Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Mayıs '18

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
522
 

Mayakovski: Şiir, Devrim ve Aşk

Mayakovski: Şiir, Devrim ve Aşk
 

Romanlarda olduğu kadar gerçek hayatta da aldatmanın sınırlarına girmeyen, aşkın sınırlarını aşan, ahlak sınırlarını zorlayan aşklar yaşanır...  İnsana ne düşüneceğini, nasıl düşüneceğini sorgulatan.  “Yaşamda etik değerler mi, duygular mı ön planda tutulmalıdır?” sorusu farklı bakış açılarıyla farklı yanıtlar çıkarır karşımıza. Sonuçta “Aşkın etiği olmaz!” noktasına gelinir.

Gerçekten de aşkın ahlaksal bir boyutu yok mudur?

Her tür değerin üstünde midir aşk denilen şey?

 Bazılarına göre aşkın kaç kişilik olduğu sayısal bir değerdir sadece. Tek kişilik olduğunu savunanlar gibi, üç kişilik olmasında bir sakınca görmeyenler de vardır.  Bazen vazgeçmesi gereken taraf ısrarla aşkına sahip çıkar. Bunun soylu bir davranış olup olmadığı tartışılır elbet. Ama çoğu kez ortaya çıkan üç kişilik aşktan çok üç kişilik mutsuzluktur. Yine de yaşanır…

“Edebiyat iki ruhun arasındaki bir tesadüf noktasıdır” sözünü doğrularcasına Lili Brik, Mayakovski’ye  “Pantolonlu Bulut” şiirini okurken aşık olur. Hırçın, ele avuca sığmaz, öfkeli, dağ gibi boylu poslu bu adamın içindeki çocuğu fark eder Lili. Ve o küçük çocuk Lili’nin kollarında bulur aradığı huzuru ve aşkı. Artık Mayakovski’nin hayatında şiir ve devrimin yanı sıra Lili de vardır.

Edebiyat dünyasının sıra dışı aşıkları, Lili Brik ve Mayakovski, tutku dolu aşklarını şaşırtıcı ve aykırı bir ortamda yaşarlar. Liliya  Yuvenna Brik, Mayakovski’ye aşık olduğunda evlidir. Gizli saklı  bir ilişki yaşamak istemediğinden bunu kocasına itiraf ederek boşanmak ister. Kocası Ossip Brik ise aynı fikirde değildir. Boşanmayı asla düşünmez. Karısına aşıktır. Ve yapılacak tek şey vardır: Birlikte yaşamak!

Lili’ye “O zaman üçümüz birlikte ölene kadar mutlu yaşayalım!”der. Ve birlikte yaşarlar… Üçü de devrimde birlikte yol alır. Ossip, Mayakovski’nin şiirlerini yayımlar, birlikte dergi çıkarırlar.

Kitaplar mutlu yaşadıklarını yazsa da ben bundan hep kuşku duydum. Hiç değilse ara sıra da olsa içlerindeki o tuhaf huzursuzluğun pişmanlığa dönüştüğünü… Üçünün de  omuzlarına yüklenen farklı duygulara dayanmaya çalışması, yüreklerindeki ateşin yavaş yavaş soğumasına neden oldu bence. Ve belki de bu yüzdendi Lili’nin bir süre Mayakovski’den uzak duruşu. Ve de belki değişen Rus toplumunun onu ötelemesinden daha çok Lili’nin uzaklığıydı  Mayakovski’nin 37 yaşında intihar etmesine sebep olan.

&

Üçüncü kişi konumuna düşen Ossip Brik’in duygularını hep merak etmişimdir. Karısının sevgilisiyle birlikte yaşamak nasıl bir duygu çıkmazıdır?

“Onu mutlu edemiyorsam, sadakatini istemeye hakkım var mı?” diye düşünüyor olabilir miydi?

Ya da  “Benimle mutlu değilse, başkasında bulduğu mutluluğu yaşamasına izin vermeliyim ama  yanımda kalması şartıyla.”

Bu aşk mıdır, bencillik midir, kaybetmenin/yalnız kalmanın korkusu mudur?

Ben, bencilliktir diyorum.

Aşk olamaz…

Aşk, onun mutluluğu için gerektiğinde vazgeçmek değil midir?

 

Matilla, Nil ALAZ, Nurbanu Kablan bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Aşk, sevgi, tutku ve ahlak TDK, "Aşk"ı; "Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu" olarak tanımlıyor. "Sevgi"yi, " İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu " ve "Tutku", "İrade ve yargıları aşan güçlü bir coşku". "Ahlak"ı ise, " Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları" olarak. Lili Brik'in aşklarını anlatan blogunuzu okurken karmaşık duygular içindeydim. Değerlendirmelerinizin, toplumsal değer yargılarımız ortak paydasında örtüştüğünü belirtmek isterim. Bu "örtüşmenin" ne düzeyde ve ne bağlamda sınırlı olup olmadığını net olarak belirleyemedim. Genlerimizde yer etmiş olan, her ne kadar "batı düşünce sistemi" bazlı olarak yetiştiysem de, bu konuya geldiğimde çok farklı değer-yargı dönüşümümü ilgi ve endişe ile izlemişimdir, hep. Bu nedenle genelde fikri örtüşmemiz olsa da, bu konuyu biraz detaylandırarak irdelemeye çalışmak istiyorum. Efendim, ben, başlıktaki üç ögeyi bir anlam altında bütünleştirme ve bu bağlamda değerlendirme eğilimini benimsemişimdir. Benim için, "Aşk, sevgi ve tutku" bir araya geldiğinde "Sevda" düzeyine ulaşmakta ve "sevda"yı koruma eylemi dışında hiç bir "ahlak" kavram ve kuralına, "yaşama" ile ilgili bir endişeye bağlı olunmamaktadır. Böyle bir durum ile karşılaşabilmenin olasılığını bilemiyorum ama bu üçlü duyguyu bir arada yaşayabilme sağanağına tutulunulduğunda artık burada kişilerin fiziksel varlıklarının ikinci planda kaldığı, duygu seline kapılmış bir ruh haliyle sadece "sevda"nın varlığına esir olunmaktadır. "Sevda"nın "her şey" olduğu savı insanın benliğini ele geçirmekte, "O"nu "kaybetme" endişesi hayatı zehir etmeye, cehennemi yaşatmaya neden olmaktadır. Şiirlerin, romanların böyle durumdaki kişilerin haykırışları olduğu inancındayım. Hele, "mektuplar", ardı arkası kesilmeyen, biri biterken sonrakinin hayalini kurmaya başlayan müptela ruhun hezeyanları. Siz, böyle bir ruh sahibi ile karşılaştınız mı? Yıllarca, haftada en az iki kez mektup, zora düş

Mustafa Erdal GÜZELDEMİR 
 13.07.2018 22:58
 

Müsaadenizle ufacık bir itirazımı dile getireyim. Bendeniz edebiyatın felsefenin değil siyasetin ikiz kardeşi olduğuna inanıyorum. Hemi de tek yumurta ikizi. Felsefeyi sevenin edebiyatı da sevmesi normaldir de, benim gibi siyaseti sevmeyenlerin edebiyatı sevmelerini biraz garip karşılıyorum. Bence tabi ve de inşallah :) Tekrar selamlar

Matilla 
 14.05.2018 9:58
Cevap :
Benimkilerle örtüşmeseler de her düşünceye saygım sonsuz. Ama siyaseti sevmeyip edebiyatı sevenleri garip karşılarsanız, bu, edebiyatın siyasetin dışında bir işlevi olmadığı anlamına gelir ki, tümüyle yanlıştır. Ben mümkün olduğu kadar siyasetten uzak dururum ama edebiyattan asla! Yanlış anlamazsanız, acaba diyorum, şiir okumaya başlasanız mı? Hani, edebiyata sıcak bakmak için ilk adım olarak :) Belki düşüncelerinizde bir farklılık oluşur.  14.05.2018 19:00
 

Ben hiç aşık olmadım ama delicesine tutulduğum çok olmuştur. Bu nedenle de aşk üzerine ahkam kesemem. Ama şunu söyleyebilirim ki derin analizler yapabiliyorsunuz ve de gerçekten çok güzel yazabiliyorsunuz. Ben edebiyatı gerçekten sevmem çünkü edebi eserlerin, özellikle de çok güzel ve akıllıca yazılanların insanın gerçeklik algısını tahrip ettiğini düşünüyorum. Bence edebiyatçılar olmasaydı ve özelikle de şairler, aşk dediğimiz kavram da olmazdı. Zaten bu nedenle de masalların bile çocuklara önerilmesine çok karşıyım. Ama son zamanlarda artık bazı kısa öykülerin okunabileceğini düşünüyorum. Çok afyonlamasında birazcık afyondan zarar gelmez diyorum:) Bu arada bu blogunuzu 3 Mayıs tarihinde yani benim doğum günümde yazdığınızı görüyor ve müsaadenizle koca bir dilim çikolatalı pasta ikram edilmiş olarak kabul ediyorum. Müsaade etmeseniz de bir şey fark etmez, yedim bitti. İstesem bile yerine koyamam. Selamlar

Matilla 
 12.05.2018 9:54
Cevap :
Biliyor musunuz, sözleriniz bana hiç yabancı gelmedi. Siz felsefecilerin neden edebiyatı sevmediğinizi bir türlü anlayamıyorum... Oysa felsefe ve edebiyat ikiz kardeş gibidir bence. Sürekli bir gerçeklik olgusu içinde yaşamak, hayatı sıkıcı ve anlamsız kılmaz mı?Eğer insanı mutlu ediyorsa, birazcık gerçeklerden uzaklaşmanın ne sakıncası olabilir ki? Aşka dair analizler yapıyor olmam ve yazabilmem sanırım aşkı dibine kadar yaşamış olmamdan kaynaklanıyordur. Edebiyata biraz sıcak baksaydınız, yaşadıklarınızın aşk olduğunu - eğer delicesine tutulduysanız gerçekten- anlayacaktınız. Neticede edebiyat ve edebiyatçılar olsa da olmasa da aşk hep vardır. Olacaktır da. Bu arada gecikmeli olarak doğum gününüzü kutluyorum. Seneye çikolatalı pastanız benden, söz :)  13.05.2018 0:28
 

Sizi okumak her zaman heyecan veren bir yolculuktur benim için. İlk defa girdiğim bir lunaparka benzersiniz üstelik beni altı-yedi yaşıma döndürerek. Hangi satırdan hangi sürpriz çıkacak kim bilir... Ve bu arada aşk tüm özveriyle vazgeçebilme olgunluğudur elbette.. İşte bu yüzden tek kişiliktir...

yeşilsoğan 
 07.05.2018 15:47
Cevap :
Lunaparklar eğlenceli, gizemli,heyecanlı, renkli, mutluluk vaat eden kendine has bir dünyadır. Ve bir lunaparka benzetilmek, o dünyanın içinde kaybolmak kadar güzeldir... Teşekkürlerimle.   07.05.2018 18:26
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 229
Toplam yorum
: 1829
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2033
Kayıt tarihi
: 26.09.07
 
 

Burada yazarken kim olduğumuzun, ne olduğumuzun bir önemi olmadığını düşünüyorum. Önemli olan yaz..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster