- Kategori
- Felsefe
Yorumunu yapıyorum yorgunluğumun ve bıkkınlığımın

Yine bir haller oluyor dünyaya. Karman çorman bir hilkat garibesi… Ve dünyanın en güzel varlığı… Bir araya gelmişler, tavla oynuyorlar. Kasap kedileri kovalamakta… Berber muhabbette bir müşteriyle… Ve ben hayatı sorgulamaktayım her zaman olduğu gibi… Boşlukta binlerce toz zerreciği… Sonsuzlukta bir akıl… Nereden geldiği bilinmez, nereye gideceği gün gibi ortada. Görenler, gerçekle hayalin farkını anlamışlar, görmeyenler kendilerini tek gerçek sanmada… Dolmak bilmeyen bir boşluk, bitmek bilmeyen bir yarış. Varış nerede diye soran yok… Kedi hiç vazgeçer mi ciğerden veya berber muhabbetten? “Bu mudur dünya?” diye sora sora karalar bağladım en sonunda. Ne bir anlatan var, ne de dinleyen!
Sonuncu olmak en güzeli bu yarışta… Sakin sakin, anlaya anlaya okuyup bitirmek gibi bir kitabı. Çok eski zamanlardan kalma, altın kaplama bir el yazması. Tutmaya kıyamaz insan, kendi parmakları kirletecek sanır. Aslında dokunmak kolaydır da, anlamak çok zor… Bulmak için çok aramak lazım ama neyi aradığını bilmektir asıl önemli olan. Yoksa ara ara ara… Bulduğunda göremeyeceksen, arasan ne olur, aramasan ne… Görmek de dememek lazım belki… Anlamak, bilmek, ve belki de en önemlisi, hissetmek. Algılamak ve farkına varmak…
Yorumunu yapıyorum yorgunluğumun ve bıkkınlığımın: Neredeyim ben?
Islak yağmur damlalarını ilk kez gördüğüm zamanı hatırlıyorum bazen… Gökyüzü kararmış, her taraf bulut olmuş… Yüzyıllardan birinde değildik henüz… Dünyanın toprağında süzülen birer kum tanesiydik sadece. Ne zaman vardı bizim için, ne de mekan. Karanlıkta birdi, aydınlıkta. Güneş can vermek için dünyaya, kızlarını göndermişti her tarafa… Hatırlayan var mı?
Göklerden yıldızlar geldi bir gün. Uzun zamandır görmediğimiz misafirler gibi. Baharın gelişi gibi karşıladık onları. Terlikler, çay ve kurabiye… İnsanlar gibi sarıldık dünyaya. Bir sınavın tüm soruları çözülebilir mi, görebilmek için. Oysaki gerçek bambaşka… “Yolu yürümek isteyenlere sınav yok” demişti Tanrı. Hatırlayan var mı?
Ve Tanrı kadını yarattı. En çok kendine benzeyeni… En karmaşık, en muhteşem, en dayanıklı ve bu yüzden dünyanın geleceğini sağlayabilecek olanı. Milyarlarca zaman dilimi düşündü tasarımını yaratmadan önce, ve milyonlarca zaman dilimi uğraştı yaratımını tamamlamak için. Şimdi dönüp Tanrı’nın yaratımını mı sorgulamamız gerekiyor, yoksa yaratımın gerçeğini mi aramamız gerekiyor. Sorulara her zaman cevap vermeyi seçmiş insanoğlu çok zamanlar önce. Oysaki her soru zaten cevabını barındırır kendi içinde. Hatırlayan var mı?
Yorumunu yapıyorum yorgunluğumun ve bıkkınlığımın: Kimim ben?
Kadim sırlar geliyor aklıma. Dönüp dolaşıp geldiğim kürkçü dükkanında, dükkan değişmiş, sahibi değişmiş, yalanlar dolmuş her bir köşeye. Sırları tutacağımıza söz vermiştik bir gün. Boşlukta sanmıştık kendimizi önce. Sonra gerçeğin ve hayalin birleştiği noktada olduğumuzu anladık. Tanrı’ya yalvardık “Ne olur, bizi de yanına al” diye. Oysaki sır, verdiğimiz sözlerdi çok önceleri. “Ne çabuk unutuyorsunuz” dedi Tanrı. “Yolu ve gerçeği ne çabuk unutuyorsunuz”
Koskocaman bir hana geldim. Binlerce atlı etrafımda cirit atıyor. Yeşil gözlü kız, aşçının yardımcısı. Esmer, dişleri inci gibi… Gülerken, dünya ışıldıyor sanırsın. Atlılardan biri geldi yanıma. “Sona ne kadar var?” diye sordu. “Son geçeli çok oluyor, sen devamını düşün!” deyiverdim kendimden habersiz. Atlı koştu arkadaşlarına tekrar etti söylediklerimi. Hiç umursamadılar. Yemeye içmeye devam ettiler. Yeşil gözlü kız baktı durmaksızın suratıma. “Gerçekten mi?” dedi “Başaramadık mı?” “Başarmak mı istediğin?” dedim. “Yoksa iyi bir koca ve üç beş çocuk mu?”
Yorumunu yapıyorum yorgunluğumun ve bıkkınlığımın: Neyim ben?
Sonuncu olmak en güzeli bu yarışta… Sakin sakin, anlaya anlaya okuyup bitirmek gibi bir kitabı. Çok eski zamanlardan kalma, altın kaplama bir el yazması. Tutmaya kıyamaz insan, kendi parmakları kirletecek sanır. Aslında dokunmak kolaydır da, anlamak çok zor… Bulmak için çok aramak lazım ama neyi aradığını bilmektir asıl önemli olan. Yoksa ara ara ara… Bulduğunda göremeyeceksen, arasan ne olur, aramasan ne… Görmek de dememek lazım belki… Anlamak, bilmek, ve belki de en önemlisi, hissetmek. Algılamak ve farkına varmak…
Yorumunu yapıyorum yorgunluğumun ve bıkkınlığımın: Neredeyim ben?
Islak yağmur damlalarını ilk kez gördüğüm zamanı hatırlıyorum bazen… Gökyüzü kararmış, her taraf bulut olmuş… Yüzyıllardan birinde değildik henüz… Dünyanın toprağında süzülen birer kum tanesiydik sadece. Ne zaman vardı bizim için, ne de mekan. Karanlıkta birdi, aydınlıkta. Güneş can vermek için dünyaya, kızlarını göndermişti her tarafa… Hatırlayan var mı?
Göklerden yıldızlar geldi bir gün. Uzun zamandır görmediğimiz misafirler gibi. Baharın gelişi gibi karşıladık onları. Terlikler, çay ve kurabiye… İnsanlar gibi sarıldık dünyaya. Bir sınavın tüm soruları çözülebilir mi, görebilmek için. Oysaki gerçek bambaşka… “Yolu yürümek isteyenlere sınav yok” demişti Tanrı. Hatırlayan var mı?
Ve Tanrı kadını yarattı. En çok kendine benzeyeni… En karmaşık, en muhteşem, en dayanıklı ve bu yüzden dünyanın geleceğini sağlayabilecek olanı. Milyarlarca zaman dilimi düşündü tasarımını yaratmadan önce, ve milyonlarca zaman dilimi uğraştı yaratımını tamamlamak için. Şimdi dönüp Tanrı’nın yaratımını mı sorgulamamız gerekiyor, yoksa yaratımın gerçeğini mi aramamız gerekiyor. Sorulara her zaman cevap vermeyi seçmiş insanoğlu çok zamanlar önce. Oysaki her soru zaten cevabını barındırır kendi içinde. Hatırlayan var mı?
Yorumunu yapıyorum yorgunluğumun ve bıkkınlığımın: Kimim ben?
Kadim sırlar geliyor aklıma. Dönüp dolaşıp geldiğim kürkçü dükkanında, dükkan değişmiş, sahibi değişmiş, yalanlar dolmuş her bir köşeye. Sırları tutacağımıza söz vermiştik bir gün. Boşlukta sanmıştık kendimizi önce. Sonra gerçeğin ve hayalin birleştiği noktada olduğumuzu anladık. Tanrı’ya yalvardık “Ne olur, bizi de yanına al” diye. Oysaki sır, verdiğimiz sözlerdi çok önceleri. “Ne çabuk unutuyorsunuz” dedi Tanrı. “Yolu ve gerçeği ne çabuk unutuyorsunuz”
Koskocaman bir hana geldim. Binlerce atlı etrafımda cirit atıyor. Yeşil gözlü kız, aşçının yardımcısı. Esmer, dişleri inci gibi… Gülerken, dünya ışıldıyor sanırsın. Atlılardan biri geldi yanıma. “Sona ne kadar var?” diye sordu. “Son geçeli çok oluyor, sen devamını düşün!” deyiverdim kendimden habersiz. Atlı koştu arkadaşlarına tekrar etti söylediklerimi. Hiç umursamadılar. Yemeye içmeye devam ettiler. Yeşil gözlü kız baktı durmaksızın suratıma. “Gerçekten mi?” dedi “Başaramadık mı?” “Başarmak mı istediğin?” dedim. “Yoksa iyi bir koca ve üç beş çocuk mu?”
Yorumunu yapıyorum yorgunluğumun ve bıkkınlığımın: Neyim ben?