Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Nisan '09

 
Kategori
Genel Sağlık
Okunma Sayısı
1811
 

Canım abim !

Canım abim !
 

 

1987 sonbaharındaydık. Artık günler geçmiyordu. Heyecanım da öyle artmıştı ki. Canım oğlum geliyordu. Baba oluyordum ben. Fabrika müdürüydüm ve vardiyalı çalışıyordum o günlerde. Sabahın köründe çıkıyordum işten. Önümdeki beş on metreye bakıyor, gözlerimi kapıyor ve o mesafeyi uyuyarak yürüyordum! İstanbul’un eski semtlerinden birinde mütevazı bir yaşantımız vardı. Eve gelir gelmez de hemen yatıyordum. İşte o günlerden biriydi. Kapı vuruluyordu sanki. Konuşmalar duyuyordum. Ağlaşmalar da! Yavaşça kalktım yataktan. Saat 23’e geliyordu. Kapıda, çok sevdiğim ve yaşadığımız mahallenin en saygı duyulan insanlarından Yıldız Abla duruyordu. Erdoğan Abi'min eşiydi. O yıllarda Erdoğan Abi'm küçük tankeriyle evlere gaz yağı satardı. Yıldız Abla ağlıyordu. İçeri aldık. Burnunu çekti, gözyaşlarını sildi. Konuşmakta zorlanıyordu.

“Erdoğan Abi'n ciğerlerinden hasta. Hastaneden geliyoruz şimdi. Yatırmadılar. Doktor da bana gizlice, fazla yaşamaz, eve götürün dedi.”

Ne diyeceğimi bilemedim. Erdoğan Abi'nin ara sıra hastaneye gittiğini biliyorduk; ama sağlığının bu kadar kötü olduğunu bilmiyorduk. Gözyaşlarına boğuldu kadıncağız. Sarıldım ona. Giyindim ve Erdoğan Abi'mi görmeye gittim. Tanju Okan’a benzetirdim onu. 3 erkek evlat sahibi, kalın sesi ve gür kaşlarıyla pek ihtişamlı dururdu. Evinin arkasındaki bahçede tertiplediği yemeklerde misafir eksik olmazdı. Yenilir, içilirdi keyifle. Gönlü zengin çok da yardımsever bir insandı. O’nunla bir türlü örtüştüremediğim daha doğrusu yakıştıramadığım ise içkiye ve sigaraya olan aşırı düşkünlüğüydü. Her günü et-içki-sigara üçgeninde geçen sağlıksız bir yaşam sürdürüyordu.

“Abicim, şimdi hastaneden gelmedin mi, peki ne o elindeki sigara yine?” diyerek girdim içeri.

O ihtişamlı duruş yerini çökük omuzlara, şüphe dolu bakışlara bırakmıştı. "Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz." dedi. Belli ki ondan gizlenenleri hissediyordu. Kötü haberi duyan komşular, akrabalar gelmeye başlamıştı yavaş yavaş. Camları açmak bile içerideki sigara dumanını azaltmıyordu. Burada nasıl sağlıklı olunurdu! O akşam vardiyada hep Erdoğan Abi'mi düşündüm. İnsanın ölümü beklemesinin ne kötü bir şey olduğunu hayâl etmeye çalıştım. Korkunç bir şeydi! Sabahın ilk saatlerinde aklıma gelen şey heyecanlandırdı beni. Erdoğan Abi'm varlıklı bir insandı. Acaba yurt dışında bir çare bulunabilir miydi? Hayatları boyunca dar çevrelerine hapsolmuş, belki de İstanbul’un dışına hiç çıkmamışlardı. Cesaret edebilecekler miydi? Uyumaya vaktim yoktu. Sabah eve gitmeden onlara gittim. Oğullarından biri açtı kapıyı. Evde geceleyenler de uyanmaya başlamıştı birer birer.

“Erdoğan Abi, seni Londra’ya götüreceğim! Orada tanıdığım çok iyi bir doktor var. Bir de ona görünelim.” dedim.

Ciddi olduğumdan emin olmak istercesine bir bakış attı bana sonra da diğerlerine. Tüm gözlerdeki ifade aynıydı. “Evet, gidin.” Oysa gerçek başkaydı. Londra’da tanıdığım bir doktor filan yoktu. Hastalığına burada çare bulunamıyordu ve ben onu kaybetmek istemiyordum, hiçbir şey yapmadan ölümü beklemek de yanlış geliyordu. Yenilgiyi bu kadar çabuk kabullenemiyordum. O tarihlerde VIP Turizm diye bir seyahat şirketi vardı, hâlâ var mı bilmiyorum. Yurt dışındaki hastaneler konusunda da yardımcı oluyorlardı. Hillingdon Hastanesi'nden randevu aldık. Ailede büyük bir heyecan vardı. Muhtemel masraflar düşünülerek oldukça yüksek bir meblağ götürecektik yanımızda. İngiliz Konsolosluğu sağlık nedeniyle bir iki saatte vizelerimizi verdi. Gelmekte olan oğlumun heyecanını buram buram yaşayacağım günlerde tanrı bambaşka bir aleme sürüklemişti beni. Senelik iznimi aldım. 2 gün sonra Erdoğan Abi'm, Yıldız Abla'm ve ben yollara düştük. Umuda! Onlarca kişi uğurladı bizi. Korktular uçmaktan. 3.5 saat sonra indiğimiz Heathrow’dan siyah bir Austin taksiyle 30 dk’da vardık Uxbridge’e. Etraflarına merakla bakıyordu abimle ablam. Ürkerek girdik hastaneye. “Burada insan ölür mü?” oldu Erdoğan Abi'min ilk tepkisi. Tertemizdi her yer. Kısa bir süre sonra yanımıza gelen bayan doktor bizi odasına götürdü. Yanımızda getirdiğimiz röntgenlere ve tahlillere baktıktan sonra Erdoğan Abi'mi muayene etti. Yüzünü okumaya, gözlerinde tek bir umut kıvılcımı görmeye çalışıyorduk.

“Normalde tüm bu röntgen filmlerini ve tahlilleri burada tekrar yapmalıyız; ama hatalı olduklarını düşünmüyorum. Hastanız Akciğer CA ve yapılabilecek bir şey yok artık. En fazla 2 ay ömrü var diyebilirim. Lütfen bunu kendisine tercüme eder misiniz?”

Ne diyordu bu kadın! Delirmiş olmalıydı. Biz Türkiye’de duyduklarımızı duymak için gelmemiştik buralara. Ne umutlarımız vardı. Bu kadar kolay mı yıkılacaktı! Erdoğan Abi'm ve Yıldız Abla'm, “Ne dedi ne dedi?” diyerek gözümün içine bakıyorlardı. Ellerini tuttum, doktora döndüm.

“Ben abime; artık ölüyorsun, burada da yapılacak bir şey yokmuş diyemem.” dedim.

Ülkemizde doktorlarımızın bile hastaya söylemekte zorlandığı acı gerçeği bu kadın benim pat diye söylememi istiyordu! Sinirlendi ve “Siz onun hayatıyla ilgili bir gerçeği nasıl gizlersiniz?” dedi. Belki de haklıydı; ama kısa bir kültür dersinden sonra yumuşadı.

“Aslında bir mucize umabilirsiniz ve bu mucizeyi de sadece Dr Arthur Mackey gerçekleştirebilir. Kendisi çok seyahat eden ve hep meşgul bir insandır; ama ben sizin için bir randevu almaya çalışayım. Bir de ona görünün.” dedi ve uzaklaştı yanımızdan. Yeni bir umuda doğru yol almaya başlamıştık.

“İyi bir tedavi olman gerekiyormuş ve bu konuda uzman bir başka doktor varmış ve şimdi bizi ona gönderecekler.“ dedim Erdoğan Abi'me. Rahatladılar.

15 dk kadar sonra doktor içeri girdi. Yüzü gülüyordu. “Çok şanslısınız. Dr Mackey’e ulaştım ve hemen sizi bekliyor. Hammersmith Charing Cross Hastanesi'nde. Piccadilly Line’le gidebilirsiniz.” dedi.

Daha bir umutluyduk biz üç kişi. Metroya bindik. El ele tutuşmuşlardı. Onlara bakıyordum gizlice. Umut ekmiştim yüreklerine, filiz vermesini bekliyorlardı. Pes etmeyecektik kolayca. İzin vermeyecektim abimin gitmesine. Sımsıkı tutacaktım ellerinden. Arthur Mackey herhalde 1.95 boyunda sırım gibi bir adamdı. Altmışlı yaşlarında olmalıydı. Bizi odasına aldı hemen. Röntgen filmlerini ve tahlilleri verdim. Aldı ve bakmadan çöp tenekesine attı ! Erdoğan Abi'min önce el parmaklarına baktı. Sonradan öğrenecektim, çomak parmakların akciğer kanserinin en bariz işareti olduğunu. Ve mucizeye yolculuğumuz başladı. Günlerce süren bitmek tükenmek bilmez tahliller, röntgen çekimlerinden sonra Erdoğan Abi'm ameliyata alındı. Sol akciğerinin durumu iyiydi; ama sağ akciğeri tamamen tümörlerle kaplanmıştı. Saatlerce süren ameliyatta Pnömonektomi yapıldı, yani hasta akciğer çıkarıldı. O tarihte ülkemizde kolayca yapılan bir ameliyat değildi. Belki de o nedenle bizim hekimlerimiz ameliyata gerek duymamıştı. Hillingdon'lı bayan doktor da bizim doktorlarımızla aynı fikirdeydi aslında. Söz konusu olan bir mucize yaratmaktı ve bunu da sadece Dr. Mackey gerçekleştirebilirdi. Neyse, sonradan epikrizde okuduğumda, ağırlığı 750 gramdı çürümüş akciğerin. Ameliyattan sonra bütün vücudu şişti Erdoğan Abi'min. Ay dede oldu sanki ! Ameliyatın başarılı geçtiğini söylüyordu Dr Mackey. Ameliyattan 1.5 ay sonra yurda döndü Erdoğan Abim. Çift ciğerli gitmiş, tek ciğerli dönmüştü! Ama yüzüne de renk gelmişti. Artık içki ve sigara içmiyor, beslenmesine de inanılmaz bir özen gösteriyordu. Sanki yeniden doğmuştu. 2 ay dolduğunda da o günü onun yeni doğum günü olarak kabul ettik. Biz dostları onu hiç yalnız bırakmıyorduk. “Yaşamımı işte bu adama borçluyum. Bizi bizimle bıraksa çoktan göçmüştük dünyadan.” deyip beni gösteriyordu. Oysa benim yaptığım, doğru zamanda doğru yerde olmaya aracılık etmekten öte bir şey değildi!

7 Aralık’ta canım oğlum dünyaya geldi. Ne sevinçti. Küçücüktü; ama yüzünün ifadesi koca adam gibiydi. Evimiz beşinci kattaydı ve bir akşam Erdoğan Abi'mle Yıldız Abla'm oğlumuzu görmeye geldiler. Tek akciğeriyle beş katı tırmanmıştı! Çok kızmıştım. Bana söylediklerini hiç unutmayacaktım. “Senin verdiğin can sana feda olsun!” Fazlasıyla abartılı bir cümleydi; ama yaşama dönmenin mutluluğuydu ona bu cümleyi kurduran! O iyi olsun, yaşasındı da...

Hayat normale dönmüştü. Haftada birkaç gün ziyaret ediyordum onları. Ameliyattan 3 sene sonra bir akşam düğün yemeğine davet edildik hepimiz. Erdoğan Abi'm eski ihtişamındaydı; ama gür kaşları biraz kırlaşmıştı. İlk kez o akşam arzu ve özlem dolu bakışlarını yakaladım içki şişesine! Tüm itirazlarımıza ve uyarılarımıza rağmen bizi dinlemedi. “Sadece bu akşam, bir kez.” sözleriyle 2 duble rakı içti. Büyülü günler bitmişti. Moralim çok bozuktu. Bir büyük şişenin yıkamadığı dev, 2 dubleyle çakırkeyif olmuştu. Dönüş yolunda dili dönmeye başladı. “Açık bir dükkan bul da bir şişe rakı alalım.” diyordu! Seçtiği kelimeler ve kurduğu cümleler alkolün etkisiyle çirkinleşmeye başlamıştı. Verdiğimiz onca emekle yeniden yarattığımız insan bizi reddediyor, karanlık geçmişine dönmeye çalışıyordu! Eve geldik. Tanınamaz haldeydi. Kanıyla tekrar buluşan alkol onu esir almış ve eski günlerine çekmeye çalışıyordu. Ses tonlarımız yükselmişti. Beni evinden kovdu o gece! Yıldız Abla'm kapıda hüngür hüngür ağlıyordu. “O sarhoş, ne söylediğinin farkında değil. Seni ne kadar sever bilmez misin!” diyordu. Saatlerce ağladım sokaklarda. O benim Erdoğan Abi'm olamazdı. Sonradan öğrendiğime göre o akşam nereden bulduysa bulmuş ve sabaha kadar içmiş, evi darmadağın etmişti! Çok üzülüyordum. Bunu nasıl yapardı. O’nu seven, emek veren, onun için kahrolan onca insana nasıl ihanet ederdi !

Küskün geçen birkaç aydan sonra bir akşam kapımız çaldı. Yıldız Abla'mla, Erdoğan Abi'm kapıdaydı. Başı öne eğikti. “Ben e… oğlu e....m. Beni affet oğlum. Delirmiş olmalıyım. Senin dostluğuna ihtiyacım var. Seni çok özledim. Bir daha asla olmayacak böyle bir şey. N’olur kabul et özrümü.” diyordu ağlayarak! Sarıldım ona; ama kırgınlığım tam olarak hiç geçmedi. Yıldız Abla'ma çok üzülüyordum. O da yüksek tansiyon hastasıydı ve evde biri hasta dört erkeğe hizmet ediyordu.

Güzel ve mutlu günler yine geri gelmişti. Erdoğan Abi'min aldığı tek bir ilaç bile yoktu. Büyük bir hastalıktan sadece ameliyatla kurtulduğuna inanmak çok zor geliyordu. Dr. Mackey yeni bir mucize yaratmıştı. Metastaz korkusunu hep ben yaşıyordum; ama onlara belli etmiyordum. Sanırım hasta akciğer çıkarıldığı için vücudunun sağ tarafında bir çökme olmuştu. İyi beslendiği için kilo alınca da bu çöküntü daha belirgin olmaya başlamıştı. Sağ omzu da biraz aşağı düşmüştü. Tek akciğer artık ona yetmekte zorlanıyordu. Sesi daha zor çıkıyor ve nefes nefese kalıyordu. Aynı inanış onda da vardı. “5 yılı doldurursak yırttık.” diyordu. “Az kaldı abi.” diyordum ben de.

Sonunda 5 yılını doldurdu Erdoğan Abi'm; ama pek sağlıklı değildi. Şikayetleri artmaya başlamıştı. Melun hastalık geri mi geliyordu! Dr. Mackey’le de konuşuyordum günlük gelişmeleri. Sonunda İstanbul'da bir hastaneye gittik. İngiltere'de yapılan ameliyatı anlattık, röntgenleri gösterdik. Yapılan tetkiklerden sonra teşhis konuldu. Göğsünün boş olan sağ tarafında bir su kesesi oluşmuş ve iltihaplanmıştı. Hiç unutmuyorum, bir profesör devasa bir enjektörü sırtına saplayıp o suyu çekmeye yeltendiğinde bize yine Londra yolunun gözüktüğünü anlamıştım. O akşam Dr. Mackey’i aradım ve iki gün sonra -biz yine aynı üçlü- yollara düştük! Erdoğan Abi'm çok kötü durumdaydı bu sefer. Uçağa tekerlekli iskemleyle götürdük ve tüm uçuşu oksijen maskesiyle geçirdi. Dr. Mackey bizi Royal Masonic Hastanesinde bekliyordu bu kez. Yeni bir ameliyat ve sonrası komplikasyonlarla geçecek bir 45 gün vardı önümüzde. O kese alınmış ve sırtındaki kesi açık bırakılmıştı. Her gün o cepten göğsünün içi pansuman ediliyordu! İnanılması güç operasyonlardı.

1.5 ay sonra Erdoğan Abi'm yine sağlığına kavuşmuş olarak döndü yurda. Bana bakışlarındaki minnet ve şükran daha da belirginleşmişti. Elimi tutan elinde eski güç yoktu artık. Zengin ve vitamin dolu mutfağımız Erdoğan Abi'min moral gücüyle de birleşince yine bomba gibi oldu abim kısa sürede. Yıllar geçiyordu birbiri ardına. Oğullarını evlendirmeye ve torun sahibi olmaya başladı. Hane nüfusu artmış ve çocuk cıvıltıları dolmuştu eve. 3 katlı kocaman evde çocukları, gelinleri ve torunlarıyla birlikte yaşıyordu.

Karizmatik yeni ses tonuyla, “Senin sayende uzatmaları oynuyorum. Çocuklarımı evlendirdim, torunlarımı gördüm. Bunları sana borçluyum. Son nefesime kadar sana dua edeceğim.” diyordu.

Erdoğan Abi'm, 2 ay ömür biçilen akciğer kanseri teşhisinden tam 17 yıl sonra kanserden değil, solunum yetmezliğinden bizlere veda etti. Bu uzun ömrün sadece birkaç ayı sağlıksız geçmişti. Çok ağladım arkasından. Hâlâ özlüyorum ve kırgın da değilim artık. O’nu, o ihtişamlı duruşuyla hatırlıyorum.

 

NAHİDE ÇELEBİ bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Erdoğan abiye bir hayat bahşetmişsiniz Ne kadar harika böyle dostluklar kurabilene 17 yıl yaşamış Allah rahmet eylesin sizin gibi dostları olmalı insanın Çocuklarınızdan güldürsün Allah da sizi

Mavianne 
 10.01.2018 14:01
Cevap :
Tanrı yaşamasını istedi, ben de vesile oldum; ne mutlu bana da. Çok teşekkür ederim güzel sözleriniz için. Selam ve sevgiyle.  10.01.2018 14:49
 

Allah herkese sizin gibi dostlar nasip etsin Ata Kemal Bey. Okuduğum muhteşem bir dostluk örneğiydi. Ne mutlu ona ve ne mutlu size, hala ardından güzel anıyorsunuz Erdoğan Abinizi. Hayat böyle bir şey işte...Sağlığımızın kıymetini bilmeliyiz...Selamlar, mutlu kalın...

Ayşegül HAYVAR 
 26.09.2014 13:14
Cevap :
Bizim neslin "dostluk" anlayışı bir başka tabii. Şimdiki gençler anlamakta zorlanıyor! Çok iyi bir insandı. Yaşamasına tanrı beni aracı kıldı ya o da bir mükafat aslında! Teşekkürler Ayşegül Hn, sevgiler.  26.09.2014 15:55
 

Sevgili Ata Kardeşim! Allah'tan umut kesilmez derler doğru, sizlerin ve Yurt dışındaki doktorların tedavi ve ihtimamı, sevgisi, ilgisi sonucu 17 sene yaşamış.Allah gani, gani rahmet eylesin, nur içinde yatsın. Sigara ve alkol akciğer kanserinin en büyük nedenlerinden.Allah sizlere sağlıklı ve mutlu ömür versin. Çok duygulandım ağladım, çünkü o mel'un hastalıktan babam çok genç yaşta 2 yeğenim en kısa zamanda gittiler. Selamlar, sevgiler, sağlık ve mutluluklar.NAHİDE ÇELEBİ

NAHİDE ÇELEBİ 
 26.09.2014 0:41
Cevap :
Tanrının da yardımıyla Erdoğan Abi'mi uzun seneler yaşattık. Hepimizin ailesinde, çevresinde var o kötü hastalık:( Size de sabırlar dilerim hocam. Teşekkürler, sevgiler.  26.09.2014 11:03
 

şanslıymışsnız. Ne denir ki. Başınız sağolsun

Nilay Yıldırım 
 25.04.2011 17:31
Cevap :
Acı günlerdi. Teşekkürler, sevgiler.  25.04.2011 17:56
 
Toplam blog
: 462
Toplam yorum
: 8316
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1136
Kayıt tarihi
: 07.03.09
 
 

Ne güzel bloglar yazdık, ne muhteşem dostluklar kurduk; onlar kaldı baki... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster