 1956 yılında doğdum. Emekliyim, Üniversite mezunuyum. Evliyim, bir oğlum var Mimar. Gü..