Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Aralık '10

 
Kategori
Kent Yaşamı
Okunma Sayısı
5452
 

Osmanlıda Mahalle Anlayışı, Kapı tokmakları ve Avarız Vakfı (1)

Osmanlıda Mahalle Anlayışı, Kapı tokmakları ve Avarız Vakfı (1)
 

Osmanlı kapılarının tokmakları bile başlı başına bir kültürdür.


Medeniyet, sanılanın aksine makineleri geliştirmekle değil, insana değer vererek, şehirlileşmekle ifade edilmektedir. Tarihte bunun en güzel örneğini Osmanlılar vermişlerdir. Çoğunlukla Köylü-Tarım toplumu olarak tanıtılan Osmanlıların mahalle anlayışı, yaşayışları öğrenildikten sonra zannediyoruz ki çoğunluk ataları ile daha fazla gurur duyacaklardır. 

Osmanlının Kapı Tokmakları... 

Osmanlı kapılarının tokmakları bile başlı başına bir kültürdür ve Osmanlı insanının sosyal hayata bakışının bir simgesidir. Osmanlı insanı hayata “helâl” ve “haram” perspektifinden bakardı. Kapı tokmakları bile bu hassasiyeti yansıtırdı. İç içe, ya da üst üste bindirilen tokmaklardan biri kalın, diğeri ince ses çıkarırdı. Erkek konuklar kalın ses çıkaran kapı tokmağını, kadın konuklar ise ince seslisini kullanırlar, böylece ev sahipleri kapıdaki misafirin kimliği hakkında bilgi sahibi olur ve ona göre karşılarlardı. 

Dış kapı dış avluya, iç kapı iç avluya açılırdı. Avlular çocuklarla kadınların “özgürlük alanı”nı oluştururdu. Çocuklar avlularda hoplayıp zıplayarak enerji tüketirken, kadınlar güller, çiçekler ve meyve ağaçları arasında dolma doldurur, sarma sarar, sohbet eder, onlar da kendi açılarından hayatın stresinden arınırlardı. 

Bazı avluların bir kenarında pekmez yapılan şırahane, kilim, bez dokuma atölyeleri yer alırdı. Başka bir köşede ocak, çamaşır taşı, dibek taşı, fırın, çeşme veyahut kuyu vardı. Avlu yeteri kadar genişse bir köşesi sebze bahçesine dönüştürülür, ailenin sebze ve meyve ihtiyacı karşılanırdı. Genişçe bahçeleri olan aileler ürettikleri sebze ve meyveleri komşularıyla da paylaşır, bir ki: bir kısmı da muhtaçlara ulaştırılırdı. 

1835’te İstanbul’a gelen Miss Julia Pardoe, Osmanlı evlerinin avluları için, “Keşke Shakespeare, Romeo ve Julietin bahçe sahnesini yazmadan önce buraları görmüş olsaydı” demişti. 

Osmanlı avluları o derece etkileyiciydi. Kadınların günlerinin neredeyse tamamı avlularda geçerdi. Ekmek yaparlar, hamur açarlar, sebze yetiştirirler, artan zamanlarında ise komşularla buluşup hem elişi yapar, hem de konuşup rahatlarlardı. 

Bu bir yürek paylaşımıydı. Bu yüzden Osmanlı kadınında depresyon ve panik atak gibi sinir hastalıklarına çok az rastlanırdı. Uzun zamandır Avrupa’dan ithal edilen üst üste bindirilmiş beton “site”lerde, şaşkınlaşmışlığımızı ve yalnızlığımızı yaşıyoruz… Belki de bu yüzden sinir hastalıkları yakamızı bırakmıyor. 

Osmanlı da mahalle anlayışı… 

 

Küçük şehirlerde, kasaba ve köylerde “mahalle” kavramımız daha çok yaşıyor. Büyük şehirlerimiz ise “mahalle” kavramını tümüyle yuttu. “Bizim mahalle” kavramı da çoktan unutuldu. Gençlerimiz uzun zamandan beri “site” diyor, “banliyö” diyor, ‘Varoş” diyor, ”uydukent” diyor, tümüyle “bizden” kavramlara alabildiğine” yabancı” duruyor. 

Hâlbuki “daha dün” diyebileceğimiz yakın bir geçmişe kadar hem “mahalle”, hem de “mahalle kültürü” yaşıyordu. Bu kavramlar yaşadığı için de “komşuluk” ilişkisi sağlam yürüyordu. Komşuluk, toplumsal oluşumun balansını teşkil ediyordu. 

Maalesef “Yanlış Batılılaşma” bütün bunları öğüttü. Mahalleyi yitirdik. Mahalle ile birlikte “Mahalle ahlâkı”, “Mahalle bakkalı”, ”mahalle imamı”, “mahalle bekçisi”, “mahalle arkadaşı”, “mahalle mektebi”, “mahallenin namusu” ve “komşuluk” gibi vazgeçilmezlerimizi de kaybettik. 

İnsan-Mekân ilişkisi… 

Osmanlı’yı zirveye taşıyan insan modeli Osmanlı mahallesinde yetişirdi. 

Osmanlı mahallesinde birbirini tanıyan, birbirini seven, bir-birlerinin yaşayışından, davranışından sorumlu olduklarına inanan ve dayanışma ruhunu mahalleye hâkim kılan insanlar yaşardı. 

Her mahallenin ortasında bir “mahalle mescidi”, mahallelerin merkezinde ise bir “merkez camii” olurdu. Evler camileri sevgi kuşağı gibi sarar, böylece cami, yani “Allah’ın evi” hayatın merkezine dönüşürdü. 

Mahalleli vakit namazlarını mahalle mescidinde, Cuma namazlarını ise merkez camiinde kılmaya özen gösterirdi. 

Bu yolla mahalle içi dostlukları, mahalleler arası dostluğa dönüştürme fırsatı doğardı. Bu yüzden Osmanlı insanı, çağın insanına musallat olan depresyon ve panik atak gibi ruh hastalıklarından habersiz yaşardı. 

Kadın ve erkek sohbet eşliğinde yüreklerini boşaltır, aynı metotla kendilerini ifade imkânı bulurlardı. Camilerin etrafında okullar, hamamlar, imaretler (fakirlere yiyecek giyecek dağıtılan, yolculara konaklama imkânı veren yerler), hastaneler ve dükkânlar yer alırdı. Genel olarak pazarlarda aynı çevrede kurulurdu. 

Halk her ihtiyacını cami merkezli bir dünyadan karşılardı. Ayrıca bu çevredeki bakkal, kasap, terzi, ayakkabıcı gibi küçük esnafa ait dükkânlar da birer “sohbet merkezi” işlevi görürdü. 

Osmanlı mahallesinin sakinleri zincirleme olarak birbirlerine kefildi. 

Mahallenin yönetimi… 

Sultan II. Mahmut dönemine kadar her mahallenin başında bir “imam” bulunurdu. (Muhtarlık sistemini Sultan II. Mahmut getirdi). İmamlar devlete karşı mahalle halkını, mahalle halkına karşı da devleti temsil ederlerdi. 

İmamlık o kadar önemliydi ki, şehrin idarecileri olan kadılar, bağlı bulundukları kurumun en üst düzey yetkilisi tarafından atanırken, imamlar bizzat padişah tarafından atanırdı. Bu da imamların devlet nazarında ne derece büyük bir öneme sahip olduğunu gösterirdi. 

Osmanlı mahallesinin sakinleri zincirleme olarak birbirlerine kefildi. Mahallede meydana gelen vukuatların failleri bulunamadığı takdirde, bütün mahalleli bundan sorumlu tutulurdu. Yavuz Sultan Selim zamanında çıkan bir kanunnameye göre, mahallede meydana gelen her türlü yasadışı olaydan mahalle halkı sorumluydu.. 

Bu her mahalle sakinini aşırı bir dikkat ve gayrete sevk eder. Mahallede tam anlamıyla bir “otokontrol” sağlardı. Böylece Osmanlı mahallelerinde soygun, cinayet, hırsızlık, yaralama, gasp, kavga gibi olaylar pek yaşanmazdı 

Avarız Vakfı 

Mahalle sakinleri, hayırlı işlerde de kolektif bir bilinçle hareket ederlerdi. Hayır işleri için her mahallede bir “Avarız Vakfı” kurulmuştu. Mahalle sakinlerince oluşturulan yönetim kurulu tarafından idare edilen bu vakfın gelir kaynağını, yine mahallelinin yaptığı bağışlar teşkil ederdi. 

Avarız vakfının gelirleri, mahalledeki hastalara, fakirlere ve ekonomik durumu müsait olmadığı için evlenemeyenlere yardımda kullanılırdı. Fakirlerin cenazelerinin kaldırılması, yeni su yolları açılması, cami, mescit, mektep gibi yerlerin onarımı içinde bu vakıftan yararlanılırdı. İmam, müezzin, muallim gibi mahalle görevlilerinin maaşları da bu vakıftan karşılanırdı. 

Mahalleye yeni taşınanlara yahut mahalleden taşınacaklara yine bu vakıf vasıtasıyla yardımcı olunurdu. Mahallede ihtiyacı olanlara borç verilir, şimdiki deyişle kredi açılırdı. Mahalledeki bu resmî dayanışmanın yanında, ayrıca mahallenin zenginleri, mahallelerindeki fakirleri gözetirlerdi. 

Zekât, sadaka, fitre gibi yardımlarla onları kalkındırmaya çalışırlardı. Bu yüzden de Osmanlı ekonomisinde kriz olmazdı. Mahalle eksenli bu yardımlaşma ahlâkının temelinde, pek tabii olarak, “’Komşusu açken tok yatan bizden değildir” anlayışı yatardı. 

Kısacası “mahalle” denilen küçük hayat alanları, Osmanlı asırlarında “cevher insan”, ya da “yürek adam” üretiminin merkezleriydi. Bu küçük yerleşim birimlerinde, herkes birbirini ya-kından tanıdığından, çocukların “tanıdık biri görmeden yaramazlık yapma” ihtimalleri son derece zayıftı. 

Ufak tefek kusurlar genelde nazar-ı müsamaha ile karşılanırdı, ancak büyücek hataların bir bedeli vardı: Hiçbir çocuk (ya da genç) böyle bir bedel ödeyip mahalleye “rezil” olmayı göze alamazdı. 

Bu yüzden adımlar dikkatle atılır, “mahallenin namusu”na toz kondurulmaz, herkes kendi alanı içinde mutlu olmaya çalışırdı. Bu da zaman içinde karaktere dönüşür ve toplum “cevher insan”larla beslenirdi. 

Yaşam alanının insan karakteri üzerindeki etkileri inkâr edilemez. Eski mahalle hayatının yanı sıra, evlerin yüksek tavanlı, bahçeli ve manzaralı oluşunun, Osmanlı insanının ruhu ve fiziği üzerindeki olumlu etkilerini, tüm tarihimizdeki iftihar vesikalarında görebiliyoruz. 

Osmanlı Evinde Gönül insanı… 

Araştırmalara göre, her yedi kişiden biri depresyon ya da panik atak hastası… Gençler arasında yorgunluk ve umutsuzluk hâd safhada; kimse geleceğinden emin değil… Yani toplumun genç ve yaşlı nüfusuna genel bir bıkkınlık hâkim! 

Genelde umutsuzluk inançsızlığın çocuğudur. Bizim toplumun büyük çoğunluğu elhamdülillah Müslüman! Buna rağmen nedir bu bıkkınlık, küskünlük, umutsuzluk ve teslimiyet? 

Cevabı bulmak için geçmişimize bakmak gerekiyor. Zira bu-gün olup bitenlerin kökeni geçmiştedir. Zaten bu yüzden tarih bir “mihenk taşı” işlevi görür. 

Uzmanlara göre, insan karakterini şekillendiren birkaç unsur var: 

Bunlardan birincisi aile, ikincisi eğitim, üçüncüsü çevre, dördüncüsü muhit ve mekândır. 

Diğerleri bir yana, sadece şu ”Osmanlı evi”ni ve “Osmanlı Mahallesi”ni bir ölçüde hayata geçirebilsek, eminim çok şey değişecek. Çünkü hayat mekâna ve muhite göre şekillenir. 

Eskiden “mahalle” dediğimiz sistemli muhitlerde ahşap, ferah büyük aileye mahsus, yüksek tavanlı evlerde otururduk. Mahalle, “imam”ın başkanlığında oluşturulan “ak saçlılar” (biri-kimli yaşlılar) tarafından denetlenir, sorunlar çıkar çıkmaz çözülür, komşular birbirlerine güvenirdi. 

Evler kıbleye dönük inşa edilirdi. Osmanlı insanının çoğunun’ kıble yürekli” olmasının hikmeti, belki de evlerini kıbleye dönük inşa etmeleriydi. Cephesi kıbleye dönük evlerde yaşayanların yürek pusulaları da kıbleyi gösterirdi. 

Ortada mahalle mescidi. Mescidin yanında bir eğitim kurumu (eğitimsiz Müslümanlığın yarım kalacağı inancından beslenen bu kurumlar mahallenin olmazsa olmaz varlıklarıydı), mahallelinin uğrayıp dertleşeceğin cumbalı, bahçeli ahşap evler… 

Osmanlı evlerinin giriş kapılan bile Osmanlı’nın başkalarını düşünen ve tanısın tanımasın, dara düşen herkese yardım ulaştırmayı amaçlayan “infak: paylaşma, bölüşme” ahlâkının bir yansımasıydı… 

‘Osmanlı evi”ni ve “Osmanlı mahallesi’ in bir ölçüde hayata geçirebilsek çok şey değişecektir. 

“Yardım” aşkıyla, giriş kapısının üstünü geniş bir örtü koyarlardı… Bu tam anlamıyla “yardım aşkına” yapılan bir uygulamaydı. Çünkü bu örtüden ev sahiplerinden çok, yağmurdan ve Güneşten korunmak isteyen yorgun insanlar yararlanırlardı. 

Caddeden gelip geçenler bu örtü altına sığınıp doludizgin yağmurdan, ya da yakıcı güneşten korunurlar, sonra da ev sahiplerine dualar ederek giderlerdi… 

Bazen ev sahipleri, kendi saçak altlarına sığınanları “Tanrımisafiri” sayar, içeri buyur eder, karnını da doyurduktan sonra salardı. Tek cümle ile Osmanlı’da hayat “muavenet”ti (yardımlaşma). 

Yaralı göçmen kuşlara evlerinin saçak altında “kuş evi” yapmayı akıl eden yardım ahlâkı, elbette hayatın özü ve özeti olan insana karşı böylesine mehabetli, aşk yüklü, sevda dolu bir yaklaşım sergileyecekti. 

İnsanlığın Yüksek Mertebesi: Ahde Vefa 

-“Türkler vaatlerine dindarane bir sadakat gösterirler.” (Comtede Bonneval). 

-“Müslüman Türkler yeminleriyle ahitlerine de son derece sadıktırlar.” (Mouradgea d’Ohsson). 

Yüzyıllar boyu Osmanlı ülkesine gelip tetkiklerde bulunan Avrupalı gezginler, Avrupa ile mukayese kabul etmez insan hakları uygulamaları karşısında şaşkınlıklarını dile getirmekten kendilerini alamamışlar, kendi toplumları için de böylesine “hakça” ve “insanca” bir yönetim temenni etmişlerdir. (1) 

Devam edecek…. 

Resim;arastiralim.com 

(1) Kayıtdışı tarihimiz. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Hani bazıları vardır sırf cahilliklerinden olsa gerek derler ya sık sık; "Osmanlı gibi bağnaz, Osmanlı gibi geri kalmış... vs" diye işte onların cahilliklerini yüzlerine vuran seri bir blog olmuş. Tabi edebim daha farklı şeyler söylememi engelliyor çok şükür, yoksa onlardan ne farkım kalırdı... Ağaçtaki sararmış bir yaprağa takılı kalanlar, o ağaçtaki güzelim renk cümbüşünü ve meyveleri (nimetlerini) göremiyorlar. Tıpkı gecenin var olması güneşin var olduğu gerçeğini değiştiremeyeceği gibi. Aslında ne kadar büyük bir ihsandan yoksun kalıyorlar. Osmanlı hayatın her zerresine Hakk'ı oturtmuş bir medeniyettir nihayetinde. Emeğinize, bilginize ve ömrünüze rahmet. Allah (C.C.) sizden razı olsun İnşaallah... Sağlıcakla Kalınız...

Yorum Dükkanı 
 30.12.2010 10:16
Cevap :
Değerli 'Yorum Dükkanı', bilirsiniz, "Güneş balçıkla sıvanamamakta, Mızrak çuvala sığmamaktadır." Gerçekte Osmanlılar hakkında olumsuz konuşanlar, onları hiç tanımayanlardır. Yakın tarihimizin üzerinden kalın örtüler kalktıkça, onlara ne kadar haksızlık yapıldığı daha iyi anlaşılacaktır. Konuya ilgi ve nezaketinize teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalınız.  30.12.2010 12:57
 

Aniden çıkmam gerektiğinden avlularla yetinip, Osmanlıya değinemedim. Bir blog oluşturacak değerli yorumunuzla okuyucuya çok şey kazandırdınız.Osmanlı yönetim, eğitim, ekonomi, kültür ve sanatta Klâsik Döneme erişince duraklama başladı. Rüşvetin yaygınlaşmasıyla her alanda ahlâkî çöküş hızlandı. Yine de yukarıda anlattığınız temel özellikler o kadar sağlamdı ki, dış ve iç düşmanlara uzun süre direnebildi. Osmanlının o dönemini şimdi Avrupa ve ABD yaşıyor... Kaleminiz daim olsun...

Ayten Dirier 
 29.12.2010 0:35
Cevap :
Değerli Ayten Hanımefendi, sizlerde birikim sahibi olarak bilirsiniz, maddi ve manevi gelişmenin vazgeçilemez şartı çalışmak-terlemektir. Bunun yanında herhangi bir alanda lider olanın yorulması ve bayrağı arkasındakine teslim etmesi de yaşamın gerçeğidir. Çalışma, sonuç itibariyle kişiye hayır getirmeli, bayrağı teslim ederken de aldığını yok etmemelidir. Osmanlı bu manada gıpta edilecek bir performansla ve doğal olarak bayrağı batıya teslim etti. Geri kalışımız, birinci derecede kültürden çok çalışmamızda taktik hataları ve meseleleri eksik yorumlamamızdır. Gerçeğinde batı ancak 19'uncu asrın ilk yarısında modernleşmeye başlamıştır. Anlatıldığı gibi Rönesansla birlikte değil. Ve bu onlar için uzun ve yorucu bir süreçle oluşmuştur. Cumhuriyetin (bize göre) eksiği, sistemin oturması için önceyi yok saymanın ötesinde, kötülemek olmuştur. Bilinmektedir ki, hangi kültürü uygular, geliştirirsiniz ona hizmet ederseniz. Özetle sorgulamamız gereken daha çok meselemiz vardır. Saygılarımla.  29.12.2010 10:49
 

Yazdıklarınızın tamamını olmasa da büyük bir kısmını bizzat yaşamış biri olarak ne kadar derinden etkilendiğimi anlatamam. Bugünün insanına ütopya gibi gelen tarzda yaşamanın aslında ne kadar kolay olabileceğini bir bilseler, bunun ütopya olmadığını, uygulanabilir olduğunu görecekler. Tek yapmaları gereken İslam'a inanmak, hayatın merkezine Allah'ı koymak. Başka hiçbir şey gerekmiyor. Her zamanki gibi müthişsin dostum. Yüreğin ve kalemin dert görmesin. Selam ve saygılar.

akar 
 27.12.2010 11:05
Cevap :
Değerli Akar, nezaketinize teşekkür ediyorum. Gerçek olan, Osmanlının müthiş olduğudur. Hep birlikte önümüzde dönemlerde tarihimizin üzerine örtülen kara örtülerin kaldırılacağı ve gerçeklerin tozlu raflardan ineceği bilmeliyiz. İlginç olanın Osmanlının yıkımında az emeği! Olmayan İngilizlerin bugün kurtuluşu, Osmanlının sosyal yaşamını örnek almakta bulmuş olmalarıdır. Sağlıcakla kalınız.  27.12.2010 12:07
 

merkezi hükümet ile büyük şirketlerin sağladığı sübvansiyonlar azaltılmalı. Blond’a göre, sivil devlet yaratmak için, üst düzey kamu görevlilerinin yetkisi azaltılmalı. Küçük yerlerde halkla doğrudan temas kuran memurların takdir yetkisi artırılmalı. Küçük hükümet birimlerine daha geniş bir bütçe yetkisi verilmeli, merkezi iktidarın gücü sınırlanmalı. Ayrıca birçok hizmet, hayır kurumları aracılığıyla verilmeli. Blond aslında bireysel tercihler temelinde örgütlenmiş bir siyasi kültürün yerine, dernekler ve toplumsal ilişkileri esas alan bir kültürü getirmeyi hedefliyor. Blond’un fikirleri İngiltere’de büyük ilgi çekti. İngiltere, bireyci ABD’ye kıyasla toplumcu siyasete daha sıcak bakmıştır. ABD toplumu da aynı iki devrim tarafından parçalanmıştır. ABD’nin de taze bir siyasi akıma ihtiyacı var. ABD de tahripkâr bir yönetim kriziyle boğuşuyor. Toplumsal güven, ancak yerel örgütlenmelerden başlayarak geri getirebilir..." Yazar aslında Osmanlı yaşayışını anlatmaktadır. Saygılarımla.

Canmehmet 
 25.12.2010 19:36
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1076
Toplam yorum
: 2683
Toplam mesaj
: 242
Ort. okunma sayısı
: 1708
Kayıt tarihi
: 29.08.06
 
 

Ticari ilimler akademisindeki öğrenciliğim sırasında, bir kamu iktisâdi kuruluşunda başladığım ça..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster