- Kategori
- Gündelik Yaşam
Yürümek
Hiç pes etmiyordu. Adımlarını belli bir düzende birer birer değil, kendi istediği gibi atıyordu. Ona defalarca önce denge, sonra adım, sonra dönüş derken, o bana bakıp gülüyor, sadece elimi tut diyordu.
Yan yan gidiyor, sonra ani ve keskin dönüş yapıyor o sırada da dengesini kaybediyordu. Düştükten sonra da aynı şekilde devam ediyordu. Bu şekilde işi zordu.
Kafasını duvara vurduğunda ağlamaya başlamıştı. Canı yanmıştı belli. Ancak sadece canı yandığı kadar ağladı. Daha fazla değil. Bu acıdan bir ders çıkarmaya niyeti yoktu. Sadece kafasındakini yapmak istiyordu.
Şimdiki zihnimle çocuk olsam, yürümeyi başaramazdım diye düşündüm. Düşüşlerimin birinde ben yapamıyorum galiba deyip bırakırdım yürümeyi. Yürüyen bir çocuğa bakıp, acaba nasıl başarmış diye düşünerek geçirirdim zamanımı.
O ise bunu sadece yapmak istiyordu. Ne başkalarının nasıl yaptığıyla, ne düşüşüyle, ne de canının acısıyla ilgileniyordu. Bu iş olacaktı ve kendi bildiği şekilde olacaktı. Seçimi yapmıştı.
Oğlum Boran 21 Temmuz Çarşamba günü ilk yürüme deneyimini 8 adım birden atarak gerçekleştirdi. Aynın günün akşamında odanın içinde gezeleyebiliyor, dönebiliyordu.
“Önce denge, sonra adım” diyerek ona koyduğum tüm zihinsel sınırlamalara rağmen, o bu sınırları elinin tersiyle itmiş, benim bu güne kadar pek yapamadığımı yapmıştı. Hayata kendi doğrularını kabul ettirmişti.
Ona yürümeyi öğretirken, o da bana hayat dersi vermişti. Bir işi bildiğimiz gibi yapmanın, bilindiği gibi yapmaktan daha güzel olduğunu öğretmişti.
Kendimizin, bazen de anne babamızın koyduğu sınırları eğer yıkmazsak, o sınırların hayatımızı nasıl zorlaştıracağını görüyordum.
Kimbilir şu an kaç anne-baba ilerde atlet olma potansiyeli olan çocuklarını koltukta oturmaya mahkum ederken, onlara şöyle sesleniyordu:
Koşma düşersin.