Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Temmuz '07

 
Kategori
Dilbilim
Okunma Sayısı
904
 

Pasaportsuz sözcükler!

Bir sözcüğün madeni paranınki gibi ön ve arka yüzü vardır. Dilbilimciler yazılı ya da sözlü olan yüzüne gösteren, gösterenin uyandırdığı arka yüzündeki kavrama gösterilen, ikisine birden de gösterge derler.

Diller arasında bir gezintiye çıkıldığı zaman, bir dil ile bir başkasında gösteren ve gösterilenin bazen aynı olduğu görülür. Bu durumda söz konusu gösterge bir dilden ötekine geçmiş demektir. Bu da genellikle daha önceden kültüründe olmayan dile doğru olur. Futbol, kravat, petrol, tren, vb gibi.

Bazen ise geçiş sırasında gösteren değişmezken, gösterilen (kavram) farklılaşabilir. Fransızcadan fular ve eşarp diye iki sözcük almışız. Gösterenleri aynı ama her ikisinin de gösterilenleri farklı girmiş dilimize. Fular Türkçede “boyna bağlanan, bir tür ince ipek kumaştır”; Eşarp ise başörtüsüdür. Ayrıca bizim kültürümüzde fuları erkekler, eşarbı bayanlar kullanır. Oysa Fransızlar fuları başa, eşarbı boyna bağlar. Bu nedenle de türban ya da başörtüsüne “ İslam fuları” derler. Bu durumda bir Fransız erkeğin Türkiye’de bir mağazaya gidip eşarp istemesi, satıcıda nasıl bir yüz ifadesini oluşturur acaba?

Kültürümüzde yeni bir kavram yani gösterilen oluşur ama onu uyandıracak gösteren henüz yoksa ona Türkçe bir ad koymak yerine yabancı dilin birinden, genellikle de söyleyiş bakımından daha kolay geldiği için Fransızcadan, gösterini alıveriyoruz. Halk da onun söyleyişini biraz bozuyor ve ortaya kökeni belirsiz bir sözcük çıkıyor. Örnek verecek olursak: “Kanalizasyona inmek ve tıkanıklığı gidermek üzere yapılmış özel baca” gösterilen olarak var ama göstereni yok. İşin kolayına kaçmışız ve Fransızcadan “rögar” sözcüğünü almışız. Bilindiği gibi Ural/Altay dil grubunda L ve R seslerinin ayırt edici özelliği yoktur ve birbirinin yerine rahatlıkla kullanılır. Türkçe de bu dil grubundan olduğu için halk ağzında “rögar” önce “lögar” ardından da ses uyumuna göre “ logar” olup çıkmış. Zahmet edip ona Türkçe bir gösteren bulsaydık, şimdi rögar mı yoksa logar mı diyeceğiz sorusunu sormazdık.

Yine kültürümüzde birkaç katlı ve her katında bir veya birkaç daire bulunan yapılar oluşmaya başlamıştı ve bu kavrama da bir gösterge gerekliydi. Fransızca “apartman” sözcüğünü alıp kullanmaya başladık. Ancak apartman sözcüğünün kavramı da net değil. “ Kiralık apartman” yazısından ne anlayacağız? Birkaç katlı bina mı yoksa içerisindeki bir daire mi kiralık?

Yabancı dilden sözcük ithali yalnızca bize özgü değil. Fransızlar da Türkçeden bahşiş kelimesini alıp bakchich (bakşiş) yapmışlar ama gösterilenini çok değiştirmişler ve “Yaptırılmak istenen bir işte yasa dışı kolaylık ve çabukluk sağlanması için bir kimseye mal veya para olarak sağlanan çıkar” kavramını yüklemişler. Göstereni bahşiş, gösterileni ise rüşvet olmuş.

İşin ilginç yanı bir dilin bir başkasına sözcüğünü verdikten sonra aynı sözcüğü o dilden gösteren ve gösterileni farklı bir şekilde geri almasıdır. İngilizler bakmış ki Fransız erkeği ilgi duyduğu kadına çiçek veriyor. Bunun üzerine Fransızca flör ( çiçek) sözcüğünü kadınla erkek arasındaki duygusal ilişki ya da birbirine karşı duygusal ilgisi olan kadın ve erkek yerine kullanmak üzere flört yapmışlar. Fransızlar da aynı sözcüğü alıp flört yapmak anlamına flörte diye bir fiil türetmiş.

Yine Fransızlar turunçgillerden meyvesi hamken küçük yeşil bir portakalı andıran ama olgunlaşınca sararan, kesildiği zaman içi yeşilimsi tadı acı, meyvesinin kabuklarından reçel yapılan ve esans çıkarılan bir ağaç tanımışlar. Adına da bergamot (Citrus bergamia) demişler. Batılı bazı kaynaklara göre bergamot, Türkçe “ bey armudu” sözcüğünün bozulması sonucu ortaya çıkmış. İşte biz de bey armudunu vermiş ve onu bergamot (halk ağzında bergamut) olarak geri almışız.

Bu sözcük geçişleri bir dereceye kadar kabul görebilir. Ancak bunun da bir sınırı vardır. Pasaportu olmayan, pasaportu olduğu halde bazı ülkeler için vize alamamış bir kişi nasıl yabancı bir ülkeye giremiyorsa, bir sözcük de sınırdan sorgusuz sualsiz girememelidir. Önlem sınırda alınır, ülke içerisine girip halkın diline sızmışsa ve toplum onu benimsemişse, artık o sözcük için yapılacak bir şey kalmaz. Dil gümrükçülerimiz görevini yapmazsa, bir gün gelir çoğunluktan azınlığa düşeriz. En sonunda da güzelim Türkçe, kirlenme, yabancılaşma ve yozlaşmayla yok olur gider. Dili kaybolan bir ulusun vatanı kalır mı acaba?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

cok özenle hazirlanmis bir yazi. cok tesekkürler, elinize saglik. giriste (her ne kadar siz kagidin iki yüzü yerine madeni parayi kullanmis olsaniz da) de saussure'ün kilavuzlugunu cok yerinde kullanmissiniz. simdi beni de heveslendirdiniz, degerli meslekdasim. iletisimde kalalim isterim. not: büyük-kücük ayirimi yapamiyorum. bir süre icin sadece sol elimi kullanabilecegim. hos görün.

pirmete 
 08.07.2007 12:51
Cevap :
Güzel görüşleriniz için teşekkür ederim. Yazmanın bir amacı da duyguları paylaşmak değil mi? Özellikle de dil sevdalıları için. Saygı ve sevgiler...  08.07.2007 16:50
 

Çok güzel bir yazı. Kutlarım

Coskun Karabulut 
 08.07.2007 12:13
Cevap :
Teşekkür ederim. Dilimizin sorunlarına değinmek, onları okur ve yazarların dikkatine sunmaya çalışmak bana büyük haz veriyor. Saygı ve sevgiler  08.07.2007 16:57
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 95
Toplam yorum
: 70
Toplam mesaj
: 21
Ort. okunma sayısı
: 1702
Kayıt tarihi
: 12.06.07
 
 

Emekli öğretim görevlisi, çevirmen, öykü yazarı, kültür ve düşün dergisi Gerçemek'in sahibi ve ge..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster