Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Aralık '10

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
976
 

Savaşan insan

Savaşan insan
 

SAVAŞ: Modern insanın 'hayvani temeli' olmayan tek güdüsüdür.


İnsanlar da dahil hayvanlar ve bazı -et yiyen çiçekler gibi- bitkilerin de içinde olduğu büyük savaş, tarihi ilk canlı yapıların dünya üzerinde görülmesine kadar giden bir süreçtir. Savaş kavramının insani temeli: Hayvanlarda da olan av güdüsüne kadar uzanır. Savaşın, ortamına ve taraflarına göre isimleri vardır. Bazen ‘hayatta kalmak’ yada daha belgesel ifadesi ile ‘yaşam mücadelesi’ şeklinde duyduğumuz bütün süreçler aslında tam anlamı ile birer savaştır. Bu -bilindik- süreçlerde bizler (insan olarak) öyle çok üstün vasıflar göstermiş canlılar falan da değiliz. Bizler, canlılar tarihinin milyonlarca yıllık sürecinde topu-topu sekiz yada dokuz bin yılı hayvanlardan farklı yaşadık. O sürecin de sonu: Ya geldi, yada gelecek. Bunu bizler, bizler değilse bile bir yada iki nesil (~50-60 yıl) sonra doğacak olanlar sonlandıracak gibi gözüküyor.

İşte bu yaşam mücadelesinin teknik tanımlarını yapan, sınıflandıran, yöntem ve metotlar ile açıklayan bizler; ihtiyaçlarımızı gidermek için, gerekli olan her şey için, zorbalık da dahil bir mücadele içerisindeyiz. Savaş tanımını; bu zorbalığın topyekün yapılmaya başladığı ilk tarihten başlatabiliriz. Yaban insanını bir kenara koyarsak, kargalar gibi alet kullanmayı öğrenmemiz ile birlikte ilk insanın elinde taş ve sopa hayal etmek hiç de zor değildir. Savaşan insan, o anki kıt zekası ile bile elindeki gücün farkına varmış ve diğerleri; bu güçlünün liderliğinde küçük topluluklar oluşturmuştur.

İnsan, teknikler ve aletler ürettikçe hayvani doğallığından uzaklaşmıştır. Asıl yabanileşme de budur. Yaşadığımız ortama uyumsuz, hırsı ve doymak bilmez iştahı ile hep daha fazlasını isteyen, şuursuz isteklerimizin sonucunda bu günlere geldik.

Taş ve sopadan kesici aletlere, metallerin işlenmesi ile basit silahlara kadar yaptığımız tüm gereçler hep zarar verme üzerine kurgulanmış. Yazılı tarihin tümü neredeyse hep savaşları anlatır. Yani tarih diye okuduğumuz tüm geçmiş, savaş ve kan dolu bir hikayeden başka bir şey değildir. O metinleri edebi bir hikayeden ayıran tek fark: Yaşanmış olmasıdır!

İlkel silahları kullanan insanlar da tüm canlılar ile eşit kurallara, yani tabiat kurallarına bağlıydılar. Yazının, hatta -belki de- konuşmanın bile olmadığı kadar eski dönemlerde insanlar doğa felsefesinin kuralları ile yaşıyordu. Bu felsefenin en önemli kuralı ‘gerekliliktir’! Gereklilik; aşırılıklardan, bireysel zenginlikten uzak bir doğallık içinde yaşamaktır.

Doğa felsefesinin içgüdü kitabını okumuş olarak doğan vahşi hayvanlar; ‘sürü’ diyerek aşağıladığımız toplumsal yapıları oluşturduklarında belki de insan daha; bugünkü anlamda bir ‘insan’ bile değildi. Ama vahşi hayvanlar, (bu vahşi lafı da dangalakça bir laftır. Bir ara ona da girmek lazım.) kendi hayvansal toplumlarında emir komuta zinciri içerisinde çalışırlar. Toplumlarının üyelerini beslemek için av operasyonları yaparlar. Kurtlar ve aslanlar gibi pek çok hayvan bu ekip çalışmasını çok iyi bilir. Strateji ve pusu teknikleri konusunda uzmandır. Saldırı gücü, emir-komuta ilişkisini iyi koordine eden görevliler sayesinde gücünün doruğuna ulaşır. Yüzlerce avlanma tekniğin arasından o anda karşılarındaki hedef için en uygun olan belirlenir. Tam bir itaat içerisinde uygulanır. Her savaşta olduğu gibi başarı vardır yada yoktur. Ama amaç hep aynıdır. Bu amacı toplum belirler. Yani insanda olduğu gibi bir tanesinin keyfine-tercihine kalmaz. Lider, liderliğini sürekli sorgulanmaya açık bir ortamda belirli bir hiyerarşi ile hüküm sürer. Hayvan toplumunda dahi öncelik yavrulardadır. Korunur, iyi beslenir, gözetilir. Onlar bile, geleceğin, gençlerin olduğunu bilir!…

Avlanmak hayvansal bir güdüdür ve insanoğlu yemek için hayvan peşinde koşmaktan pek de ileri gidememiştir. Toplumsallaşma adı altında bir araya gelen insanlar temel gereksinimi olan yemek ihtiyacını her çağda ön planda tutmuş. Ama alet kullanarak gücüne güç katan insan; önce ağaçlara ve hayvanlara; sonrada başka insanlara saldırmak için kendinde büyük bir istek duymuştur.

Var olanları avlamak, yağmalamak yada savaş kazanarak ganimet adı altında hazıra konmak her dönemde üretmenin önüne geçmiştir. Çünkü avcı, yağmacı yada savaşçı (adı ne olursa olsun) zorla elde etmekten haz duymuş, hatta zevk almıştır. Kalabalıklaşma ve toplumsal kültürlerin ortaya çıkması ile birlikte bu ‘istek’ kendi toplumuna; ‘fetih yapmak için savaşıyoruz’ şeklinde yansıtılmıştır. Aslında tüm mesele sahip olma meselesidir. Kendi toplumu da dahil her şeye sahiplik mantığı ile bakılır. Ki ‘kral’ tanımında bugün bile bu (sahiplik) tanımı vardır. İşte fetihler de kralın malını büyütmenin bir aracıdır. Kral olmak, daha çok mal, insan, toprak istemek demektir.

Ve sonu gelmez sanılan fetihlerin sonu vardır. O son: Bütün dünyadır. Tabii dünyada kalacak zamanınız kalmışsa.
Hep sevgi ile kalın.

Murat SEVGİ
msevgi@mental.com.tr

(Devam edecek. Sonraki yazı:“Savaş oyun mu?”)

Resim: Aslı, ülkemizde "Kuzey ve Güney" olarak yayınlanan dizinin afişidir.
Bazı fon ve yazı eklemelerini ben yaptım.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 370
Toplam yorum
: 214
Toplam mesaj
: 33
Ort. okunma sayısı
: 1084
Kayıt tarihi
: 10.07.08
 
 

1969 doğumlu. Tasarımcı, endüstriyel otomasyon sistemleri için yazılım geliştiriyor. Yüksek öğren..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster