Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Kasım '07

 
Kategori
Tiyatro
Okunma Sayısı
11401
 

Tiyatronun tarihsel gelişimi

Tiyatronun tarihsel gelişimi
 

Aşağı yukarı iki bin yıl Avrupa tiyatrosu ölüydü. İ.Ö. 400 yılından İ.S. 1600 yılına kadar tek bir büyük bir oyun yazılmadı. Euripides’ten Lopeda Vega’ya, Marlew’a, Shakspeare’e uzanan boşlukta tiyatro sahneleri kıraç toprak gibiydi.

Yunan tiyatrosu dört ya da beş yüzyıl, İ.Ö. beşinci yüzyılda yazılmış oyunları oynamakla yetindi, onlara önemli bir şey ekleyemedi. Ondan sonra gelen dört ya da beş yüzyılı Roma tiyatrosunun düşüşü, fazla olgunlaşmış bir meyve gibi çürüyüp kuruyuşu doldurdu. M.S. 476’da Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından yüzyıl sonra başlayıp karanlık çağların sonuna, XI. ve XII. yüzyıla kadar süren uzun bir zaman boyunca da ‘tiyatro’ diye bir yer yoktu. Gezici oyuncular ise tiyatroyu kurtaracak, yükseltecek durumda değillerdi. XII. yüzyılda Gotik katedrallerin, XIII. yüzyılda Dante’nin, XIV. yüzyılda Petrarch’ın gelişi, kiliseden pazaryerine atlayan dinsel oyunların ortaya çıkmasına yol açtı. Ama büyük oyun yazarlarının yetişmesi için derebeyliğin, şövalyeliğin, kilise devletinin yıkılıp gitmesi baskı makinesinin, Refermasyon’un, Eski Yunan yapıtlarının ortaya çıkarılışının, kısacası Rönesans’ın üzerinden epeyce zaman geçmesi gerekti.

Ortaçağ tiyatrosu çok tuhafı; devam edebilmesinin gizi insanoğlundaki oynama isteği ile oynayanları seyretme isteğinde aranmalıdır. Gezici oyuncular yalnız oyunlar oynamakla kalmaz, cambazlık, hokkabazlık, saz şairliği, kuklacılık da yaparlardı. Bütün bunların yanı sıra devletin, kilisenin yasaklarından kaçarak yaşamayı da iyi bilmek gerekiyordu. Ama tiyatroyu yasaklamış olan Katolik kilisesi sonradan tiyatronun canlanmasına öncülük etti.[1]

ORTAÇAĞ TİYATROSU

Ortaçağda tiyatronun gelişimi çağın sonlarına rastlamaktadır. Bu gelişim ekonomik ve politik değişikliklerin olmasından, özellikle kentlerin büyümesi ve yardım kurumlarının oluşmasından sonra oldu. Yardım kurumları XI. ve XII. yüzyılda birçok zanaatkâr, fırıncı, biracı, mücevherci ve terzinin bir araya gelerek çalışma koşullarını, maaşları, ürünlerin kalitelerini ve diğer koşulları denetlemek için benzer kurumlar (loncalar) kurdular. Bu kurumların doğuşu ile kentlerin gelişmesi koşut olmuştur. Önceden kentler, yerel derebeyliğin yönetimindeydi fakat ticaret ve üretim geliştikçe kentler güçlenip ayrıcalık sahibi oldular ve kendilerini yönetmeye başladılar. Bundan sonra yönetici güç bu esnaf loncalarında kaldı. Bunlar genellikle valiyi ve kent yönetim kurulunu kendi üyelerinden seçerlerdi.

Bu kurumların gelişmesi derebeyliği çökertti. Böylelikle krallar ve prensler, derebeyleri üzerinde söz sahibi oldular ve modern Avrupa biçimlenmeye başladı. Kentler prenslere vergi ödediler, bunun karşılığında korunup üretim ve ticaretin gelişmesi için elverişli durumların yaratılmasını sağladılar.

Üniversiteler de Ortaçağ sonlarının biçim almasında önemli bir rol oynadılar. XII. yüzyıl sonlarında üniversiteler kuruldu ve manastırların yerini alarak önemli eğitim merkezleri oldular. Üniversiteler kiliseye karşı olmamakla birlikte, laik eğitimi harekete geçirdiler.

1300 yılına gelindiğinde o zamana kadar toplumdaki yeri tartışılmaz olan kilise artık sorgulanmaya ve Ortaçağın sonlarında yetkisini diğer kurumlarla paylaşmaya başladı. Laikliğe ilgi giderek artıyordu. Ortaçağ kavram ve uygulamalarının diğer düşüncelerle birlikte yaşadığı bu geçiş ve değişiklik dönemi Rönesans’ı doğuracaktı.

Kilisenin dışındaki kesimler de önem kazandıkça, kaçınılmaz olarak tiyatro oyunlarına katıldılar ve teatral gösterime egemen olmaya başladılar. Bununla beraber, Geç Ortaçağ süresince, tiyatro daha çok dinsel olarak sürdü ve asıl teatral gösterimler kilisede evrimleşti.[2]

Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra Batı Avrupa’daki tiyatro, kaynağını Roma mimlerinin* kalıntıları, saz şairliği, popüler şenlikler, pagan törenleri ve Hıristiyan törenlerinden alarak ortaya çıkar.

Mim oyunları çoğunlukla ve büyük bir ihtimalle masalcılar, dalkavuklar, taklakçılar, hokkabazlar, ip cambazları ve hünerli hayvan gösterimcileriydiler ve nerede seyirci bulabilirlerse temsil verdiler. Başından beri kilise tarafından kabul edilmediler ve adları kötüye çıkarak toplumdan atıldılar. Fakat IX. yüzyılda mim, oyuncular ve oyunbazlar –bu terimler din dışı gösterimciler için kullanılmaktadır- kendilerine karşı bir sürü kilise fermanı çıkarılmasına rağmen özellikle etkin oldular ve çoğaldılar.

Roma etkisi az olan Kuzey Avrupa’da V.yüzyıldan VII. veya VIII. yüzyıla kadar başka tür gösterimciler –ozan- ortaya çıktı. Ozan, Germen kabilelerinden olan kahramanlar üzerine söylenceler anlatan bir şarkıcıydı. VII. ve VIII. yüzyılda Germen kabilelerinin Hıristiyanlaştırılmasından sonra ozan kilise tarafından kabul edilmedi. VIII. yüzyıldan sonra bir zamanların şerefli ozanı, mimler ile aynı sınıfa itilip gözden düştü.

Batı Avrupa’nın her tarafında birçok şenlik yapılırdı. Çoğu zaman bu şenliklere gezgin eğlendiriciler gelirdi, fakat bu şenliklerin çoğu asırlık eski pagan ayinlerinin kalıntılarıydı. Kilise bu şenlikleri durdurmakta pek başarılı olamadı, çünkü o sırada pek az Hıristiyan vardı ya da zor kullanılarak Hıristiyan yapılmışlar ya da kendi hükümdarları Hıristiyan olduğu için din değiştirmişlerdi. Bu durumda birçok pagan ayininin Hıristiyan törenlerine girmesi çok büyük bir sürpriz olmadı.

Ortaçağda tiyatro düşüncesi, tiyatroyu suçlama biçiminde gelişir. Tiyatro gösterileri yasaklanmış olduğundan, tiyatro ile ilgili düşünce de üretilmemiştir. Yalnızca okullarda Latince öğrenimine bağlı olarak okutulan Latin ozanlarının oyunları bilinmekte, yazınla ilgili incelemelerde bu oyunların özelliklerinden söz edilmektedir. Öte yandan din adamları, halkın tiyatro sevgisinin içten içe yaşadığını gözlemledikleri için, her fırsatta bu sanatı suçlamış, tiyatronun zararlı etkilerine karşı uyarılarda bulunmuşlardır.

Hıristiyan düşüncesi dinsel öğreti ile sınırlandırılmıştır. Kişi, bu öğretinin kurallarını bilmek ve onlara uymakla yükümlüdür. Özgür yaratma ve özgün düşünme, Hıristiyanlığın yaşam anlayışına aykırıdır. Bu anlayışa göre insan kul olduğunu aklından çıkarmamalıdır. Doğarken beraberinde getirdiği günahlardan arınmak için tüm zamanını Tanrıya yakarmakla geçirmelidir. Bağışlanmayı hak etmek için yaşantısını Kilisenin buyruğuna göre düzenlemelidir. Boyun eğerek, ahlak ve din kurallarına uyarak, bedenin tüm isteklerinden vazgeçerek kurtulma olasılığı vardır. İnsanın ilgisi bu kurtuluşun gerçekleşeceği öteki dünyaya dönük olmalıdır. Bu durumda dünyasal gerçekleri, duyumsal zevkleri kurcalayan sanatlarla uğraşması doğru olmaz. Sanat ancak dinsel öğretiyi desteklediği, dinsel gerçeklere yöneldiği zaman geçerlidir. Sanat düşüncesi, sanat yaratısını Tanrısal yaratıya yaklaştığı ölçüde önemser.

Tiyatro ise dünyasal gerçeklere yönelik bir eğlence sanatıdır. Tanrısala yaklaşan genel sanat kapsamı içinde ele alınamaz. Saint Augustine, sanatı Tanrısal bir eylem olarak yücelttiği halde tiyatro gösterilerini kuşku ile karşılamıştır. Platon’un bu konudaki görüşlerini benimseyen Saint Augustine trajik sahne oyunlarının ayartıcı olduğunu, ruhu tuzağına düşürüp yozlaştırdığını söylemiş, bazı heyecanları kurutacak yerde beslediğini söyleyerek tiyatronun sakıncalarını belirtmiştir.

Kilisenin tiyatroya karşı tavrı tümden düşmancadır. Kilise Babaları, şiiri ve tiyatroyu toplum ahlakına aykırı bulduklarını ifade ederler. Bir yazar da tiyatroya “Şeytanın Kilisesi” adını verir. Tiyatro yasaklanmış olduğu halde, kaçamak olarak oynanan halk oyunlarına karşı üst üste yeni yasaklar, bildiriler ve buyruklar yayınlanmıştır.[3]

Tiyatro, en az üç nedenden, Hıristiyanların başta gelen hedefleri oldu. Birincisi, tiyatronun pagan tanrılarının şenlikleriyle bir bağı vardı. İkincisi, mimlerin açık saçıklığı kilise papazlarının ahlak duygusunu incitiyordu. Üçüncüsü, mimler çoğunlukla vaftiz etme şarap ve ekmek ayini gibi Hıristiyan törenlerini gülünçleştiriyorlardı. Sonuç olarak, kilise ile tiyatro arasındaki kopma kaçınılmaz oldu.

İ.S. 300’den başlayarak kilise kuralları Hıristiyanları gösterimlere gitmekten caydırmaya çalıştılar. Ve kutsal günlerde kilise yerine tiyatroya giden herkesin aforoz edileceği kararını aldılar. Oyuncular mesleklerinden vazgeçme yemini etmedikçe kilise ayinlerin katılmaktan men edildiler. Bu karar XVIII. yüzyıla kadar birçok yerde uygulandı.[4]

Bu zamanlarda istismara müsait ne varsa, hepsine el koyan kilise en mükemmel propaganda vasıtası olan tiyatroyu yasaklamasına rağmen kendine vasıta kılmasını bildi.[5] Katolik kilisesinde oluşan dinsel tiyatronun kökü ayinlerden gelmektedir. Ortaçağın başında kilisede iki çeşit ayin vardır; “Mass” ve “Saatler.” Mass iki bölümden ibaretti; giriş, ekmek ve şarapla kutsama. Giriş bölümü tümüyle dua ve ibadetten ibaretti. İkinci bölümü oluşturan “kutsama” ibadetin değişmez odağı ve ekseni olduğu için pek az değişiklik göstermişti. Saatler ayininin tiyatro oyununun ortaya çıkmasında rolü çoktur. Çünkü bu ayinde zorunlu olarak yapılan ibadetler olmadığından ve konuları günden güne değiştiğinden, Hıristiyan oyunlarının içinde bulunan olayları yansıtırdı.

Mass töreninin içinde melekle üç Meryem arasında geçen dört dizelik Latince bir konuşma, Kilise tiyatrosunun temeli olarak görülür. Onuncu yüzyılda aşağı yukarı her Mass töreni sonunda, “Quem Quaeritis” diye adlandırılan Melekle üç Meryem konuşması bir tiyatro oyunu gibi oynanırdı; sunağın yanına mezara benzeyen bir yer yapılmış, İsa’nın vücudu yerine bir haç beze sarılıp mezara konulmuştur. Meleği canlandıran papaz İsa’nın vücudunu yağlamaya gelen üç kadını canlandıran papazlara Latince olarak şöyle sorar:

Melek: Ey Hıristiyan, bu mezarda kimi arıyorsunuz?

Üç Meryemler: Çarmıha gerilmiş Nazarethli İsa’yı, ey göksel varlıklar.

Melek: O burada değil, buyruldu ve göğe çıktı. Gidin bildirin. O mezarından göğe yükselmiştir.

Bu küçük oyun öylesine ilgi çekmiş, öylesine yayılmış ki papazlar buna benzer başka oyunlar düşünmek, bulmak gereğini duymuşlardır.[6]

Bu oyundan kilisenin Hıristiyanları tiyatro yardımıyla eğitmek yolunu tuttuğu açıkça anlaşılıyor. Halkın oyun seyretme isteğinin önlenemeyeceği görülerek ahlaka aykırı, yasak tiyatronun yerine din adamlarının yönettiği, kiliseye yardımcı bir tiyatronun geçirilmesi uygun bulunmuş olmalı.

Dinsel oyunların sayıları arttıkça, kiliselere İsa’nın mezarından başka dekorların da girdiği görüldü. Cennet, Cehennem, limbo(vaftiz edilmeden ölenlere İsa’dan önce yaşamış olanların ruhlarının gittiği yer) Pilate’ın (İsa’nın çarmıha gerilmesine göz yuman Romalı temsilci) evi, Kudüs Tapınağı gibi dekorlar kiliseleri doldurmaya başladı.

Zamanla kilise oyunları kilise dışında oynanmaya başladı. Bu konu hakkında sık sık ileri sürülen görüş şudur: Dekorlar çoğalana, oyunlara cehennemle şeytanla ilgili komedi öğeleri girene kadar, Ortaçağ tiyatrosu kilisenin içinde kalmıştır; ama işe komedi karışınca, kilisenin önderleri tiyatroyu kapı dışarı edip Pazaryerine atmışlar, oyunları papazların değil de, loncaların, esnaf birliklerinin düzenlemelerini istemişlerdir.

Pazaryeri kilise dışındaki tek oyun yeri değildi. Fransızlar kimi zaman eski büyük tiyatroları da kullandılar. İtalyanlar kimi dinsel oyunlarını Roma’daki Colosseum’da oynadılar. İspanyollar büyük kentlerindeki avlularından yararlandılar. İngiliz loncalarının kendi lonca hall’lerinde (büyük salon) oynadıkları da olurdu. Ama çoğunlukla tekerlekli sahneleriyle şehrin içinde dolaşırlardı.[7]

MASRAFLI OYUNLAR

Pazaryerlerinde oynanan oyunların nasıl hazırlandığı üzerinde elimizde epeyce bilgi vardır. Oyun yerinin düzenlenişini gösteren planlar, kimi incelikleri belirten taslaklar, sahne resimleri, masraf listeleri çok ilgi çekici belgelerdir. Bunlardan öğrendiğimize göre, pazaryerlerinde çok gösterişli, çok masraflı oyunlar düzenlenirmiş; çeşitli sahne makineleri kullanılırmış. Sahneye havuz yapılıp içinde gemi yüzdürüldüğü bile olurmuş. Önceleri hep erkek olan, sonraları aralarına kadınların, çocukların da katıldığı oyunculara para verilirmiş.

İNGİLTERE’NİN TEKERLEKLİ OYUNLARI<ı>

<ı>

<ı>İngiltere çok ilgi çekici bir oyun çeşidi yaratmıştı. Oyunlar araba gibi çekilebilen tekerlekli sahneler üstünde oynanıyordu. XI.-XII. yüzyıllarda kiliselerde oynanan dinsel oyunların kilise dışına çıkarılması gerekince, büyük Pazaryeri olmayan, ya da pek az olan İngilizler, oyunları da seyircileri de bölmek yoluna gittiler. Kentin büyüklerinin düzenlediği bir programa göre uzun bir oyunun her bölümünü ayrı bir loncanın işçileri hazırlıyordu. Oyun oynanacağı zaman seyirciler kentin belli yerlerine toplanıyor sahne sırasına göre birbirini izleyen arabalar gelip hazırladıkları bölümü oynuyor, bitirince yine o bölümü oynamak üzere bir sonraki durağa gidiyorlardı.

SOYTARILAR BAYRAMI

Kilisenin kendi içinde doğup gelişen bir şenlikti Soytarılar Bayramı. Kilisenin alt basamaklarındaki papazların basit bir eğlencesi olarak başladığı, sonradan tehlikeleştiği anlaşılıyor. Tiyatro kiliseye iyice yerleştiği sırada, XII. yüzyılda genç papazlar kasabanın en aptal kişisini soytarılar kralı değil de, soytarılar Piskoposu seçiyorlardı. Daha ileri giderek soytarılar Papası dedikleri bile oluyordu. Kilise içinde açık saçık küfürler söylemeye, ahlak kurallarına sığmayacak danslar etmeye başlıyorlar, sunağın önünde zar atıyor, kâğıt oynuyorlardı. Dinsel törenleri alaya alan, gülünçleştiren gösteriler düzenliyorlardı. Derken şenliğe bir de eşek katılıyordu. XII. yüzyıldan XVI. yüzyıla kadar pek çok kereler kilise ileri gelenleri bu saygısızlığa bir son vermenin yollarını aradılar. Ama hem halk hem de papazlar Soytarılar Bayramını çok seviyorlardı. Onun için de kilise içindeki eşekli şenliklere kolay kolay son verilemedi.[8]

<ı>

BİZANS TİYATROSU

Bizanslıların da Latin Batıda olduğu gibi ayinlere dramatik diyalog koyma alışkanlığından doğan dinsel bir tiyatroları vardı. Bu bağımsız bir dinsel tiyatronun doğduğu XII. yüzyıla dek kilise ayinlerinin bir parçası olarak kaldı.[9]

Doğu İmparatorluğu, Batı’dan ve Helen uygarlığından birçok puta tapıcı şenlikleri, bunlarla beraber dansları, geçit olaylarını, çeşitli tiyatro temsillerini, Roma’dan da hipodromu almıştır. Daha ilk başlarda bunlara saldırılmış; Hıristiyan inancı Bizans İmparatorluğu’nun devlet dini olunca bu saldırılar daha da artmıştır. Din adamları halkın bilinçlerinde kök salmış bu törenleri büsbütün kaldıramayacağını anlayınca, siyasetini değiştirmiş, bunları kendi denetimi altına almış, onları Hıristiyanlaştırmıştır.[10]

Bizans’ta oyuncular pek çoktu fakat onlara iyi gözle bakılmazdı. Kilise adamları sık sık onları suçlardı. Kilise meclisinde tüm mim oyunlarını ve teatral gösterimleri aforoz etme yollarını aramaya başladılar. Kilise kuralları öne sürülerek hem bu meslekleri sürdüren hem de onlarla evlenenler kiliseden sürüldüler. Devlet de oyuncuları birçok medeni haklardan yoksun bırakıyordu. Bununla birlikte çok açık istisnalar vardı; sözgelimi, İmparator Justinian, bir mim oyuncusu olan Thedora’yı kendisine İmparatoriçe yapmıştı. Tiyatroya karşı bu ikiyüzlü tavır belki şu örnekte daha iyi anlaşılabilir; bütün çekincelere rağmen gösterimler devlet şenliklerinde yer alır, hem devletin hem de kilisenin başı olan İmparator hipodromdaki locasından bir haç işaretiyle oyuncuları kutsardı. Bir süre sonra kilise tiyatro gösterimlerini yasaklamaktan vazgeçip, yalnızca cumartesi ve pazar günleri oyunları yasaklamak ve oyuncuları kutsal ayinden uzak tutmakla yetindi.

Özetle, Bizans İmparatorluğu’nun bin yıllık tarihinde teatral eğlenceler ısrarla varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bununla beraber tartışmasız gösterim için amaçlanmış hiçbir oyun ele geçmemiştir ve eğlencelerle ilgili kayıtlar öylesine seyrek ve dağınıktır ki, Bizans tiyatrosunun kapsamı ve niteliği üzerine herhangi bir sonuca varmak kuşku ile karşılanabilir. [11]

KAYNAKÇALAR

BROCKETT, Oscar Gross, Tiyatro Tarihi, Çev: S.Sokullu, T.Sağlam, S.Dinçel, S.Çelenk, S.B. Öndül, B.Güçbilmez, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2000.

FUAT, Mehmet, Tiyatro Tarihi, Varlık Yayınları, 1984.

AND, Metin, Bizans Tiyatrosu, Forum Yayınları, Ankara, 1962.

ŞENER, Sevda, Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 1998.

DİLLİGİL, Turan, Tarih Boyunca Tiyatro, Seçilmiş Hikâyeler Dergisi Kitapları, Ankara, 1953.



[1] Fuat, M, Tiyatro Tarihi, s. 65–66

[2] BROCKETT, Oscar Gross; Tiyatro Tarihi, s.109–110

[3] SENER, Sevda; Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi, s.59–60

* Gezgin ozanlara ve akrobatlara verilen addır.

[4] BROCKETT, Oscar Gross; Tiyatro Tarihi, s.81

[5] DİLLİGİL, Turan; Tarih Boyunca Tiyatro, s.92

[6] FUAT, Mehmet; Tiyatro Tarihi, s.67–69

[7] FUAT, Mehmet; Tiyatro Tarihi, s.71

[8] FUAT, Mehmet; Tiyatro Tarihi, s.76-77

[9]

[10] AND, Metin; Bizans Tiyatrosu, Ek:2

[11] BROCKETT, Oscar Gross; Tiyatro Tarihi, s.86-87.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 22
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 6451
Kayıt tarihi
: 24.07.07
 
 

YAZI VE MAKALELERİ ÇEŞİTLİ DERGİ VE GAZETELERDE YAYINLANMAKTADIR...

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster