​ Yörükyeri sülüklü göl geçişi / Doğa Sporları / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Kasım '08

 
Kategori
Doğa Sporları
 

Yörükyeri sülüklü göl geçişi

Kalbimin atışları hızlandıkça yukarılara çıkmak isteyen sarsıntılar, dalga dalga vücudumun en derin köşelerinden, kanımın aktığı en ücra köşelerden, zihnimde canlanan tatlı heyecanlardan ve kalbimin artık unuttuğum kıyılarındaki limana demir attırdığım duygulardan sıyrılarak gözlerime geliyor, ardında durduğu yeşil pencerelerden dışarıda akıp giden uçsuz bucaksız yeşilliklere doğru eskiçağ şövalyelerinin mızraklarını fırlattığı gibi fırlatıyor, kılıçlarını salladığı gibi sallıyor ve dağların arasında tepesi bu kılıçlarla budanmış fundalıkların arasında mızraklarla açılmış geniş yaralar gibi otlaklarda, kalbimin en büyük yarasını yeniden hançerliyordu. Artık içimdeki heyecan, önü konulamaz bir duygu yoğunluğu ile büyük bir heyelan, en büyük duvarın ve en büyük setin durduramayacağı bir sel olmuş ve kendini dinginleştirecek, kendini dizginleyip sakin, huzurlu ve usul usul dalgalanan bir krater gölüne dönüştürecek büyük bir dağa çarpıp durmayı tasavvur ediyordu.

Karşımda duran bir çift yeşil göz, ardında yamaçlarında gümüş beyaz akıntıların içinde beyaz köpüklü çavlanlardan dökülerek ilerleyen dereleriyle, gri yeşil, ak yeşil ve kara yeşil tolgalarla dizilmiş ve büyük savaş öncesinde önderini selamlayan ordular gibi vakur ormanlarıyla, boynunda ak gerdanlık olmuş yansıyan güneş damlalarındaki pırıltıları ile pırlantalaşmış ve boynundan aşağıya göğüslerine doğru kırmızılı beyazlı damlalarıyla dokunmaya korkacağın sarılı turunculu kırmızılı ak beyaz karlı yamaçlarıyla, göğünden aşağıya dökülen salkım salkım havalanarak mağrur bakışlarını örtmeye çalışan dumanlı duvağıyla dağlarımı bana hatırlatıyordu. Ama hepsinden güzeli ve heyecanlısı bu bakışlar benim bakışlarımdaki heyecanı çok sevdiğim dağlarımda benim içinde duyuyor gibiydi ve bu mutluluğun hüznü nefes alıp vermek gibi her seferinde göğsümü bir yukarı bir aşağı sallıyor, içeriyi dağlayarak sonu gelmez bir sızı bulutu içinde acılarıma yeni acılar katıyordu.

Gözlerimi açtığımda bir hayli terlemiştim ve artık herkes araçtan aşağıya inme hazırlıkları içindeydi. Bütün bir hafta çok yoğun bir aktiviteler toplamıyla geçmiş ve ben hem ruhumda hem de bedenimde bu yorgunluğu fazlasıyla hissedebiliyordum. Arabada son metreleri tırmanırken daldığım küçük uykuda karşımda gördüğüm bir çift yeşil gözü taşıyan yüzü göremiyor ama o bakışlar karşısında…

Yörükyeri’ne gelmiştik. Buradan Sülüklügöl’e ulaşmaya çalışacaktık ve ben heyecanlıydım… Hızlıca hazırlandık ve yoldan yukarıya doru yürümeye başladık. Önce güneye doğru ilerleyerek yükselecektik. Sonra doğuya doğru yönelerek dağların doruklarından bir aşağı bir yukarı ilerleyerek Sülüklügöl’ün batı sırtlarından göle ulaşmayı hedefliyorduk. Güneye doğru yol kenarında kestirme bir patikadan sağa girdik ve biraz yukarıda yola tekrar çıktık. Kıvrıla kıvrıla ilerleyen yol üzerinde bir süre yükseldikten sonra aşağıda yöre halkının bize büyük yaylamız dedikleri yaylaya ulaştık. Burada iki çoban ile yapılan sohbetimize iki tane küçük kopey cinsi köpek yavrusu da katılmış ve durmaksızın küçük sesleriyle havlıyorlardı.

Yayladan artık yönümüzü doğuya çevirmiş ve bu doğrultuda yol, patika oda yoksa doğrudan ormanın içinden ilerlemeye çalışacaktık. Hemen yol kenarından patika içine girdik ve heybetli gürgen ağaçlarının arasında ilerlemeye devam ettik. Hava çok sıcaktı ama patikaların içine girdiğimizde etrafımızı saran yüksek ağaçların gölgesinde ormanın tatlı serinliği etrafımızı sarıyordu. Yavaş yavaş esen rüzgar tepelere ya da boğaz kenarlarına geldiğimizde dahada hızlanıyordu. Patika yavaş yükseldikten sonra küçük bir vadiyi dik geçti ve sonra dik bir yokuşla bizi yukarılara doğru davet etti. Ne yapabiliriz. Misafir davete uymak zorunda. Tırmanarak dik yokuşu tamamladık ve yola çıktığımız yerde küçük bir mola verdik. Yolda rüzgar sert esiyordu biraz daha korunaklı bir yerde 5 dakika mola ve sonra yolu takip ederek yola devam. Yol biraz aşağıya doğru indi ve çatal yapan bir yerde sola tekrar yukarı doğru döndük. Yolumuz ormanın içinden geçen yüksek gerilim hattında yapılan kesimin yarattığı boşluğun kenarından devam ediyordu. Muhteşem bir gürgen ve çam karışımı ormanda ilerlerken, demir yığınlarında direkler ve üzerinde taşıdığı elektrikle ccıııızzzz sesleri çıkaran tellerin altında yürümek biraz keyfimi kaçırdı. Neden böyleyiz, neden hep zarar veriyoruz, neden her şeyi kendimiz için değiştirmeye çalışıyoruz?

Neyse ki bir süre sonra tellerle olan yol arkadaşlığımız bitti ve bir süre sonra etrafı gürgen ağaçlarıyla çevrili yeşilliğin ortasında bulunan bir kulübenin yanında mangalımızı yakmak için hazırlıklarımıza başladık. Burada hayvanlarıyla ilgilenen bir amca yayla kulübesinin kenarında bütün samimiyeti ve hoş sedasıyla karşımızda durmuş, biraz şaşkınlıkla ama buralarda hiç alışık olmadığı 21 kişilik bir grubun yarattığı hareketle sevinmiş bir halde hepimize tek tek hoş geldiniz diyordu. Mavi takkesi derin kırışıklıkların üzerini ince bıyığıyla örttüğü yüzünün üzerinde alnının genişliğini kapatmıştı. Çökmüş yanakların üzerinde elmacık kemiği daha da çıkıntılı bir hal almış ve derinleşen göz çukurlarından bakan gözleri, elmacık kemiklerini kullanarak hayata nişan alıyordu. Yüz hatlarında derinleşen kırışıklıklar geride kalan zor yılların hatırası olarak, yetiştiği toprakların kültürü ile yoğrulmuş ve bize hoş geldiniz derken taşıdığı samimiyet, gülüşünün etkisiyle dahada belirginleşiyor ve bize sadeliğini, utangaçlığını ve mahcubiyetini aktarıyordu. Gri kazağının altına koyu renk kumaş bir pantolon giymişti. Hayat artık onunda omuzlarında iyice ağırlaşmış olmalıydı. Genç olduğu zamanlarda yayla ve köy hayatının zorlukları ile daha kolay baş edebiliyordu ama şimdi hayat ona da zor gelmeye başlamıştı. Omuzlarında yoğunlaşan bu ağırlık, öne doğru eğilmeye başlayan kamburunun sırtında oluşturduğu hafif kamburda kendini fazlasıyla hissettiriyordu. Hoş geldiniz, hoş geldiniz diyerek bizi selamlayan ve böyle misafir ne güzel yaa, kendi pişirsin kendi hazırlasın, oohh ne güzel diye latifeler yapan, sonrada beni hazırlıksız yakaladınız, yoğurttan başka size ikram edebileceğim bir şeyim yok diyerek durumu bize özetleyen ve amcanın karısı olduğunu sandığım teyze bize katıldı. Gri hakim kıyafeti ile yazmasını bağlamış ve amcadan dahada genç görünüyordu. Yemeklerimizi hazırlarken bize ayran yaptı.

Hasan Abi’nin mangalında bu hafta köfte vardı.

Yanında biber ve domates, Akyazı’dan aldığımız köy ekmekleri ile beraber yemeklerimizi yedik. Tabi yayla ayranını da tekrar anmamız lazım...

Yemekten sonra zorlanarak başladığımız yürüyüşümüz artık orman örtüsünün seyrekleştiği ve biraz sonra tamamen fundalıklara dönüşen bir bitki örtüsü içinde çok fazla zorlanmadan rahatlıkla yürüyebileceğimiz kısa inişler ve kısa çıkışlar barındıran bir parkur halinde devam ediyordu. Biraz sonra iyice yükseldiğimiz bir noktada uzakta beyaz rengi ile Sülüklügöl’ün bulunduğu çöküntü alanının doğu zirvesini uzaktan görmeye başladık. Artık önümüzde uçsuz bucaksız otlaklar uzanıyordu. Dağların üzerinde ormandan sıyrılmış bu alanda, yeşil görebildiğiniz en güzel gerçeklik olarak, bütün fazlalıklarından sıyrılmış sahil kenarında güneşlenen beyaz tenli, rüzgarla yüzünü kapatan saçlarını ince beyaz bileklerinin gerisinde elleri ile toparlamaya çalışırken, pembe dudaklarıyla size bakıp gülümseyen bakışlarındaki masumiyetle insanı bakmaya utandıran bir çift pırıltılı göz gibi önümüzde yüzlerce metre uzunluğunda bir alanda bizi bekliyordu. Etrafımız sağımız solumuz ufuklarda görülen ağaçların altında küçük küçük yaylaları barındırırken, üzerinde bulunduğumuz otlaklar ve onun üzerindeki koyunlar, çobanlar ve onların köpekleri ile biz ormandan sıyrılmış ve uçan sihirli bir halının üzerindeymişiz gibi yaylalardan ve ormandan hızlıca yükseldik ve yavaşça tekrar aşağıya iniş yaptık. Aşağıda beni bekleyen beyaz, güçlü ama ince ve uzun bacaklarının üzerinde, altın sarısı ve gümüş beyazı ve kaya grisi tonları ile bezenmiş eğeri taşıyan bir atın üzerinde ovanın üzerinde toprağı da hissederek bu sefer yeniden dörtnala ilerlemeye başladım. Havada bulutlar benim rüzgarımdan dağılıyor ve etrafta bulunan yaylaların ve tepelerin üzerine yeniden duman yığınları halinde dağılıyordu. Rüzgar başımın üzerinden akıp giderken arkasında, taaa ormanın içlerinden getirip üzerime saldığı kekiklerin, orman güllerinin, adını bilmediğim yüzlerce orman ve dağ çiçeğinin, kozalakların, çam ağaçlarının çırasının ve akıp gövdelerine yapışan reçinesinin, akan pınarların ıslattığı toprağın kokusunu ormanda yürüyen bir çakalın, ağaçlarda zıplayan bir sincabın, dalların arasına saklanmış bir bülbülün, toprağı eşeleyen bir çıyanın, çalıların arasında sürünen bir yılanın, yükseklerden aşağılara pike yapan aç yırtıcı bir kuşun kanat seslerini bırakıyordu. Çayırların üzerinde küçük bir mola verdik ve yanı başımızda duran sürüde kuzu sevmek istediğini söyleyen iki arkadaşımızın sürüye doğru olan yürüyüşü, birden bire ortaya çıkan iki adet küçük!! çoban köpeği yüzünden bize doğru yapılan 100 metre rekor koşusuna dönüştü.

Mola sonunda önümüzde yükselen çayırlık boyunca yükselmeye devam ettik ve açık havada biraz dağınık bir şekilde yukarı doğru yürüyorduk ki birden bire solumuzda bulunan vadinin karşı yamacında ki yaylanın üzerine çöken sis bulutu hızlıca bize doğru ilerlemeye başladı. Hızlıca bir araya toparlandık ve sis rüzgarla birlikte hızlıca üzerimizi örttüğünde bir araya gelmiş ve tek sıra düzeninde yürümeye başlamıştık bile. Solumuzdaki vadi ile kesişen rotamız yükselerek tepe üzerinde son buldu ve Sülüklügöl çöküntü alanı işte karşımızda duruyordu.

Karşımızda beyaz yamaçlardan oluşan ve aşağısı sağı ve solu çam ağaçlarından bir örtü ile örtülmüş çok geniş ve çok derin bir çukur vardı. Derinliğinin en az 200 metre olduğunu tahmin ediyorum. Aşağıya doğru daha iyi bakabilmek için çukura biraz daha yaklaştık. Karşımızda bulunan beyaz duvarlar, ara sıra ağaçların karalığıyla alacalanmış ama aşağıya doğru taşıdığı dik eğimin gücünü yansıtan su kanalları ile parça parça ayrılmış bir haldeydi. Aşağıda çukurun batısına doğru iyice derinleştiği noktada bu doğal oluşumun nazar boncuğu gibi ağaçların ortasında göl durgunluğunu taa yukarıya bize kadar ulaştırıyordu. Doğa bir gün üzerinde olanların ağırlığına ve çirkinliğine dayanamamış ve üzerinde bulunanları yerin altına gömmüştü. Bunu yaparken açtığı çukurdan çıkan toprağın büyük kısmını çukurun kenarlarını yükseltmek için kullanmış ortası çok derin kenarları çok yüksek ve dik bir çukur oluşmuştu. Doğa kendi bağrından, kalbinden ve ciğerlerinden elleriyle kesip çıkardığı parçaları kendi yarasının etrafında kabuk yapmış ve kan akan damarlarının önünü keserek kandan bir göl yaratmıştı. Gecenin burada nasıl olacağını hayal etmeye çalıştım. Yanımızda bulunan çam ağacının dalları arsından süzülen ay ışığı önce göle doğru süzüldü ve gölün üzerinde suyu, kendi pırıltısı ile aydınlatırken geriye doğru dönen ışık tayflarının bize doğru uzattığı ışık ipinin üzerinde aşağıya kadar kaydım. Gölün sularında ayın dansına katıldım. Sonra kıyıda sazını çalan topal aşığın bozlağını dinledim. Gölün üzerinde bir aşağı bir yukarı ortalığı aydınlatan ışık kanalları gerisinde yüzüm önce aydınlanıyor sonra karanlığa gömülüyordu. Ay son bir ışık demeti daha yolladı ve gölün yüzeyine vuran bu ışık halkası göl üzerinde yükselerek havada asılı kaldı. Işığın gölgesinde gölün üzerine vuran siluet sabah sadece gözlerini görebildiğim siluetti.

Burada kafa kampı yapmak lazım, ama içersek dikkat etmek şartıyla. Kenarında bulunduğumuz uçurum çok dik ve çok tehlikeli zamanlar yaratabilecek potansiyele sahipti. Burada durduk ve grup fotoğrafı çekildik. Sonra az ilerde bulunan çeşmede biraz su molası ve ardından çukurun batı yamaçlarından aşağıya doğru inmeye başladık. Çok dar bir patikamsı yolda aşağıya doğru inmeye başladık. Biraz sonra geldiğimiz yolda kuzeye, içinde bulunduğumuz çukurun açıldığı vadiye doğru gölü arkamızda bırakarak ilerlemeye başladık. Biraz sonra araca varmıştık ve aracın yanında akan derede ayaklarımı biraz dinlendirdim, yüzümü yıkadım. Biraz kendime geldim. Sonra alabalık tesislerinde bir çay molası ve gelsin şarkılar, türküler…

Gezi bitmiş eve dönüyorduk ve ben heyecanlıydım…

17, 5 km, yaklaşık 7 saat ve 21 Gezgin…

 
Toplam blog
: 17
: 869
Kayıt tarihi
: 24.07.08
 
 

Dağların doruklarında geven otlarının dikenlerinde, Tepelerin arasında sıkışan ovalara sarka..