Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Mart '16

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
103
 

8 Mart Dünya Kadınlar Günü: Kadınlar kurban mı, tarihsel özne mi?

Bugün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü… Oturduğu koltukta, toplantılarda, TV’lerde konuşan konuşana, veryansın ediyorlar ortalığı!  Cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanı, parti liderleri, politik kimlikli gazeteciler kadınlarımızın sorunlarını tartışıyorlar, kendi ideolojilerine göre çözümler öneriyorlar. Resmi verilere göre 12-13 milyon kadının çalışma ve iş olanağı bulamadığı; kadın cinayetlerinin yüzde 400 arttığı, başörtülü/başörtüsüz iktidar yanlısı olmayan kadınlarımızın sokak ortasında polislerce dövüldüğü, erkek kadın ayrımının yapıldığı, ilköğretimde bile kızlarla erkek öğrencilerin ayrı sınıflarda öğrenim gördüğü vb. bir ülkede kadın haklarından, kadınlara saygıdan, eşitlikten söz etmek ne derece doğru ve gerçekçidir? Ayrıca konuşulanların, söylenenlerin hiçbiri bilimsel bir temele,  gerçeklere, araştırmalara dayanmıyor! "Boş laf üreten" bir toplum olduğumuz her konuda, her sorunda olduğu gibi her Dünya Kadınlar Günü’nde kendini gösteriyor ve ertesi gün unutuluyor. Kadına yapılan tacizler, tecavüzler, dövmeler, öldürmeler, baskılar yineleniyor. Bu gibi olayların hangi sosyolojik nedenlerden kaynaklandığını birkaç cümle ile yinelemekte yarar olduğunu düşünüyorum.

Özet olarak şöyle:

Genel olarak dinin, özel olarak da köktendinciliğin, şeriat hukukun, toplumsal cinsiyet rolleri ve ilişkilerinin mutlak birer “ gerçek”, dolayısıyla değişmez olgular olarak anlamadığımız sürece kadın sorununa çözüm üretemeyiz.

Erkeklerin, kadınların cinselliğini ve üreme yetilerini denetleme hakları vardır, kadınların böyle bir hakkı söz konusu değildir. Erkekler, insanlar ile Tanrı arasındaki dolayımı kuran öznelerdir. Kadınlar, Tanrı’nın erkeklere en güzel bir emanetidir; anacak erkekler aracılığı ile Tanrı’ya ulaşırlar! Kadının bir ırkın(soyun) “üreme makinesi” olarak görme, çocuk doğurma, evine bağlı kalması ve dolayısıyla toplumsal rolleri üslenememesi ve toplumsal yaşamda ikinci plana itilmesi vb. hastalıklı, babaerkil düşünce ve görüşlerin günümüzde bile itibar kazanması…

Bu gibi ortaçağ skolastik düşünce ürünü olan, kanıtlanmamış, kanıtlanması da mümkün olmayan varsayımların, peşin yargıların, ne doğanın  ne de toplumun yasası olmadığını kavramadığımız ve politikacının, iktidar mensubunun, dincilerin elinde maşa yapmasına izin verdiğimiz sürece kadın cinayetlerine dur diyemeyiz..

Kadınlar, herşeyden önce kendilerine “aşağı, saçı uzun, aklı kısa” damgasını vuran ataerkil sisteme, erkek egemen düzene, bu konuda üretilen varsayımlara, gelenek ve göreneklere karşı çıkmak ve mükemmel, eksiksiz insan varlıkları olduklarını kabul etmek ve kanıtlamak zorundadırlar. Bu zorunluluk onları, ataerkil düzenin en güçlü taşıyıcısı olan dinsel anlayışlarla mücadeleye yöneltmelidir. Örneğin kendisini Osmanlı’nın Şeyhülislam’ı sanan iktidar yanlısı bir Diyanet İşleri Başkanının, BM’lere hitaben yaptığı konuşmada “Kadına karşı şiddetle uğraşacağınıza, önce insanlığa karşı cinayetleri önleyin(Suriye’deki katliamları kastederek)” uyarısına, kadınlarımızın şiddetle karşı çıkmaları gerekirdi.

Bu örnekte gösteriyor ki, ünlü Fransız sosyoloğu/antropoloğu M. Foucault’nun kuramsal çerçevesine göre kadınların bu dışlanmışlık/görünmezlik durumlarının asılında dinsel nitelikli bir iktidar sorunu olduğudur.

Toplumumuzun her kurumunda, özellikle geleneksel ve feodal yapısında kadınlarımızın ikincil(aşağı) konumları nedeniyle tarihsel ve toplumsal özne olma durumundan dışlanırlar. Buna karşın onları görünmez kılan tarihsel ve dinsel söylem, kadınların bu ikincilik konumunu ve başkalarının, örneğin erkil gücü elinde tutan erkeğin, babanın, kocanın eylemlerinin sonuçlarına katlanmak zorunda olan pasif(edilgen) varlıklar olarak yaşam sürmelerine hizmet eder.

Bizim toplumumuzda olduğu gibi kadınları yalnızca “kurban” ya da “eksiketek” ve tarihin ve toplumun nesnesi olarak gören anlayış, onların tarihin yapımında, ailenin oluşumunda etkin olarak rol alan özneler olduklarını yadsırlar. Kadınları “tarihe yazmak”, tarihteki katkılarını, toplumsal işlevlerini “görünür “kılmak için, onları dinsel ve toplumsal nedenlerle “kapatmak”, “evine hapsetmek”, erkeğin kulu kölesi yapmaktan çıkarıp cinsiyet ayrımcılığına son vermek gerekir. Aksi durumda kadınlarımız kurban olmaktan, aşağılanıp hor görülmekten, toplumsal ve tarihsel bir nesne olmaktan kurtulamazlar..

Sonuç olarak bir cümle ile söylemek gerekirse ekonomik, sosyokültürel, iletişimsel ve teknolojik açılardan küreselleşmiş bir dünyada “ kendine, ideolojine, dinine, kültürüne göre bir kadın tipi yaratmak hayali”, ırkçılıktan, şoven milliyetçiliğinden başka bir şey değildir.

Köylü, kentli, eğitimli eğitimsiz, yoksul varsıl tüm emekten yana olan kadınlarımızın kadınlar günü kutlu olsun… 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 11
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 195
Kayıt tarihi
: 27.03.13
 
 

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji (Sosyal Antropoloji) mezunu 1971;..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster