Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Şubat '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
570
 

Soykırımlar ve ötesi (1)

Soykırımlar ve ötesi (1)
 

İnsanoğlu, çağlar boyunca uygarlık evrelerinden geçmiş, teknolojik devrimi gerçekleştirmiş, insan hakları, özgürlük ve demokrasi gibi kavramları temel sosyal yaşam ilkeleri olarak kabul etmiş, çocuk ölümlerini ve yaşlanmayı azaltıp yaşam süresini uzatmayı başarmış, yerkürenin merkezine ve uzayın derinliklerine kadar uzanırken kendi boyutlarını zorlayan arayışlara girmiştir. Ancak içindeki şiddet ve vahşet duygularına bir türlü son verememiştir. İyiyi ve güzeli arayan, birbirinden değerli sanat eserlerini, kendini yaratandan aldığı ilhamla üretebilecek yeteneğe sahip olan insanoğlunun, içindeki şiddeti vahşete dönüştüren o kötüyü ve çirkini yok edememesi, çözümü gittikçe zorlaşan pek çok sorunu ve cevap aradığımız soruyu da beraberinde getirmiştir. İnsan ‘iyi’ bir yaratık mıdır, yoksa ‘kötü’ bir yaratık mı? Akıl, eğitim, acıma, şevkat, insani değerler gibi kavramları ve unsurları bir anda yaşamından kaldıran ya da ona bunları duruma göre kullandıran, o bilinmeyen güç ne olabilir? İnsanın uygarlık aşamasında vahşileşmesi, ‘vahşet’ denen kavramı doğasının vazgeçilmez unsuru yapması, kendi evriminin tersine dönmesi anlamına gelmiyor mu? Tanrıya yakın olmak için insanlıktan uzaklaşmak, insanoğlunun varolma çelişkisi değil de nedir?

Geçen hafta ‘Ruanda Oteli’ (Hotel Rwanda) adlı ödüllü filmi izleme fırsatı buldum. Daha önce 13. Kanal’da (Channel 13) PBS (Public Broadcasting Service)kurumu tarafından yayınlanan ve aynı olayı anlatan bir dökümental film (Ghost of Rwanda: Ruanda’nın Hayaletleri) izlemiştim. İki film de, fakir bir Afrika ülkesi olan Ruanda’da otel sahibi bir Ruandalının kendi ailesiyle birlikte, otele sığınan 1000 kişiyi soykırımdan kurtarmasının hikayesini anlatırken, yaşanan insanlık dramını ve vahşeti de bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Soykırımın 1959’daki birinci perdesinin yaraları henüz iyileşmemişken, 1994 yılında meydana gelen ve ölü sayısının 1 milyona ulaştığı ikinci soykırımın gerçek nedeni, Belçikalıların, fiziki özellikleri bakımından farklılık gösteren ve azınlık durumunda olan Tutsilerin, Hutular üzerinde yönetim bakımında uzun bir süre egemen olmasını sağlayarak, kabile ayrımı yapıp, ‘böl ve yönet’ siyasetini ustaca uyguladıktan sonra Ruanda’dan çekildiğinde, geride bıraktiği toplumsal kargaşa ve kabileler arasında bilinçli olarak ektiği düşmanlık tohumlarıdır.

Olayların nedenleri neye dayanırsa dayansın, Avrupa’nın merkezinden dünyaya insanlık dersi vermeğe kalkan bir kültürden gelen yöneticilerin, yıllarca hüküm sürdüğü bir ülkenin, Birleşmiş Milletler adına görev yapan siyasetçi ve askerlerin gözleri önünde, kadın-erkek, çocuk-yaşlı demeden katledildiği bir insanlık mezbahası haline dönüşmesi, akıllara durgunluk verecek bir olaydır. Sokaklarda soykırım manzaraları sergilenirken, ülkeyi sömüren yabancı ülkeler, kendi vatandaşlarını Birleşmiş Milletler ve Belçika askeri gücünün korumasında, uçaklarla Ruanda’dan kaçırmışlar, ama Tutsiler’e karşı hunharca katliamları yapan Hutular’a engel olmamışlar ve dahası kendilerine sığınmak için yalvaran ve sayıları milyonlara varan sığınmacı Tutsileri de kaderleriyle başbaşa bırakmışlardır. Az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerdeki toplumların yaşamlarına, kendi çıkarları doğrultusunda, her alanda burunlarını sokan, ve sözde uygar, çifte standartçı, bencil ve sömürücü zihniyetleriyle, vatan şairimiz Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’nda haykırarak sözünü ettiği ‘Medeniyet denen tek dişi kalmış canavar’ ı yaratan bu ülkelerin, Ruanda’da 100 günde 1 milyon insanın katledilmesi sırasında, kılları bile kıpırdamamıştır. Feci şekilde işkence yapılmaktan, alçakça tecavüz edilmekten ya da canice öldürülmekten korkup kaçarken, yollara atılmış ve kokmağa başlamış ceset yığınlarının içinde yürüyen insanların hali, insanoğlunun içinde yaşadığı trajediyi bir defa daha sergilemektedir. Bütün servetini dökmesine ve bir telefonla ülkelerin hükümetleri üzerinde bile söz sahibi olan oteller zincirinin Avrupalı yöneticilerine arkasına almasına rağmen, otelin sahibi, kendini ve yanındakilerin hayatını zorlukla kurtarırken, yakalanmak ve öldürülmek korkusuyla dehşete düşmüş diğer insanların ne durumda olduğunu artık siz düşünün... Her gün yaptıkları gibi, kamyonlara binip, ellerinde satırlar ve çivili sopalarla, kız okullarından birine saldırarak Tutsi kızlara tecavüz ettikten sonra hunharca katleden, insan avına çıkmış ‘insanlık özürlü’, iki ayaklı yaratıkların nasıl bir haklı nedene ya da ideale hizmet ederek bu soykırımı gerçekleştirdiğini ne mantığım alıyor ne de duygularım kabul ediyor. Her iki filmi de derin bir üzüntü ve kızgınlık içinde izlerken gözyaşlarıma hakim olamadım. İnsanın şiddet ve vahşet duygularını, nasıl böylesine şehvet derecesinde ve aşağılıkça kullandığını görmek beni tiksindirdi.

İlkel ya da yamyam kabilelerin hala yaşadığı, açlık ve sefaletin hüküm sürdüğü, yollarda leş yiyici akbabaların, sokaklarda açlıktan ‘gerçek anlamda bir deri bir kemik’ kalmış küçücük çocukları yemek için beklediği Afrika kıtasının pek çok yerinde, belki de bu katliamların ilkellikten kaynaklanan bir dizi sosyal davranış biçimi olduğunu ileri sürenler çıkabilir. O zaman da aklımıza şu önemli soru geliyor: Yüzyıllar öncesine uzanan tarihleri olan, 21. yüzyılda ulaştıkları ileri uygarlık düzeyi ve gelişen teknolojideki başarıların altına kendi imzasını atıp şövenistçe böbürlenen ve Türkleri barbar olarak gören insanların yaşadığı Avrupa kıtasının kalbi, Bosna’da Rusya destekli Ortodoks Sırplar'ın, Müslüman Bosnalılar'a yaptığı soykırımı, sadece kendi çıkarlarına hizmet etmemesi nedeniyle büyük bir duyarsızlıkla izleyen ve dünyanın bütün ezilen, mazlum toplumlarına yardım eden ve bu katliamı da engellemek isteyen Türkiye’nin -silah yardımını da kesmek dahil- elini kolunu bilinçli olarak bağlayan zihniyete ne demeli? Dünya, gerçek çifte standartlılığın ve haksızlıkların en büyüklerinden birine tanık oldu. Almanya’nın Katolik Hırvatlara silah yardımı yapıp, onları hem siyasi hem de askeri koruma altına almasına rağmen, Batı’nın (Birleşmiş Milletler’e en büyük kaynağı sağlayan Avrupa ülkeleri ve ABD de dahil) asıl soykırıma uğrayan insanlara, sadece farklı inançları olduğu için insandan saymaması ve zengin Müslüman ülkelerin de Batı’yla olan ilişkilerine zarar gelmesin diye yardım etmemesi ve adeta insan kasaplarının işlerini bitirmesi için zaman tanımaları, koskaca bir insanlık ayıbıdır. Kosova’da yine Rusya’nın gizli desteğini alan Sırplar tarafından Müslüman Arnavutlara karşı uygulanmaya başlanan bölgesel katliam, yeni bir soykırıma dönüşmek üzereyken, Arnavutların şiddetle karşılık vermelerinden sonra, söz sahibi Batılı ülkelerin son anda araya girmeleri, aslında insanoğlunun din uğruna ve aşırı milliyetçilik duygularıyla kendi değerini nasıl düşürdüğünün ve insanlıktan ne kadar uzaklaştığının en güzel örneğidir. İrlanda’daki Katolikler ve Protestanlar arasında yıllardır süren iç savaşın, Orta Doğu’da Şiiler ve Sünniler arasındaki kin ve nefret dolu, kanlı mezhep kavgalarının ya da Müslüman Araplarla Yahudi İsraillilerin, dünya siyasetini bile değiştiren, bitmek tükenmek bilmeyen amansız savaşlarının, Ruanda’daki ya da Bosna’daki insanlık trajedilerinden hiç bir farkı yoktur.

Hunharca katledilmiş ve paramparça olmuş, tanınmaz haldeki cesetlerin toplu mezar haline getirilmiş çukurlara buldozerlerle üst üste yığılması ve bu cesetlerin hem kokusundan kurtulmak hem de yapılan soykırımın delillerinin yok edilmesi amacıyla yakılması, onbinlerce Bosnalı Müslüman kadının, Sırp kasaplarının yaptığı katliamlarda kocalarını, babalarını ve çocuklarını kaybetmeleri yetmezmiş gibi ardından gruplar halinde, amaçlı olarak, defalarca tecavüz edilip hamile bırakılmaları ve daha yaşamalarının baharındaki kız çocuklarının anneleriyle aynı kabusu paylaşmaları, ‘vahşet, soykırım ve ötesi’ adlı bir insanlık trajedisinin kanlı ve insanlık dışı sayfalarından bazılarıdır. Artık, hayvanlara bile insandan daha fazla değer biçilen bir dünyada, bu trajedileri görmek herhalde Tanrı’yı da ‘Benim yarattığım İNSAN bu olamaz’ diye düşündürüyordur. Bu soykırımları yapan insanlara ‘hayvan’ demek bile hayvanlara haksızlık oluyor. Hayvanlar bile, birbirini sadece hayatta kalmak için öldürürken, insanlar sadece zevkleri ve ihtirasları uğruna birbirini katledip duruyor.

(Devam edecek…)

Alp İçöz
Eğitimci Yazar

JOURNALTA
The Journal of Turkish Americans
arz-ı alem bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 52
Toplam yorum
: 108
Toplam mesaj
: 49
Ort. okunma sayısı
: 1744
Kayıt tarihi
: 11.11.06
 
 

"İnsan, aslinda gönül gözüyle görmeli dünyayı. Herşey, o iç dünyanin merkez olduğu kişiliğine şek..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster