Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Kasım '09

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
295
 

Edebiyat Dünyasının İlgisizliği Ve Oluşmaya Doğru Giden Kast

Edebiyat Dünyasının İlgisizliği Ve Oluşmaya Doğru Giden Kast
 

İstanbul deyince akla gelen yerler bellidir. Topkapı Sur içinden başlayıp, Şehremini, Yusupaşa, Kocamustafapaşa, Aksaray, Fatih, Beyazıt, Sultan Ahmet, Eminönü, Sirkeci ve çevresi, Karaköy, Taksim v.s. Osmanlı’dan günümüze kadar İstanbul’un belli başlı odak noktaları aynı zamanda romanlarında konusu olmuş ve birçok romanın konusu İstanbul’un o odak noktalarında geçmiş. Bu mekânların insanı etkileyen yanları çok. Hatta bir hayli fazla. Sonuçta tarihe tanıklık etmiş bu yerler. Her dönemde yazarlar, çizerler romanlarına, yazılarına konu etmiş bu mekânları.

Pek tabiki devir değişti. 1970’li yıllarda henüz çocuk yaştayken İstanbul’un belkide adı sanı duyulmamış olan bir mekânında oturuyorduk. O yıllarda ev yoktu doğru dürüst oturduğumuz yerde ve uzaklarda bir yerde, bir tepenin üstünde Davutpaşa Kışlası görünürdü. Hani şimdiki Merter o yıllarda bomboştu ve araba sürmesini öğrenmek isteyenlerin gittiği bir yerdi. Oysa şimdiki Merter akıllara ziyan bir durumda. Her yer tekstil fabrikalarına bezenmiş. İnsanın içini burkan bir durum. Gelincik tarlaları vardı ve ilkokul yıllarında şimdiki Efes Pilsen Fabrikasının bulunduğu yere piknik yapmaya giderdik okulca.

Dedik ya devir değişti.

Şimdi İstanbul’un her yeri dolmuş. İğne atsan yere düşecek gibi değil. İstanbul için en güzel tanımlama elbette budur diye düşünüyorum. “İğne atsan düşmez yere”.

“İstanbul’un çevresi” diye bir kavramda kalmadı Her yan almış başını gidiyor. Daha ne kadar gideceğide meçhul. Gökyüzü görünemez hale gelmiş. Zaman zamanda bu çarpık yapılaşma ve plansız büyümenin sonuçları olarak doğal afetlere tanık oluyoruz. Sonuçları malumunuz. Daha yakın zamandaki sel baskını hafızalarımızın en müstesna yerinde dimdik ayakta duruyor.

İstanbul’un kıyısı olmaktan çıkmış olan Bağcılar civarında bir yer aradım son gittiğimde. Yıldıztepe denen bir yerler. Çocukluktan kalma bir arkadaşımdı aradığım ve her zaman evine giderdik. Ne yalan söyleyeyim, o yerler öyle bir değişmişki, bulamadım pek tabiki ve arkama bakmadan oraları terk eyledim.

İstanbul’un birçok yeri bu halde. Gaziosmanpaşa, Güngören, Bahçelievler, Sefaköy, Küçükçekmece, Sultanbeyli ve daha sayabileceğimiz nice yerler. Bu yerlerde yaşayan insanların kim bilir ne hikâyeleri vardır. Nedense bu var olan somut hikâyeler bir türlü romanlarda kendisine can verecek bir anlatımın parçası olamıyor. Bence bu durum ciddi bir eksiklik. Günümüz edebiyatçılarının ilgi göstermediği bu mekânlarda bir çok yazın konusunun çıkabileceği kesindir. Biraz daha çevreye açılmakta fayda olduğu kanaatindeyim. Çevrenin yaşamlarına kulak kabartılmalı.

“Devir değişti” dedik. Şüphesizki yaşamın içerisinde var olan sorunlar ve sosyal iletişim tarzlarıda değişime uğradı. Yoksulluğun biçimi değişti. Sömürünün şeklindede değişme var. Üretimin şeklindede değişme var. İnsanların zevkleri, eğlenceleri ve ilgi alanlarında müthiş bir değişme söz konusu ama nedense edebiyatçılar şimdinin kıyı mekânlarına yönelik bir çalışmanın içerisinde bulunmaktan mümkün mertebe uzak duruyorlar. Haliyle bu durum ciddi bir eksiklik yaratıyor edebiyat dünyasında.

Belkide bunu şöyle tanımlamakda olası. Ülkemizdeki Edebiyat Dünyası ayrı bir kast olmaya doğru eviriliyor. Elit bir yapının içerisine hapsoluyor. Dışarıya yabancılaşıyor. Hikâyelerinin kahramanlarını bu yerlerden seçmekten uzak duruyor. Hani “hiç çıkmıyor, bu yerler hikâyelerin konusu olmuyorda” diyemiyorum. Mutlaka vardır ama yeterli değil. Cılız. Sayısı az. Dikkat dahi çekmiyor.

Edebiyat Dünyası kendi içerisinde bir kasta dönüşüyor diye bir ifade kullandım. Yani Beyaz insanlarda diyebileceğimiz bir kast. Beyoğlu’nun barlarına hapsolan, Nişantaşı’nın, Cihangir’in kafelerini mesken tutan bir dünya. Kıyılara öbeklenmiş yoksul dünyanın yaşamından uzak. Oralarda neler olup bittiğine dair bir fikri bile belki oluşmuyor. Haberi yoktur oralarda olup bitenlerden. Bu şekilde edebiyatımızın gelişemeyeceği ortada. Sanırım ülkede yaşanan onca drama yönelik mevcut rejime dair bir muhalefet görüntüsüde yok ortada. Bu durum edebiyat dünyasının kendi içerisine hapsolmasına mı neden oluyor acaba? Bilemiyorum. Ama görebildiğim kadarı ile elit bir kasta doğru evirildikleri ve toplumun sorunlarına alabildiğine yabancılaşmaları.

Son zamanlarda çıkan yeni kitaplara bakıyorum. Ne yalan söyleyeyim, şunu da okusam veya şu yapıt nasıldır diyebileceğim fazla bir şeye rastlayabilmiş değilim.

Bir şeylerde eksiklik var ama nedir? Onuda bilemiyorum doğrusu.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Nebze göre şerbet mi veriliyor? Yazarlar kendileri mi bu tercihleri yapıyorlar yoksa okur kitlesi mi onları buna zorluyor. Ben edebiyattan ziyade sinamayla ilgilendiğimden sinemada insanlar kendi fakir yaşamlarını görüp içlerini karartmaktansa zenginlerin yaşamına bakıp imrenerek, düşlemeyi tercih ediyorlar. Ya da herkes Yaşar Kemal olamaz. Yaşar Kemal gibileri bin yılda bir gelir. Saygılar.

Eşit Ağırlık 
 07.11.2009 22:34
Cevap :
Şimdiki edebiyatçılar “uçuk dünyaların” yazarları oldu. Bir Orhan Kemal’i bir daha çıkaramadı bu toprakların dünyası. Sanırım işin ucunda tembellik var Harun Hoca. İlgisizlik. Araştırma, görme, anlama, çabalama gibi fiiller artık tarih oldu.  09.11.2009 9:00
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1512
Toplam yorum
: 3024
Toplam mesaj
: 195
Ort. okunma sayısı
: 1118
Kayıt tarihi
: 07.08.07
 
 

Yazarım... Okurum... Öğrencilik yıllarımda çok yazdım... Kompozisyon derslerinde yazdım... Duvar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster