Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Haziran '12

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
239
 

Tencere kapağı netliği

Tencere kapağı netliği
 

uydu anteni


Hasan Ağanın Sedat Amcamın Almanyada işçilik yaptığı 1970’lı yıllar. Ve ben ilk defa televizyon denen kutuyu, Almanyadan Sedat amca getirdiğinde görmüştüm. İçimdeki heyecanı, kıpırtıyı tarif edemeyecek durumdaydım. Anlatıldığında, insanların canlı görüntülerinin ekrana yansıyacağı düşüncesi beni dehşete düşürmüştü. Henüz, haftada 3 TRT tarafından paket yayın yapılıyordu. Televizyon izlemek için Trabzondan vericiden yayını almak gerekiyordu. Televizyon vardı ancak anteni yetersiz görünüyordu. Bu durum, televizyonu şehirlerde görmüş büyükler tarafından ortaya konularak dillendiriliyordu. İşte bu koşullarda devreye evdeki en büyük tencerenin kapağı girmişti. Tencere kapağı antenin yanında ek bir anten olarak monte ediliyor, yayının elde edilmesi amaçlanıyordu. Bu durum aslında dar manada bir vizontele hikayesi idi. Tencere kapağı ile yayın belli bir oranda daha net ve karıncasız izlendiğine inanılır idi. Evdeki erkek büyüğün abi veya babanın çocukları veya eşini televizyon önüne oturtması ve çatıya çıkarak antenle birlikte monte edilen tencere kapağını sağa sola çevirerek, oldu mu? Tamam mı? Diye sorular sorması televizyon ayarının yapılmasına yönelik standart çalışmaların yapıldığı zamanlardı. Aslında, televizyon başında oturanın oldu, oldu diyerek camdan kafasını çıkarıp bağırması, kimsenin de buna şaşırmaması sıradandı. Hatta yabancı bir ülkenin alınan siyah beyaz karlı görüntüsü bile bizi televizyon adına mutlu ederdi. Televizyon keyfinin sağlanmasına yönelik Tv ayarı için ooooolduu. dur, dur, dur. Yok az evvel daha iyiydi. Yahu böyle durmuyor ekran aşağı yukarı kayıyor, dur bekle, ha tamam diyalogları ile gelişen umut dolu neşeli zamanlar.  

 
TRT’de oluşan arızalar nedeni ile yayına ara verildiğinde, ekrana getirilen donuk ağaç, manzara resmine 10 dakika hareketsiz bakabilmek, yayın akışının bitmesi ile çalan istiklal marşı için ayağa kalkmak, marşı hazır olda bangır bangır söylemek ve marş bittikten sonra çıkan tiz biiiiiiiiiiiiip sesine rağmen televizyonu kapatmamak demek, muhtemelen benim kuşağımdakilerin hayatı boyunca yaşayıp hüzünle hatırladığı davranışlardır. Bu hüznün kaynağı o gün marşa, bayrağa, dile, cumhuriyete, vatana duyulan bağlılığın, tutkunun anımsanmasıdır. Bugün, vatanı vatan yapan değerlere yeterince saygı duyulmamasından kaynaklanıyor belki de.  
Başlangıçta, Sedat Amcamın, İmdat Amcamın evinde, sonraları bizde televizyon olduğundan topluca televizyon izleme misafirliği gelişmişti. Televizyonlu ev midi bir sinema salonuna çevrilir ve gelen tüm komşu izleyiciler için ikramlar olurdu. Ne ilginçtir ki komşuların birbirine olan saygı ve sevgisinden geniş bir tahammül çemberi oluşurdu. Ben asla Nekiye halanın, Seviye halanın, Annemin günlerce komşulara ikramlı misafirperverliklerinden ödün verdiklerini, serzenişte bulunduklarını duymadım. Çocuktum böyle bir şey gelişse idi duyar ve mutlaka hissederdim. 
Genel anlamda komşuluk ilişkilerinin yoğun olarak yaşandığı dönemdi. Annem bizi size gönderdi; müsaitseniz size gelmek istiyoruz cümlesi bize göre yabancı ve şehirli idi. Vadimizde ve Ülkemizde komşuluk ilişkileri 1970’lerden sonra eskisi gibi olmadı bir daha. 
 
Uzay Yolunun kaptan körkı, Mr. Spackı, Tatlı Cadı Sementayı, Zengin ve yoksuldaki kötü adam Falkonettiyi, Küçük Evin Engels ailesini, Vadideki hayattaki kızılderelilerin hümanist ve doğal yaşamlarını, Dallastaki, Mary Su Elenı, Ceyarı, Heidiyi, Vikingleri, Pembe Panteri hatırlıyorum ben.
Tarkan, Karaoğlan, Teksas, Tommiks vardı O yıllarda. Kalemendereden Saadettin Amcanın oğlu Hüseyin Yılmazın çok iyi çizgi roman okuyucusu ve en zengin koleksiyoncusu olduğunu, bana çizgi roman verdiğinde ise ne kadar sevindiğim hatırlıyorum. Hiçbir şey, o çizgi romanların bir sonrakini bulduğumda hikayeyi tamamlamış olduğum zaman kadar mutluluğu veremedi bana. Bu bir devam eden hayatın ilişkisi, bağıntısı, örüntüsü idi. Ve hayallerim kahramanlarım okudukça büyüyor üdaha da devleşiyordu.
 
1970’lı yıllardaki gençlerin sağcısı ve solcusu ideallerle donamışlardı. İdealizm tüm gençliğin rehberi olmuştu, Onlar dünyayı değiştirecek kadar güçlü hissediyorlardı kendilerini.
 
Zaman içerisinde ise örnekleri çok ünlü kişilerde görüldüğü üzere dejenerasyona uğradılar. Kimileri aile kaygısı, geçim derdi, sermayenin tadına varma, o güne kadar yaptığı mücadeleler nedeni ile yılgınlık gösterme, yorulma gerekçeleri ile ideallerinden vaz geçtiler. Ülkemiz insanlarının daha iyi koşullarda, daha mutlu, daha refah dahası yarın kaygısız onurlu insanların yaşanması özlemi ile tüm emperyal güçlerle mücadele eden benim kuşağımdakileri ve ağabeylerimi şükranla anıyorum. Bu duyguları, benim gibi düşünen bu uğurda çalışan tüm  Ülkem ve vadi insanları içinde duyuyorum. 
 
O Yıllarda birde iki temel moda akımı vardı ebeveyneleri rahatsız eden. Uzun saç ve İspanyol paça. Topsakalın yakışıklı Kurseyit Abinin bir tür yelken görüntüsü alan pantolon paçalarını, Yaşlı büyüklerimizin uzun saçlılar için “karı gibi” benzetmesini hatırlıyorum.
 
Babamın halası, Şarkıcı Altayın da Ninesi olan, Gülenda Nenemin Dermanum gel şu işimi yap sana izzetumun şalvarını vereceğum demesi kulağımda çınlıyor. Cemalun Name Nenemun “ahahahahaaa” gülerken bir şey anlatması ve” hey gidi binam hey” nidası, kahkahalar atarken gürültülü bir şekilde ceniklerden çıkarken sağa sola yalpa yaparak yürüdüğü günler.
 
Tüm vadi kadınlarının sırtlarında yük taşıma esnasında ağırlığın verdiği basınç ile ayakların dışa doğru çarpıklaştığı, evrim geçirdiği koşulların vadisinden bahsediyorum.
 
Sayfaları vadi yağmuru ile silinen eski bir defter gibi idi o yıllar. Oysa günümüz gençliği bireysel, kişisel ihtiraslar peşinde. Ben gününüzdeki toplumsal olayların içerisinde gençlik hareketi görmedim. Siz gördünüz mü? 
 
Babaların, Annelerin anlattığı veya anlatmadığı öyküler yeni kuşak gençlerini yozlaşmadan koruyamadı. İdealler uğruna bireysel çıkarları ikinci plana atan, okuyarak kendini geliştirmeye çalışan, ölümüne doğaya ve sevgilisine aşık olan gençler, fanatizm tutsaklığında taraftarlık yapan, absürd muzik tutkunu, para kazanmak için kısa zamanda köşeyi dönmeyi hedefleyen, emek harcamayan, okumayan, kısa süreli aşklar yaşayan gençlerden çok daha mutlu idiler. 
 
Televizyonlar; dış bükey camlı, tüplü ekranlardan, LCD plazmalara geçiş yaptılar, Dıştan basit bir kutu ekranı gibi görünen, içtense insanları bilgilendiren, eğlendiren ve eğiten bir iletişim aracı alettir. Etki alanı Demokrasının 4.gücü olarak biliniyor. Ama çok ilginç, birçok insan yararlı olmadığını düşünüyor. Çocuklarını ve yakınlarını izletmekten kaçınıyor. 
 
Günümüzde ekran görüntüleri, Tencere kapağındaki anten görüntüsü netliğinden çok daha kaliteli. Ancak teknoloji harikası bu alete devletin TRT’si ve bir çok özel yayın kanalları, insanların kafalarını karıştıran, manüple eden, flü, karıncalı, sis perdeli yayınlar yapmaktadır.
 
Ben; ülkemdeki tüm Televizyon kanallarının berrak, şeffaf, eğitici, ulusalcı, vatan adına ışık yayan, Cumhuriyetçi, Atatürkçü, umutlu HD niteliğinde yayınlar yapmasını diliyorum.
 
Nizamettin BİBER
Uzman İnşaat Mühendisi 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 876
Toplam yorum
: 3733
Toplam mesaj
: 85
Ort. okunma sayısı
: 2527
Kayıt tarihi
: 06.06.12
 
 

Yeni dünya düzensizliğinde insan olmaya çalışan ve okuyarak ne kadar cahil olduğunu gören, olayla..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster