Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Mart '12

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
976
 

Keşanlı Ali'den Tuş

Keşanlı Ali'den Tuş
 

Keşanlı Ali ve Tuş


Haldun Taner, hikayelerini anlattığı dönemin farklı sosyal sınıflarına ait dillerini öykülerinde akıcı bir şekilde kullanmasıyla ve sadece tasvirleri ile değil de, diyaloglarla da okuru, o büyülü yazın dünyasına çekmeyi becerebiliyor.

Kimi öykülerin, Keşanlı Ali den neredeyse on beş yıl önce yayınladığı, on üç öyküden oluşan bir Haldun Taner eseri, TUŞ.

Kitaptaki öykülerin bazılarının varoşlarda geçen bölümleri, Destan'ı bilenler için, sanki bir ön hazırlıkmış hissi uyandırıyor Keşanlı Ali'ye.

Sadece 'Bir Kavak ve İnsanlar' öyküsü için bile okunur bu kitabın, ben yine de diğer öykülerini, kitabı bitirdiğimde aklımda kalanlar ve sayfa kenarlarıma aldığım notlarla, sizlere kısaca tanıtmaya çalışayım.

Varlık Yayınlarından 1954 haziran basımı kitabı, yine bir sahaf gezintisi sırasında raflarda görüp almıştım.

http://blog.milliyet.com.tr/uskudar-a-yagmur-yagiyordu/Blog/?BlogNo=351456

İlk öykü, kitaba adını da veren TUŞ. Miskin asmanın kel koruğu bir evlatlık parçasının düşüşünün anlatıldığı bir öykü. Dilaver beyin, haksızlığa isyan edip, mahallenin de namusunu kurtarmak uğruna, rakibinin sırtını yere yapıştırıp tuş etmek hedefiyle başladığı mücadelesinin sonunda, bir takım sırtlar gerçekten de yere geliyor ama...

Haldun Taner öyküsü olur da yeni bir şeyler öğrenmemek nasıl mümkün olur? ''İğne oynarsa iplik geçmezmiş'', ''At elin, it elin, bize mi düştü tasası?'', ''Dipsiz tencere, camsız pencere''.

İkinci öykü, KIZIL SAÇLI AMAZON. ''Aşıklık bela imiş müşkül iptila imiş'' diyerek başlayan öyküde, kendisini yokluktan çıkartıp isteklerine kavuşturacak umuduyla Çilli Saime'nin peşine düşen, yazdığı şiirler kendisinin bile hoşuna gitmediği halde namı yine de Şair olan Kamil'in, düş kırıklğı anlatılıyor.

Şimdi desem ki alev saçlım

Desem ki fakir şaire

Anlatılmaz bir hal olmuş

Desem ki, acır mısın

Gözleri dolmuş?

Üçüncü öykü MADE IN USA, genç kızların uniforma aşkını hikayeleştiriyor ki, bu uniforma bir de Amerikan bezinden olunca, işte o zaman aşk gözleri tamamen kör ediyor. Sonra her aşkın ardından olduğu gibi bir süre üzüntü ve tekrardan hayata dönüş...

İKİ KOMŞU'da ise, birbirlerinin tamamen zıddı karakterlere sahip Saraylı hanım ile İfakat hanımın , 'hindi meselesi'ni de bahane ederek, sonunda bardağın taştığı çekişmeleri anlatılıyor. Arka planda da Saraylı'nın damadı üzerinden yapılan, Demokrat Parti ile Cumhuriyet Halk Partisi'nin mücadelesi var.

ELLER'de, şimdilerde tekaüt olmuş 'elden karakter tahlili işinin ustası' Zeynel'den, mesleğin sırlarını öğrenmeye çalışan ve üstadından öğrendikleriyle de pratik yaparken başından geçen yarı hayal yarı gerçek olaylar, bir amatör'ün gözünden anlatılıyor.

Refikası, validesi ve iki de kerimesi ile, iki bin kuruş emekli maaşına talim eden Şerafettin beyin, daha iyi bir yaşama kavuşmak umuduyla, Ankara'da hatırı sayılan akrabası Mükerrem beye ricaya gidişinin sonrasında, gelişen olaylar karşısındaa sinirlerine hakim olmayı beceremeyip, BİR ÇUVAL İNCİR'i berbat edişi de bir sonraki öykü.

Bir ihmalin, adam sendeciliğin sebep olduğu olaylar sonucunda, kaptanının namusunu korumaya kalkınca başına olmadık işler açılan gemici Sadık'ın, başkasının işine burnunu sokmamayı öğütleyen kıssadan hissesi, KAPTANIN NAMUSU.

BİR MOTÖRDE DÖRT KİŞİ, gecenin bir vaktinde adaya son vapuru kaçırmış, birbirleriyle aynı adada oturuyor  olmak dışında hiçbir ortak özellikleri olmayan dört kişinin, 'denize düşen yılana sarılır' tadındaki bir öyküsü.

ALLEGRO MA NON TROPPO, Herkesin kendi çapında ama aynı zamanda da anlaşılmamaktan müteessir birer dahi olduğuna dikkat çeker. Geçmişin sokaklarında ve tatlı müzikler eşliğinde yazar okurunu yıllar öncesine götürüp gezdiriyor. Bir ara, öykünün kahramanının, laf ebesi kimseye ağzını açtırmayan arkadaşı Siranuş'tan bahsederken de, Aleksandre Dumas'ın 'Üç Silahşörler'indeki meşhur ''Dartanyan Ermeni mi?'' sorusunu ortaya atıyor...

BİR KAVAK VE İNSANLAR, benim için hayatım boyunca unutulmaz bir öykü olarak kalacak. Ziya Osman Saba'nın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi'nde, yazarının yarattığı gerçekten de müthiş bir atmosfer vardır. İçiniz çekilir, hafifler, neredeyse 'erersiniz'. Öyle bir hafifler ki ruhunuz huzurla dolar. Nasıl anlatsam, bir yeşilliğin içinde kuş sesleri ve avucunuzda bulutlar ya da sabah ezanında bir caminin kubbesi altındaki huzur, işte o derece. Haldun Taner de bu öyküsünde, hem huzurlu bir hüzün veriyor hem de doğanın adaletini sergiliyor, ancak tabi yine anlayana...

Papatyalar, tavada yumurta gibi ortalığı sarıyla beyaza boyamışlardır ama, kavak ağacının ise artık hayattan bir  beklentisi kalmamıştır, ''Artık bir yıldırım düşse de yok etse beni'' diye beklemektedir, kaderine razı.

Gerçekten de herkesin mutlaka okuması gerektiğine inandığım, çocuklara doğa sevgisi aşılamak için de ilkokullarda okutulması gereken bir öykü kanımca.

KOOPERATİF'te anlatılan insanlar da, çizilen mekanlar da sanki yaklaşık on beş yıl sonrasının KEŞANLI ALİ'sine hazırlık gibi. Yokluk içinde iyi kötü günler geçirirken, yakınlarına gelen 'medeniyet' ile beraber günden güne bozulan ve eski günlerini arar hale gelen insanlar anlatılıyor. Yollar asfaltlanıp yapılıyor ama, ''Gönül yolları bozulduktan sonra neye yarar?'' sorusunu sormadan edemiyorsunuz kendi kendinize.

İSTEDİĞİ ŞARKIYI DİNLEYEBİLMEK ise o zamanların en gelişmiş teknoloji harikası olan radyo ile ilgili bir anlatı. Yazar, radyonun gücünü yere göğe sığdıramıyor ve bunu kanıtlamak istercesine de, ''Aç düğmeyi en büyük orkestralar başucunda çalsın, kapa radyoyu reisicumhurun lafı ağzında kalsın'' diyor. Hürriyeti ise,     2. Dünya Savaşı'nda Almanların, sadece kendi kanalları çekebilecek, dış ülkelerin yayınlarını almayacak radyo yapma çabalarını da anımsatarak, ''Hür adam radyosunda istediği şarkıyı dinleyebilen adamdır'' şeklinde tanımlıyor.

Son öykü 8'DEN 9'A KADAR  ise, Edirne mepusu İbraam, hani şu Yeldirmenin'de apurtmanı olan, işte onun çamaşırcısı Aççe'nin, karlı bir kış günü Askeri Hastane'nin köşesinde doğurmasıyla başlayan ve gelişen olayları anlatıyor.

Bir solukta okuyup, sizi yıllar öncesinin İstanbul'una götürecek, on üç öykü.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 344
Toplam yorum
: 155
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1031
Kayıt tarihi
: 22.07.09
 
 

Okur yazarım. Okur yazarlıktan kastım, okuduklarımı yazmamdır ki, bu yazılarımı genellikle 'kitap..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster