Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Mart '10

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
1327
 

Kitap analizi- “Süpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı”

Kitap analizi- “Süpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı”
 

Kapak, Önsöz ve TUP'la Duygusal Zeka Üzerine Sohbet

(Bölüm 1)

Başlığında Türk insanın kültürel DNA’sında var olan bir gerçeği aklımıza ve yüreğimize fısıldayan “Süpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı”, Türk insanına, bireysel gelişimin devamında bir kaç adım ötesindeki toplumsal gelişimin boyutlarını ve bu gelişimin içinde zaten hazır bulunmasına rağmen günümüzde unutulmaya yüz tutan milli değerlerimizin önemini vurgulayan bir kitap… Dahası, Türkiye Uğur Böcekleri Projesi (TUP)’ne ilham veren ve projenin temel değerlerini oluşturan ‘yurt sevgisi’, ‘dürüstlük’, ‘girişimcilik’, iş kalitesi’ ve ‘hoşgörü’ nün Şerif İzgören’in yaşamında karşımıza çıkan yansımalarını da buluyoruz bu kitapta. Yani, seminerlerde verilmek istenen ve projenin temelini oluşturan ‘bireylerin toplumu ileri seviyeye taşıyacağı düşüncesi ile kendine güvenen, girişimci, farklı görüşlere açık, yaratıcı, mücadele ruhuna sahip bir toplum yaratmak’ destekleyen pek çok yaşanmış olaylar ve tecrübeler önümüze konmuş oluyor.

Bu, uzun zamandır okuduğum ilk kitaptı. Aslında, Şerif İzgören’in “Dostlar, rüyalarınız gerçek olsun ister misiniz? E, o zaman önce bir uyanın.” (Sayfa 51) diyen satırları kendi yaşadığım bir tecrübeyle birleşti ve benim de kendi yaşamımda düşlediğim bir şeyleri gerçekleştirmek için ‘uykudan uyanmam’ gerektiğini hatırlattı bana.

Benim, kitabın en etkilendiğim yanlarından biri, en başında, Şerif Bey’in yan sayfada resmini de iliştirdiği kızıyla arasında geçen konuşma ve onunla paylaştığı duygusal andı. Kitabın kendisine hediye edildiğini okuyan kızının gözyaşlarına ortak olması ve bu anını yaşamının en mutlu anlarından biri olarak bizlere de aktarmasıydı hoşuma giden. Ve yine aynı sayfada beni gülümseten ve yüreğimi ısıtan kısım, sınıfındaki bütün arkadaşlarının doktor, mühendis ya da mimar olmayı hayal ederken, kızının kasiyer olmak istemesine gösterdiği sıcak yaklaşım ve yaşamında hangi mesleği yaparsa yapsın onunla gurur duyacak olmasıydı. (Sayfa 6-7)

Yazar, bir kitabın ölümsüzlüğünü tanımlayarak başlıyor Önsöz’üne. Benim ilgimi çeken, bir kitabın ömrünün ona ayırdığımız zamanla sınırlı olduğunu vurgularken, ölümsüz kitapları bize şöyle tanımlaması: “Bazı kitaplar vardır, sizinle konuşur. Arkadaşınız olurlar. Ya çok iyi kitaptır; içten, sakin ve bilgedir, ya da hayatımızın en zor, en ihtiyaç duyduğumuz döneminde ortaya çıkmıştır.”(Sayfa 12) Ve şu cümleyle şimdiye kadar yazılan ve yazılacak olan kitapların kaderi hakkında noktayı koyuyor: “Aslında, her bir kitap nüshasının kaderi, okuyanın zekâsı kadardır.” Bu varsayım, bence, bir kitabın ilk yazıldığı andan itibaren başlayarak, elinizde okuduğunuz kitap haline gelme sürecindeki ara aşamalar için de geçerlidir. Nasıl bir toplumdan ne tür bir kitap çıkar; çıkarsa kimler okur, ne kadar okur, okuduğundan ne kadarını anlar, anladığının ne kadarını yaşamına yansıtır ve benzeri sorular da kitabın ölümsüzlüğünü etkiler. Tabii, bu arada “basılmamış bir kitabın ölümsüzlüğünü de tartışmamız mümkün mü acaba?” diye bir soruyu da tartışmaya açılabilirim.

Şerif İzgören, Türk toplumunda yıllardır gözlemlediği ve günlük yaşamın her anında karşısına çıkan çelişkileri, yani Türkiye gerçeğini koyuyor gözlerimizin önüne. Ama en çok “değer bilmezlik”, “duyarsızlık” ve “iyiliğe vefasızlık” vurgulanıyor. Örneğin, yoksul bir babanın kızına karnesi güzel gelirse dondurma alacağını söylediği zaman, kızının ona sevinçle sarılmasıyla, kızını her hafta restorana götüren bir annenin kızından aldığı “Anne bu yemek iğrenç.” şeklindeki takdir bilmez cevabı karşılaştırıyor, yazar. Bu arada başka çarpıcı örnekler de veriyor: PKK’nın Tokat’ta şehit ettiği erlerden biri, okumak ve bilgilerini tazelemek için yanında kitaplarını götürmüş ve o zamana kadar askerde aldığı parayı da ailesine yollamış. Bu kötü şartlarda yaşam mücadelesi veren bu eri, hem köşe yazısında hangi barda ne içtiğini ve İstanbul’un en ‘ciks mekânı’ neresiymiş onu anlatan yozlaşmış bir köşe yazarıyla hem de Öğretmenler Vakfı tarafından ücretsiz olarak haftada bir gün, sadece Cumartesi günleri verilen mesleki gelişim kursuna lütfedip katılmayan ve "tatil gününde erken mi kalkılırmış" diye yakınan öğretmenlerle karşılaştırıyor. (Sayfa 13)

Bazıları en zor şartlarda bile kendilerini geliştirme mücadelesi verirken ve ailesi, vatanı için yaşamını veda ederken, bazıları da kendilerine sunulan nimetlere vefasızlık edip, miskinlik yapıyorlar ve elindekilerin değerini bilmiyorlar. Burada, karşımıza şu sorular çıkıyor: Sağlanan ‘öğretim’ toplumdaki bireyleri ne kadar eğitiyor? ‘Eğitimli’ ya da ‘diplomalı’ etiketi bireylerde nasıl bir olumlu davranışa neden oluyor? Bireylerdeki ‘Duygusal zekâ’ düzeyi, vatana hizmet ederken şehit düşen erde daha yüksek de, hemen hemen on altı yılı okulda geçmiş ve yazdıklarıyla, öğrettikleriyle toplumu peşinden sürükleyen köşe yazarıyla öğretmen de neden düşük? Bu bir toplumun geleceği bakımından ne kadar sağlıklı bir durumdur?

Şerif İzgören, toplumdaki ‘gelir dağılımındaki adaletsizlik’ konusunda da şu güzel gözlemleri yapmış: Rahmetli arkadaşı Hakan Yaman’ın ‘kelimenü’ kitabında kullandığı deyimle, Türkiye’deki doktorların muayenehane, özel hasta, ilaç pirimi, bıçak parası derken kazançlarını katlamaları ve ‘toktor’ olmaları. Bir başkası ise, beraber görev yaptığı bir asteğmenin web dizaynırı (internet sitesi dizaynırı) olarak akşamları evde Avrupalı şirketlere web sayfası yapıp ayda 5000 ile 7500 dolar arası ekstra para kazanması… (Sayfa 14) Yani, sömürü de var, bir o kadar da fırsat var.

İşte bunlar olurken, “ülkede işsizlik var” denmesinin aslında ‘bilgisizlik’ olduğuna inanan yazar, gerçek sorunun kaynağını ‘girişimci ruhların olmaması’ ve ‘herkesin işini idareten yapması’ olarak belirliyor. (Sayfa 15) Haksız mı yani? O zaman şöyle diyebiliriz: Keşke o sömürerek servet yapanlar ellerini vicdanlarına koysalar ve kendilerine sorsalar "Benim bu kazandığım para temiz mi, hak ediyor muyum acaba? Başkalarının çaresizliği ve mutsuzluğu üzerine kurduğum bu refah ve mutluluk ne kadar doğru?" Ve keşke, o ellerinde bir işi ve geliri olanlar da sorsalar kendilerine: "Dışarıda milyonlarca insan dışarıda işsiz ve evine ekmek götüremiyorken, benim işimi doğru dürüst yapmamam ve kazandığım ekmek parasına hakkını vermemem ne kadar doğru? Ya şimdi ben de işimi kaybedersem, ya bana da 'işsiz, güçsüz' etiketi yapıştırılsa ne yaparım? Ya kiramı ödeyemediğim için sokağa, bankaya borcumu ödeyemediğim için hapse koysalar ne yaparım?" Ve işsiz güçsüz oturan, genç yaşta emekliymiş gibi yaşayan da kendine şöyle dese: "Ya, ben aylardır böyle kös kös kahvede ya da evde oturuyorum, kaldırım arşınlıyorum ya da aptal kutusu televizyonun saçma sapan kanallarına tutsak oluyorum... Hiç bir işe yaramıyorum, ne kendime ne de çevreme hayrım var. Bari, memlekete, topluma hayırlı bir iş yapsam da, gidip birşeyin ucundan 'gönüllü' tutsam ve bana 'işsiz' demeseler de 'işi var ama 'gönüllü' deseler. Böylece de kendime de bir iyilik yapsam... İşte, 'girişimci ruh' burada başlıyor. "Durumu idare etmek' yetmiyor. Nasıl daha iyi birşeyler yapabilirim? Bu olumsuz durumdan nasıl kurtulabilirim? Kendime ve çevreme nasıl yararlı bir insan olabilirim?" diye sormalı kendine insan.

Herşeyin ötesinde, yaşınız ne olursa olsun, hangi koşullarda bulunursanız bulunun, toplumdaki konumunuz, yaptığınız iş ne olursa olsun, zeka düzeyi ya da alınan diplomalar not ortalaması ne olursa olsun, önemli olan yaşamda karşılaşılan sorunları çözmek ve işlemeyen şeyleri işler hale getirmektir. 'Yaşam' ve 'insan olmak', bilgiye dayanan zekanın çok ötesinde bir 'duygusal zeka' gerektiriyor. İnsanın içinde bulunduğu şartlar ne olursa olsun, insanlığını kaybetmeden olumlu bir tavır takınarak, yaşamını doğru yönde değiştirecek adımları attıran, o 'yürekle aklın güçbirliği yaptığı' devasa enerji, 'duygusal zeka'yı harekete geçirmesi gerekiyor...

Bakalım kitapta karşımıza daha neler çıkacak… ve ben de kimbilir hangi boyuta geçeceğim..

<ı>

<ı>Devamı var. (Bölüm 2- Sevgi Kültürü ve Aşırı Korumacılık)

Alp İçöz, M.A.
Copyright©Alp İçöz 2010

JOURNALTA - Türk Amerikalı Aydınlar Birliği

* Yazının ilk yayınlandığı kaynak

İzgören Yayınları

http://www.izgoren.com/index.php?option=com_content&task=view&id=1330&Itemid=1

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yazınızı ilk okuyan değilim ama ilk yorum yazanın sanırım. A.Şerif İZGÖREN in bu kitabınını diğerleri gibi bir solukta okuyanyardanım. Bütün kitapları inanın çok değerli benim için, bu kitabını da Cumartesi günü aldım ve mutfağa yemek yapmaya gittim. Ancak tahmin edersinizki 2 saat sonra kitap bitmişti ama ..Alp Bey Şerif Bey' in diğer kitaplarını da okuyun inanın harika kitaplar... Sizin yazınız da harika, takip edeceğim. İyi günler

ÖZNUR YILMAZ 
 01.04.2010 8:44
Cevap :
Öznur Hanım, değerli yorumunuz için teşekkür ederim. Şerif İzgören'i şahsen tanıyanlardan biriyim. Kendisini hem bir dost olarak seviyor hem de topluma güzel değerler, umut ve yeni bir kimlik verme çabaları nedeniyle de ayakta alkışlıyorum. Benim buradaki amacım, kendisinin topluma birşeyleri anlatma çabasına katkıda bulunmaktan ibaretti. Anlamlı bir amaca destek vermek beni de onurlandırıyor. Nazik yorumunuza tekrar teşekür ederim. Size de iyi günler dilerim.  01.04.2010 21:10
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 52
Toplam yorum
: 108
Toplam mesaj
: 49
Ort. okunma sayısı
: 1736
Kayıt tarihi
: 11.11.06
 
 

"İnsan, aslinda gönül gözüyle görmeli dünyayı. Herşey, o iç dünyanin merkez olduğu kişiliğine şek..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster