Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Ağustos '10

 
Kategori
Aile
Okunma Sayısı
1090
 

İnsanlar ve hayvanlar

İnsanlar ve hayvanlar
 

Kümesimin dekoltesinden dolayı en seksi tavuğudur Karatavuk


Genetik Genler, atalarımızdan taşıdığı özel şifrelerle göz rengi, saç rengi gibi özelliklerin oluşmasında etkili olduğu gibi davranışlarımızın, tepkilerimizinde altında yatan bu şifrelerdir. .Bu kodlamanın canlılar âleminde önemi büyüktür. İster bitkiler olsun isterse hayvanlar. Bazıları insanları bu sınıflandırmanın dışında tutsa da bu bahsettiğim her canlı için geçerlidir. 

“Köyden indim şehre, şaşırdım birden bire” deyişini tersine çevirirsek şu an içinde bulunduğum durumu tarif etmiş oluruz: “Şehirden çıktım köye, şaşırdım birden bire.” Efendim yazımın bilimsel girişine yol açan benim evdeki kümes hayvanları ile ilgili gözlemlerim. Kümes hayvanlarımın sosyal ilişkileri ile insanların sosyal ilişkileri arasındaki benzerlik dikkatimi çekti. - Şimdi de sosyologların ilgi alanına gireceğim ama ok yaydan çıktı bir kez. Lütfen onlar da kusuruma bakmasınlar. Özellikle hanım okuyucular hiç üzerlerine alınmasınlar- Benimki sadece bir gözlem ve yorum. İşin bilimsel bir yanı yok. 

Şehir içinden şehir dışına yeni imara açılmış bir yerleşim bölgesine ev yaptıktan sonra kızım tutturdu “Tavuk besleyelim” diye. Hanım da dünden gönüllü, kızına potansiyel destekçi; ben malum her şeye “evet” diyen, biraz da ayran gönüllü. Durum ve de ortam uygun olunca bahçenin yanına bir kümes yapıverdik. Tavuklarımız da hızla çoğalmaya başladılar. Kör horozuma diyecek söz yok. O, tam bir erkek. Haremdeki şeyh gibi tavuklarıyla mutludur. Onları besler gezdirir, karşılığını da -ister gönüllü, ister zorla- alır. Tavuklarımın doğurganlığının bir nedeni de horozumun bu özelliği. 

Gelelim tavuklarıma: 

Paçalı: Daha piliçlikten çıktı çıkmadı Kör horozumun dikkatini çeken, en erken yumurtlayıp gurka yatan, biraz da benim sayemde çıkan yavrularının yarısını telef eden bir anne. Tazeliği ve çekiciliği ile Körhorozumun gözünün her zaman üzerinde olması nedeniyle çocuklarını erkenden yardı. Başladı tekrar yumurtlamaya. Civcivler ise saldım çayıra mevlam kayıra büyüdüler. Sülün gibi üç horoz oldular şimdi. Yıldız, Kömür ve Güneş Hint kırması üç güzel horoz. Bizim Paçalı daha aradan iki ay geçmeden tekrar kuluçkaya yattı. Sekiz civciv çıkardı. Şimdi yanına değil Kör horoz, erkek sinek bile yanaşamıyor. Aradan üç hafta geçti hala civcivlerine annelik ediyor. Hayat tecrübelerle şekilleniyor. Hayattan ders alamayanlar aynı olayları ikinci kez yaşamaya mahkûm oluyorlar. Demek ki Paçalı dersini iyi bellemiş. 

İbikli: Başındaki ibiğin daha büyük olması nedeniyle bu adı ona verdik. Kına rengi tüylerinin arasındaki kahverengi ve sarı renkli tüylerle yerli ırk tavukların belirgin özelliklerini taşımakta. Paçalı kadar olmasa da haremde önemli bir yeri var. O da Paçalı’dan bir ay kadar sonra gurka yattı. Dokuz civciv dünyaya getirdi. Onlara bir aydan fazla annelik etti. Bildiklerinin tümünü öğretti. Bu süre Kör horozum yanına bile yaklaşamadı. Civcivlerini yardıktan sonra onları uzaktan kollayıp korumasına devam etti. Hala kümeste onları yanına alır diğer tavuklardan korur. 

Bu kümes hayvanları kadar -insanlar dışında- birbirini kıskanan, fesat bir varlık daha var mıdır bilmiyorum. İşin ilgin yanı en çok dayak yiyen büyüyünce etrafındaki civcivlere en çok döven oluyor. Bu nedenle civcivlerini yarsa da uzun süre onları gözetti. 

İbiksiz:. Bu hayvancağızın herhangi bir ismi yok. ibikli’ye ibikli dedik ya onun ibiği küçük olduğu için şimdi uyduruverdim. İbikli’nin küçük ibiklisi. Fesat, kıskanç bir şey. Paçalı erkenden gurka yattı ya o da gurk oldu. İki gün yattı üçüncü gün başladı gezinmeye, Kör horoz yem bulduğunda hemen “gork, gork” desin o hemen yanında. Yemini yerken bizin Körhoroz anında üstünde. 

Paçalı ikinci kez civcivlerini çıkardı çekemedi o da gurka yattı. Bu sefer altına hemen yumurta koymadım. Bir iki gün bekledim. Baktım kalmıyor. Ben de altına yumurtaları koydum. Yirmi gün yattı. Yirmi birinci gün, tam civcivlerin yumurtadan çıkacağı gün kalktı başladı gezinmeye. Kör horoza kur yapıyor. Bu arada gurklamayı da ihmal etmiyor. 

Şehir merkezine inmiştim alınacaklar için o gün. Telefon ettim eve unuttuğum bir şey var mı diye. Hanım: “Yumurtadan civcivler çıkmaya başladı. İbiksiz dönüp bakmıyor bile.” dedi. Eve döndüğümde hanımı yumurtaları yoğurt makinesinin içine koymuş başında beklerken gördüm. İbiksiz’i yakaladığım gibi tekrar yumurtaları üzerine yatırdım. Tel örgüyle sardım durdurmak ne mümkün? Bir iki yumurta o şekilde telef oldu. Bir yavru da kendiliğinden yumurtadan çıktı. Ne yapacağımızı şaşırıp kaldık. Aklıma Trabolu’dan Hüseyin geldi. “Benim tavuklar gurk oldu. Bu sıcakta altlarına yumurta koymuyorum. Öylece yatıyorlar.” demişti. Hemen onlara gittim. Gurk tavuklardan birini aldım. Yumurtaların üzerine koydum, hayvan yatmaz! Eee… ne olacak şimdi? Hüseyin “Hoca benim hayvanların huyu pistir. Başka yerde gurka yatmazlar.” demez mi? Hemen bir elimizde yoğurmatiğe doldurulan yumurtalar ve yeni çıkmış civciv diğer elimizde getirdiğimiz gurk tavuk geri dönüverdik. Orada başka folda yatan anaç tavuklardan birini yumurtaların üzerine yatırdık. Araya yeni doğan bebeği de sokuşturduk. Akşam karanlığı iyice çökmeğe başlarken geri döndük. 

İdil sabahleyin kalkar kalmaz doğruca oraya gitmek için hazırlandı. Durdurdum. Önce kahvaltı yapmasını söyledim. Hızlıca kahvaltısını yapıp bisikletiyle doğru köye gitti. Köşeyi yeni dönmüştü ki arkasından Paşa da koşmaya başladı. Seslensem de geri dönmedi. Birisiyle gezmeyi çok seviyor kerata. Seke seke İdil’in peşi sıra gitti. 

Aradan 15 – 20 dakika geçmedi İdil’in “Oleeey!” sesiyle irkildim. Civcivlerden bazıları kurtulmuştu. Daha sonra Hüseyin’le görüştüğümde kabuğu kırık civcivi kendi kabuğundan çıkarmış. “Üç dört tanesi çıkmıştı.” dedi. Sonuçta yumurtaların bazılarından civcivler çıkarak hayatlarını şimdilik kurtarmışlardı. Şimdilik diyorum çünkü önümüzde uzuuuun bir kış dönemi var. (Yazımı tekrar gözden geçirirken pek de haksız olmadığım ortaya çıktı. İki civciv damda malların ayakları altında ezilmiş, diğer ikisi de yonca tarlasında gezinirken telef olmuş. Kala kala bir koca tavuğa küçük bir civciv akşama kadar geziniyorlar.) 

Gülibik: Tepesindeki ibiği geniş, siyah bir tavuktur. İşte tam hayat tavuğu diye tarif edebilirim. Yeriz, içeriz, doğururuz. Ama gurka yatmayız. Bebek mebek bakamayız. Sabahleyin kümesin kapısı açıldı mı doğru Paşa’nın yemek tasına koşar. Oradaki artıklarla karnını doyurur. Sonra Körhorozla akşama kadar bahçede dolaşır. Yumurtasını da bu arada doğurur, bakar keyfine. Yumurtaların üzerinde 21 gün yat, civcivleri çıkar, onlar palazlanıp kendilerine yetecek büyüklüğe gelinceye kadar güt… Kara Gülibik’imin yapacağı iş değil. 

Mahallede yeni komşu adayım Mustafa Bey Gülibiği gördükçe: “Valla Hakkı Bey biraz acımasız olacak ama bu tavuğu gördükçe kara çarşafa bürünmüş, karanlık görünüşlü, karanlık düşünceli kadınlar aklıma geliyor.” der gülüşürüz. 

Haksız da sayılmaz. Böyleleri dünyaya sadece doğurmak ve yemek için gelmiştir. Ötesi boş. Gülibik güdüsel davrandığı için bir şey diyemiyorum ama ya insanlar? Hani hayvanlardan farlı sınıflandırmaya sokuyorduk kendimizi? 

Kara Tavuk: En acınası tavuk. Sart’tan rahmetli Lisa’nın yavrularından ikisini verdiğim bir arkadaşımın gönlünden koparak getirdiği iki tavuk iki civcivden biri. Tavuklar geldiklerinde Tecavüzcü Coşkun’un tecavüzünü uğramış kadın görüntüsündeydiler. Kümesteki diğer tavuklar tarafından dövülmüşler. Beyaz tavuk kendini topladı ama Karatavuk iki ay kadar geçmesine rağmen hala tecavüzün izlerini taşıyor. Topallayarak, ağzı açık vaziyette yürür. Sanki üzerinden tank geçmiş gibidir. Gerçi benim Körhoroz tanktan farklı değil ama… Neyse… 

Bütün tavuklarım kardeş ya da harem öbekleri oluşturarak gezdikleri halde bu tavuk tek dolaşır. Sart’tan gelen beyaz tavuk Körhoroz'un haremine girdi de o giremedi. Körhoroz’un ekibi içinde değildir. İbikli, İbiksiz, Gülibik, Paçalı ve de son gelen beyaz tavuk haremin içindedir. Benim Karatavuk haremin dışında. Körhoroz’um onunla ayrı ilgilenir. Bu nedenle de her gün bir adet yumurta vermeyi de ihmal etmez. 

Adamın birinin papağanı varmış. Adam da pek çapkınmış. Eve her kadın getirişinde papağan: ”Ben de karı isterim!” diye tuttururmuş. Bir, iki böyle adamın canına tak etmiş. Tutmuş ona da bir dişi papağan bulmuş getirmiş. Bizim papağan hayatından pek memnun… Ertesi sabah kalktığında bir de ne görsün adam? Dişi papağan cascavlak, tüyleri yolunmuş vaziyette… Adam: “Ne oldu? N’aptı da kuşu bu hale getirdin?” deyince papağan: “Kırk yılda bir hanım getirdin soymadan mı sevişecektik?” yanıtını vermiş,  

Bizim Karatavuk’la Körhoroz’un ilişkisi biraz da buna benziyor. Yarı tüylü vaziyeti dekoltesi derin giysili kadınlara benziyor. Haklı olarak Körhorozum onunla ayrı ilgilenir. Siz ne düşünürsünüz bilmem ama Paçalı, Tepeli, Tepesiz, Gülibik, Körhoroz gibi nicelerini etrafımıza bakındığımızda aramızda görmemiz pekâlâ mümkün. … 

EMEK 

Cengiz Aytnatov’un “Al Yazmalım” aslı eserinde nasıl sorguluyordu sevgiyi kadın kahraman? “Nedir Sevgi? Sevgi emektir.” Aslında koca romanın ana fikridir bu sorgunun yanıtı. “Sevgi emektir.” Koca olmak için emek, sevgili olabilmek için emek, anne olabilmek için emek, baba olabilmek için emek, iş güç sahibi olabilmek için yine emek… Maalesef ama emek olmadan yemek olmuyor. 

Şimdi “Nereden geldik bu konuya?” diyeceksiniz. Bu yazıyı yazmama neden olan İbiksiz getirdi beni buralara. Düşünebiliyor musunuz yirmi gün yumurtaların üzerinde yat, yirmi birinci gün kalk. Yavrular doğum halindeyken ortada kalıversin. Yirmi birinci gün altına konan yumurtalardan çıkan başka bir tavuk üç tane de olsa onlara annelik etmek için emek vermeye hazır olsun? 

Nazım Hikmet’i şiirleriyle tanırız. Onun öykücülük, tiyatro yanı ve romancılık yönü soluk kalmıştır. Ancak bunlardan bir romanı var ki beni çok etkilemiştir: “Kan Konuşmaz” İlk zamanlar anne baba evlat ilişkilerinde kan bağının önemi ile ilgili ters düşmüşlüğüm olmuştu romanla. Ancak zaman evlat sahibi olmanın kan bağıyla değil emekle olabileceğini gördüm, gözlemledim. 

Gurka yatan tavuğun yumurtalarından çoğu kendinin değildir. Ama onlar üzerinde emeği vardır. Emek verdiği için sahiplenir. Kendilerini bakmasını öğreninceye kadar onlarla ilgilenir. Ne zaman ayaklarının üzerinde durmaya başladıklarını hissetti o zaman hiç acımadan onları terk eder. Yanına gelen, kendine güvenemeyenleri de döverek kendinden uzaklaştırır ve yaşam mücadelesinin içine atar. 

“Dokuz ay kanımda taşıdım seni!” ya da “dokuz ay karnında taşıdı seni!”derler. Bir gecelik zevkten miras kalan bir beraberliliktir hamilelik. Zorunluluktur. Ama annelik, babalık öyle mi? Çocuğun yaşamını ilmek ilmek örmektir. Ter akıtmaktır. Emek vermektir. 

Çocuk isteyip de çocuğumuz olmuyor diyen anne babalar! İbiksiz gibi fingirdek, Paçalı gibi tuzağa düşmeye meyilli nice anne babanın bebekleri Çocuk Esirgeme Kurumları ve benzeri yerlerde sizleri bekliyor. O bebelere emek verin. “Onlar bizim kanımızdan değil!” diye düşünmeden anne baba olmanın hazzına erişin. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 59
Toplam yorum
: 124
Toplam mesaj
: 58
Ort. okunma sayısı
: 890
Kayıt tarihi
: 02.10.08
 
 

1955 Milas doğumluyum. Nüfüs kaydım orada ama "doğduğun yer değil, doyduğun yer" memleketin olurmuş ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster