Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Haziran '07

 
Kategori
Haber
Okunma Sayısı
325
 

Aynı karede değil, aynı dikdörtgende...

Aynı karede değil, aynı dikdörtgende...
 

Hani klasik bir deyim vardır, duymuşsunuzdur: "Bârika-yı hakikat müsâdeme-i efkârdan doğar." Yani fikirlerin çarpışmasıyla gerçekler aydınlanır veya aydınlık gerçeklere fikir jimnastiği yapılarak varılır, gibi anlatabiliriz herhalde….

O zaman fikirden düşünceden korkmamamız gerekir. Ne kadar değişik düşünce ortaya çıkarsa, o kadar farklı görüşün tasnif edilmesi ve ortak noktalarının bulunmasıyla daha güzel, daha faydalı sonuçlara ulaşabiliriz.

Ne yazık ki biz henüz bu anlayışa gelemedik. Öncelikle fikrin, inançla, idealle, görüşle bağlantısı olmakla beraber, bir fikri ortaya koyabilmek için etraflıca düşünmek, bütün bilgileri incelemek, onları birbiriyle karşılaştırmak, aralarındaki ilgilerden faydalanarak, muhakemeler, mukayeseler yapmak ve bir sonuca varmaya çalışmak gerekir.

Bir örnek vermek gerekirse annesi babası iks partiyi tutan, o çevrede hep aynı şeyleri görerek, onları benimseyerek yetişen genç bir arkadaş, ilk kez oy kullanırken benim düşünceme göre iks partisi ülkenin en önemli, en iyi, mutlaka oy verilmesi gereken partisidir derse –doğru bile olsa– ben buna pek "fikir, düşünce" gözüyle bakamam.

Fakat buna karşılık, belli yaşa gelmiş, bugüne kadar bir çok partinin yönetimini görmüş, bir çok kere de farklı partilere oy vermiş bir kişi, –yanlış bile olsa– zet partisine oy vermeyi düşündüğüne söylerse buna saygı duyarım.

Bilmiyorum derdimi anlatabildim mi? Yani bir düşüncenin düşünce olması için doğru veya yanlış olmasından çok, düşünce özelliğine sahip olması gereklidir.

Bu bağlamda ben aklımın erdiğinden bu yana yaşadığım olayları göz önüne alarak düşünüyorum, taşınıyorum, kendime göre doğru ve yanlış bulduğum bazı şeyleri anlatmaya çalışıyorum. Bir anlamda herkes aynı şeyi yapıyor.

Elbette bu düşüncemin oluşmasında yaşadığım ortamın, şartların çok büyük katkısı var, hatta baskısı var. Ama kabul etmeliyiz ki bana karşı fikirde olanların da bu kanaati edinmelerinde kendi yaşadıkları şartların etkisi ve baskısı var.

Öyleyse birbirimizi fikirlerimizin doğruluğu ve yanlışlığı noktasında kırmak, dışlamak, suçlamak yerine, doğruları ve yanlışları daha açık ortaya koyarak ikna etmeye yönelik hareket etmemiz lazım. Ben kendi adıma görüşlerime katılmayan hiçbir kişiye karşı en ufak bir saygısızlık yapmayı aklımın ucundan bile geçirmedim.

Ama elimden geldiğince kendi düşüncemin doğru olduğunu, onunkinin de yanlış olduğunu anlatmaya çalıştım, her zaman çalışırım da...

Son zamanlarda yaşadığımız önemli problemlerden biri budur. Bizim gibi düşünmeyenlere yaşama hakkı tanımak istemiyoruz. Onların varlığına bile tahammülümüz yok. Ne yapacağız peki? Birbirimizin kökünü kurutacak soykırımlarına mı girişeceğiz. Hayır…

Öncelikle hepimiz birbirimize saygı duyarak, saygısızlık etmeyerek kendi halimizde yaşamaya ve doğrularımızı birbirimize kabul ettirmeye çalışacağız. Benim demokrasiden de anladığım budur. Yoksa bir toplumda tek düze herkesin aynı şeyi yapması, düşünmesi, savunması mümkün değil.

Ama bu farklı düşüncedeki insanların, hasbelkader doğup büyüdükleri ülkede insanca yaşaması gerekiyor ki, işte bunu en iyi sağlayan yönetim biçimine biz demokrasi diyoruz, demokrasiyi de onun için seviyoruz. Yoksa bizim sevmediklerimizi barındırmıyor diye değil…

Bu uzun girişten sonra, bugünkü gazetelerin, ondan daha da önemlisi bugünkü konjonktürün en önemli konusu olan Sayın Deniz Baykal’ın Sosyalist Enternasyonal toplantısında karşılaştığı olaylarla ilgili görüşümü anlatmak istiyorum.

Bilindiği gibi, Sayın Baykal, cumhurbaşkanlığı seçimlerini yaptırmamak için milletvekillerini meclise sokmamış, böylece anayasanın cumhurbaşkanlığı seçimi için ilk turda öngördüğü iddia edilen 367 şartı yerine gelmediği gerekçesiyle ülkede bir kriz çıkmıştır.

Demokrasilerin iyi niyetli davranışları benimseyen insani bir yönetim olduğunu düşünüyorum. Kötü niyetli davranışların sonu yoktur. Ve bu tür davranışlar insana ve insanlığa hizmet etmezler.

Millet Meclisi, egemenliğin sahibi olan milletin üst düzeyde temsil edildiği bir yerdir. Burada millet adına herkes her şeyi söyleyebilir. O kadar ki bu amaçla milletvekillerine dokunulmazlık imkânı bile verilmiştir.

Ne yazık ki vekillerimiz bu hakkı kendi şahsi suçlarının ertelenmesi için kullanıyor olsalar da dokunulmazlığın amacı, vekilin ülke yönetimiyle ilgili söyleyebileceği her şeyi açıkça söyleyebilmesini sağlamaktır.

Meclise girmemek, oturuma katılmamak gibi bir görev anlayışı olamaz. Belki bir kararın alınmasına katkıda bulunmamak, onun sorumluluğunu üstlenmemek gibi bir kaçış noktası olsa da, burada benim görüşüm, istenmeyen cumhurbaşkanı adayına oy vermeyerek veya kendi istedikleri adayda oylarını toplayarak seçilen kişinin seçilme sorumluluğunu üstlenmemiş olabilirlerdi.

Ama seçimin yapılmasını engellemeyi, normal bir demokratik hakkı kullanmak olarak değil, bunu kötüye kullanmak olarak algılıyorum. Nitekim böyle davranmalarını engelleyecek bir durum yoktu, engellenemedi, böyle davrandıkları için bir yaptırım da yoktu, cezalandırılamadı, ama ülke bir kaosa girdi.

Cumhurbaşkanının ilk iki turda üçte iki çoğunlukla seçilmesinin gerekçesi zaten budur. Bir uzlaşma mümkünse meclisin büyük çoğunluğu, yani olumlu görüşü olan diğer partili milletvekilleri de cumhurbaşkanını seçmiş olsunlar.

Yok bu sağlanamıyorsa, çoğunluğu olan parti, cumhurbaşkanını seçsin. Kanun koyucu bunu böyle düşünmüş. Doğru veya yanlış olduğu ayrıca tartışılabilir. Mecliste bulunan partilerin oylamaya katılmaması gibi bir ihtimal düşünülmemiş, bu yüzden toplantı nisabı da belirtilmemiştir.

Seçim için gerekli oyun toplantı için de gerekli olması fikri, Sayın Sabih Kanadoğlu tarafından AkP’nin mecliste 367 milletvekili bulunmaması sebebiyle ortaya atılmış ve maalesef bu şekilde böyle bir kaos yaratılması önceden planlanmıştır.

Çünkü iki şekilde de yoruma müsait açık bir noktanın, bir yorumunun doğru, bir yorumunun yanlış olması, ancak kişilere ve şartlara göre mümkündür. Burada da böyle olmuş ve Anayasa mahkemesi âdeta yorumuyla anayasaya, cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk iki turu için bir nisap maddesi ilave etmiştir.

Şimdi Sayın Baykal’ın davranışına bir kere daha dönelim. Ne yapmıştır Sayın Baykal. Cumhurbaşkanlığı seçim oturumuna katılmamıştır. Yani ben sizin adayınızı kabul etmiyorum, sizin toplantınızı saymıyorum, sizi parlamento temsilcisi olarak görmüyorum, dolayısıyla oturuma da katılmıyorum demiştir.

Şimdiye kadar bilebildiğimiz benzer hareketlerde, oturuma katılmayanlar veya ilgili konu gündeme geldiğinde meclisten çıkanlar ya da benimseyen, istenmeyen kişi kürsüye çıktığında salonu terk edenler, hep protesto eden taraf olmuştur.

Şimdi Sayın Baykal İsviçre’de yapılan Enternasyonal toplantısında bir sürprizle karşılaştı. Seçimlere doğru ısrarla savunulan Kuzey Irak’a askeri harekat yapılıp yapılmaması konusunda, sayın Baykal’ın, kendilerini adam yerine koyduğu, muhatap kabul ettiği gerekçesiyle hükümeti sürekli tenkit ettiği Talabani ve Barzani, enternasyonal toplantısında karşısına çıkmıştır.

İkisi de orada konuşma yapmışlardır. Sayın Baykal da kuzu kuzu onları dinlemiştir. Onlarla aynı mekânda bulunmuş, aynı atmosferi paylaşmıştır. Sadece aynı fotoğraf karesinde bulunmamak için resim çekilirken kürsüdeki yerinden kalkıp delegelerin yanına oturmuştur. Yani bu durumda tam tabiriyle, aynı karede yer almamıştır, öyle mi?

Sayın Baykal kürsüye çıktığında ise Talabani ve Barzani, adamlarıyla birlikte, Basın mensuplarını da peşlerine takarak, ağır ağır, yani Baykal’ın konuşmasını gölgeleyecek şekilde salondan çıkmışlar ve kendisini dinleme nezaketi bile göstermemişlerdir.

Bir anlamda Baykal’ı protesto etmişler, takmamışlar, adam yerine koymamışlar, tavır takınmışlardır.

Sayın Baykal’ın siyasâ görüşüne katılmasam da o benim memleketimin insanı, şu an muhalefet partisinin genel başkanı, belki seçimlerden sonra başbakan olması bile düşünülen bir politikacı, hatta cumhurbaşkanlığı için adı geçen bir devlet adamı.

Bırakın bu kadar özellikleri olan bir politikacıyı, sıradan bir Türk vatandaşının bile ben böyle bir toplantıda böyle bir durumla karşılaşmasına bütün gücümle karşı çıkarım. Böyle bir şeyi asla kabullenemem.

Bu açıdan müthiş bir üzüntü duyuyorum. Sosyalist Enternasyonal’in Baykal’a karşı âdeta bir komplo kurduğunu düşünüyorum. Bunu da bir Türk vatandaşı olarak kınıyorum.

Fakat bugünkü gazetelerde haberlerin veriliş biçimine baktığımda, Sayın Baykal’ın İsviçre’de bir destan yazdığını, Irak yönetimini, Talabani’yi ve Barzani’yi protesto ettiğini, onlara gereken cevabı verdiğini görüyorum.

Öyle mi oldu gerçekten? Bu haberlerin hangisi doğru? Talabani ile Barzani Baykal’ı mı protesto ettiler, yoksa Baykal onları mı, ben anlayamadım.

Gözümüzün önünde cereyan eden bir olayı böyle birbirine zıt iki şekilde anlayıp yorumlayabiliyorsak, hakikaten bir ortak noktada buluşmak çok zor olacaktır. Ne zaman kendimize geleceğiz, ne zaman gerçeklerle yüzleşmekten korkmayacağız, ne zaman iç politikayla dış politikayı birbirine karıştırmayacağız ve ne zaman aklımızı başımıza toplayacağız?

Sorularıma cevap arıyorum….

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 859
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 947
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, ekonomik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster