Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Temmuz '18

 
Kategori
Gelenekler
Okunma Sayısı
49
 

Ninemin Sızısı

Ninemin Sızısı
 

Bazen tek bir söz ciltler dolusu kitaptan daha çok şey anlatır derler ya...


“Dağdan indim şol kere,
 B.k yedim gittim ere!”

Madem ki konumuz insan, insana değen ve yüreğimizin bir tarafını harekete geçirebilen her şeyi yazıyoruz.

Rahmetli ninemin yukarıdaki dizelerini de yazmalıyız.

Dedem genç sayılacak bir yaşta hastalanmış, arkasında dördü erkek, ikisi (erken evlendirilmiş) kız altı evlat bırakıp terk-i dünya etmiş.

Otuzlu yılların sonu.

Kafkasya’dan 1917’de yaşanan göçle on dört yaşında Türkiye’ye gelmiş olan ninemin ilk eşi.

Kendine göre küçük çapta ticaretle uğraşan dedem Bedir, zengin değilmiş ama kimseye muhtaç da değilmiş. Halk arasında sevilip sayılan, özüne, sözüne güvenilir bir insanmış.

Rahmetli olan amcam Hıdır babam Ali’ye “bizim babamız vefat ettiğinde o kadar çok kalabalık nereden toplanmış da cenazeye gelmişti?” diye sorduğunu bilirim.

O zamanlar Van çok kalabalık bir şehir değilmiş. Seferberlikten sonra katledilen, ülkenin çeşitli yerlerine dağılan şehir ahalisinden geri dönen bir avuç insanın yaşadığı bir yermiş. Buna rağmen dedemin itibar sahibi olması, seveninin çok olması nedeniyle cenazesindeki cemaat kalabalıkmış.

Gerçekte konumuz dedem değil ama söz buraya gelmişken onun vefatıyla ilgili olarak kendi babamdan işittiğim iki küçük şeyi daha hem kayıt altına almak, hem de ders çıkarmak anlamında paylaşmak isterim.

Dindar ve tarikat mensubu olan dedem hastalanıp yatağa düştükten sonra eşi olan Emine nineme sonraki iki Cuma gününden birinde vefat edeceğini söylemiş ve gerçekten de ikinci Cuma günü son nefesini vermiş.

Ölümünden önceki gün nineme ziyaretçilerin olabileceğini söyleyerek evin etrafını iyice temizletmiş. Gün içinde bir ara yataktan doğrulup heyecanla “hoş geldiniz, safalar getirdiniz” diye boşluğa konuşmuş. Ninem, “ne oldu herif, rüya mı görüyorsun?” diye sorunca “hanım görmüyor musun falanca şeyh, filanca zat, falanca kişi, falanca kişi vs ziyaretime gelmişler” demiş.

Vefat edeceği günün sabahında da nineme bir rüyasını anlatmış. Rüyasında artık vadesinin dolduğunun kendisine bildirildiğini, onun da rüyasında bu tebliği yapanlara “çocuklarım küçük, onları büyütebilmem için biraz vakit verin” şeklinde talepte bulunduğunu karşılığında da “sana bir keçi ömrü kadar zaman veriyoruz” yanıtını aldığını aktarmış.

Ninem de, merakla “peki herif, bir keçi ömrü ne kadar zamandır?” diye sormuş. Aldığı yanıt “hanım ne bileyim; üç yıl, beş yıl ya da sabah hayvanlar mezbahaya kesime götürülünceye kadar” olmuş.

Durumu biraz ağırlaşınca çocuklarına “gidin, Osman Hoca’yı çağırın gelsin, üzerime okusun” demiş. Osman Hoca gelmiş ve o Kur’an okurken de vefat etmiş.

Babaannem Emine genç yaşta dul kalınca rahmetli ağabeyi Abdulbari namus ve el alem hesabıyla; genç kadın dul olmaz fikriyle onu evlendirme derdine düşmüş.

O günlerde Iğdır’dan gelmiş olan genç akrabaları, dayısının oğlu Hamit ile evlenmesi için onu adeta zorlamış.

Dedemin vefatından sonra zengin ailelere tandır ekmeği yaparak, yöredeki adıyla kevennilik ederek çocuklarının geçimini sağlayan ninem ağabeyinin ısrarlarına dayanamayıp önerdiği kişi ile evlenmiş.

Bu arada vefat eden dedemin bir köyde yaşayan iki kardeşi şehire gelip çocukları ve çocuklara kalmış olan mirası istemişler. İki kardeş aralarında kura çekerek hangi çocukları götüreceklerini belirlemişlerse de, kardeşlerden biri yeğenleri babam Ali ile kardeşi Hıdır’ı kendilerine kalmış olduğu hesaplanan miras payı ile götürmüş, ikincisi kurada kendisine kalan ve yaşı küçük olan İlyas Amcamla o zaman öğrenci olup okula giden büyük amcam Süleyman’ı götürememiş. Ninem birini küçük ve bakıma muhtaç olduğu için ötekini de okula devam ettiği için vermeyip yanında tutmuş.

Babaannem o yokluk günlerinde kendisinden yaşça küçük ve biraz da toy olan üvey dedemle öz dedemin mirası ve kendi el emeği sayesinde nispeten çok sıkıntısız yaşamış olsa da uyum güçlükleri çekmiş. Kendisinden genç ve deneyimsiz bir erkek en azından başlangıçta onu mutlu edememiş.

Bir taraftan köye, amcalarına gönderdiği iki evladının özlemini çeken, öte taraftan yeni evliliğinde beklediğini tam olarak bulamayan ninem o günkü aklıyla ve sık sık kullandığı kafiyeli sözleriyle duygu ve düşüncelerini dile getirirken dillendirdiği iki dizenin bugüne kadar geleceğinden habersizmiş.  

Bazen tek bir söz ciltler dolusu kitaptan daha çok şey anlatır derler ya, onunki de öyle olmuş.

Söylediği iki dize o günlerde zor köy yaşamına dayanamayıp sekiz ay sonra kardeşinin elinden tutarak dağ bayır aşıp kaçan ve şehre gelen oğlunun, yani benim babamın kafasına kazınıp kalmış. Babamdan bize, benden de size ulaşmış.  

O iki dize yukarıya yazdığım iki dizeymiş;

“Dağdan indim şol kere,
 B.k yedim gittim ere!”

“Ere gitmek” yöremizde “kocaya gitmek” anlamına gelir ama “şol kere” ifadesiyle ninem ne kastetmiş onu bilmiyorum. Belki de “şol kere” yerine başka bir tabir kullanmış ancak o günlerde çocuk olan babamın aklında öyle kalmış. Bilemiyorum.  

Yine ninem, “dağdan indim” derken bizlere hep coşku ve övgü anlattığı Kafkasya’daki üzerinde çadırlarda yaşadıkları Ağmağan Dağları ile yemyeşil ovaları mı kastediyordu, onu da bilmiyorum.

Velhasıl, o günün koşullarında bir kızın, kadının, hele ki dul bir kadının ere gitmesinde söz sahibi olan erkekler olduğundan ninemin itirazları kabul görmemiş.

Ninem önce ağabeyine evlenmeyeceğini, çocuklarını kevennilik yaparak geçindirebileceğini söylese de  kabul ettirememiş.

Sonra çocukları almaya gelen kayınlarına “ben ortalık yerde kalmayayım, beni de köye götürün; bir dam odada oturur çocuklarıma bakarım” teklifini yapmış ancak onlardan da olumsuz yanıt almış. Babamın amcaları yokluk yoksulluk günlerinde köy yerinde bu işin yürümeyeceğini düşünüyorlarmış.

Geriye kalan tek seçenek de “ere gitmek” olmuş.

Kısa süren ikinci evliliğinde de bir su kavgasında kendince arabuluculuk yapıp iyilik etmeyi düşünen ikinci eşini de kaybetmiş. Ömrünün kalan kısmını bu ikinci eşinden olan küçük amcamla ve onun eşi ile biraz köyde, biraz şehirde yaşayarak tamamlamış.

Ben onun yaşlılık günlerine tanık oldum. Sevecen, güleryüzlü, şefkat dolu bir kadın olarak anımsıyorum. Allah ona da, bu metinde adı geçen diğer ölmüş kişilere de rahmet etsin.

Sonuçta ondan bize kalan iki dize, insanın kadın cinsine geleneklere dayalı olarak yapageldiği ciddi bir yanlışın zaman zaman yoğun acılara neden olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Tarih boyunca çeşitli kültürlerde kadın ikinci sınıf görülmüş, görüşlerine, taleplerine değer verilmemiş, kaderini etkileyecek kararlar erkekler tarafından alınmıştır.

Bu dün de yanlıştı, bugün de yanlıştır. Bizim ülkemizde de yanlış, dünyanın diğer yerlerinde de yanlış.

Ninemden babama, babamdan bize aktarılan bu iki dize aklı başında her insanın yüreğinin bir tarafını sızlatmaya yeter de artar bile.

Günümüzde hala dünyanın ve ülkemizin çeşitli yerlerinde, kırsal kesimde katı kurallar altında ezilen, büyüklerinin, babalarının ve ağabeylerinin istekleri doğrultusunda evlendirilen kadınlar, genç kızlar varken ve bizler de henüz ölmemişken, unutmamışken o dizeleri de, altında yatan gerçeği de sizinle paylaşmakta yarar gördüm. 

Anımsayalım ve paylaşalım diye.

Yaşanmakta olanları durduramayız belki ama yaşanacak olanlara karşı itirazımızı yükseltebiliriz.

 

03.07.2018

15:13:50

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 320
Toplam yorum
: 218
Toplam mesaj
: 12
Ort. okunma sayısı
: 180
Kayıt tarihi
: 21.06.14
 
 

Yaşadığımız evrenin oldukça zengin bir yer olduğunun farkındayım.  Bu zenginliğin çok az bir kısm..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster