Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Aralık '10

 
Kategori
Anne-Babalar
Okunma Sayısı
759
 

Bulutlar da Kırmızı Olur...

Bulutlar da Kırmızı Olur...
 

Bundan yaklaşık 3–4 ay önce çocuklara bir faydamın dokunması (ve hatta “geleceğe” bir faydamın belki de) maksadıyla eğitim gönüllüsü olmaya karar verdim. 2007’den beri pasif üyesi olduğum Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nda (TEGV) gönüllü “abla”ları olarak aktif bir şekilde etkinlik vermeye başladım.

Maksat belli: çocuklara faydalı olabilmek, onlara iyi bir model olabilmek, onlara bir şeyler öğretebilmek…

Giderken kafamda tasarladığım tek şey, onların geleceklerine giden bu zaman diliminde, en kaliteli şekilde onları yönlendirebilmekti aslında. Hiç hayal etmediğim hatta akıl dahi edemediğim bir şekilde, onların da bana bir şeyler öğretmeye başladıklarını hissetmek şaşırtıcıydı…

Bir etkinliğimin küçük bir kısmında, çocuklara, “eğer bu, böyle olsaydı nasıl olurdu?” sorusuyla onların hayal dünyalarındaki değişimi gözlemlemem gerektiği yazıyordu yönergemde. Ve şöyle bir soru vardı:

“Eğer yağmur mavi olsaydı ne olurdu?”

Elbette ki bunun öncesinde çocuklara, yağmura nasıl bir gözle baktıklarını, yani bizim “büyüklük lügatımız”daki anlamıyla, yağmurun ne renk olduğunu sormam gerekiyordu. Bu soruya cevap veren çocukların büyük bir kısmı bana “mavi” yanıtını verince birkaç saniye duraksadım. (Çocukların verdiği cevaplara, hiçbir zaman, “hayır yanlış” diyerek yaratıcılıklarını köreltmeyiz TEGV’de, zaten bizde oluşan kalıplarla büyümesinler diye de gönül vermemiş miydik?)

“Yağmur ne renktir?” diye sormuştum ve aldığım cevap “mavi” olmuştu. Akabinde sorman gereken soruda küçük bir değişiklik yapmam şarttı ve aklıma gelen ilk renk kırmızıydı. Ben de soruyu değiştirip sordum:

“Eğer yağmur kırmızı olsaydı ne olurdu?”

Ben bu soruyu birçok yaşıtlarıma ve yaşı benden fazla olan çokça kişiye de sordum sonrasında. Aldığım cevap, “yerler de kırmızı olur” oldu tümüne yakın bir çoğunluğunda. Ancak çocukların, neredeyse hep bir ağızdan verdiği cevap yaratıcıktan da öte bir şeydi:

“Bulutlar da kırmızı olur…

Büyürken, kafamız önümüzde büyütülüyoruz. Onlarsa tüm toplum kalıplarından uzak, gökyüzüne bakıyorlar. Hayata bakış açıları bizden öyle farklı ki…

Doğru tekmiş gibi yapanların elinde ve bu şekilde hisseden bir çevrede devamlı formülleştiriyoruz hayatı… Denizin turuncu olduğunu söyleyen birine eğer çocuksa “çocuk işte”, büyükse de “deli bu” diyoruz. Hayatı tek boyutlaştıran, monotonlaştıran, yaratmayan çocuklar büyütüyoruz. Tek silahımızsa, büyük olmak… Onları korkutup, tehditle bir şeyler yaptıran; onların yaratıcılığını dalga konusu yapan zihniyet bugün ağlıyor:

“Gelişemiyoruz, düşünen adamlar çıkmıyor” diye…

Kendisini sorumlu tutmayan anne- babaların, bugün tanıyıp yarın asla hatırlamayacak olan çevrenin hediye ettiği bir kimliğe bürünüyor çocuk, büyürken… Kaybediyor… Sonra o da, bu soruya yanıt veren nice ağabeyleri ve ablaları gibi yere bakarak “yerler de kırmızı olur” diyor; çünkü gökyüzüne bakarak yaşayanlara iyi gözle bakmayan bir dünya yaşayanı oluyor o da. O da bizimle birlikte köreliyor… Hâlbuki küçükken gökyüzüne bakıyordu, kalıpların kurbanı değildi henüz, yaratıcılığının sınırı yoktu; her şey yapılabilirdi bir kâğıtla onun gözünde…

Oyun oynadıkları zaman hani kızıyoruz ya onlara çok gürültü yaptıkları için. Hatta bundan yakınırken de bazen, “tek başına, nasıl bu kadar gürültü çıkarabiliyor anlamıyorum, sesi kesildiği zaman korkuyorum düşüp de bir yerini kırdı diye” diyoruz ya. Yaratıcılığın boyutuna bak ki; tek başına ama sanki evde bir ordu varmışçasına oynuyorlar. O kadar fazla karakteri aynı anda yaratıp aynı zamanda da onlara biçtikleri görevleri aklında tutuyorlar.

Hiç sıkılmadan aynı bebekle saatlerce oynayan çocuğu anlamıyoruz ya bazen; bilediğimiz bir şey var ki: o, ismini, şeklini değiştire değiştire ne hayatlar verdi o bebeğe de öyle oynadı. Hiç sıkılmadan bir arabayı saatlerce bir ileri bir geri yaparak oynayan çocuğa şaşırıyoruz ya; işte göremiyoruz onun o anda ne kadar çok yolculuk yaptığını. Çocuk olmak bu kadar erişilemez bir yaratıcılık işte…

Evet korkun… Onların sesi kesildiği zaman korkun!

Sadece izleyin… Hayata onların gözünden bakın diyemem, çünkü unutalı çok oldu. Ancak, belki denemeyi becerebiliriz diye düşündüğüm bir yol var: Sadece izleyin… Belki onların dünyası daha güzel gelir ve belki de onları anlamaya buradan başlarız.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

yazılarını daha kısa ve anlasılır bi dille yazabilirsin bence anlatılmak isteneni dahada net anlatmıs olursun hemde daha geniş bi kitle okumus olur belki hem daha net ve kaliteli yazılar ulasıcaksın kumaş iyi :) jack london tarzı düşün nettir adam yani vurur bi kelimesiyle hemde çok basittir o kelime aslında yada ahmet arif bunlar örnek deil belkide ama yinede bi düşün bu işin uzmanı değilim sadece bir okur olarak düşüncem bu kızma bana :)

deniz durmaz 
 25.04.2011 21:27
Cevap :
beni okuyan; hatta herhangi bir şeyi okuyan herkesin düşüncesi benim için önemlidir ki senin düşüncenin de ne kadar önemli olduğunu bilirsin... Teşekkür ediyorum yorumun için ancak bu benim tarzım olmuş ve bunu yazmaktan ziyade okumayı da bu şekilde seviyorum. ama dediğini düşüneceğime söz veriyorum...  25.04.2011 22:08
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 56
Toplam yorum
: 90
Toplam mesaj
: 22
Ort. okunma sayısı
: 680
Kayıt tarihi
: 24.10.10
 
 

1985 yılının Mayıs 12’sinde Antalya’da dünyaya gelen Ebru Kaynak 2002’de lise hayatını bitirmiş ve 2..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster