Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Ekim '09

 
Kategori
Futurizm
Okunma Sayısı
3837
 

Ya Ölümsüzlük Yakında Gerçek Olursa!

Ya Ölümsüzlük Yakında Gerçek Olursa!
 

Fotoğraf: “Terminatör 4 Salvation” filminden bir portre...


1976 yılında görme engellilerin kitap okumasını sağlayan makineyi geliştiren Amerikalı bilim adamı Ray Kurzweil, "ölümsüzlük teori "sinin tamamen gerçekçi olduğunu ve bunun en geç 30 yıl içinde gerçekleşeceğini öne sürdü. Son günlerde basında birçok kaynakta bu yönde haberler yer alınca, bilim-kurgu ve 'futurizm'e oldukça uzak-ama herkes kadar da yakın- biri olarak dahi konu ilgimi çekti ve zihnimi kurcaladı.(1)

Konu 'ölümsüzlük' gibi; insanların binlerce yıldır sürekli hayalini kurduğu, peşinden koştuğu, ulaşamadığında ise tanrılara atfettiği en temel özlemlerinden biri olunca insan dikkat kesilmeden duramıyor. Alt beynimizin daha üst bir rol oynadığı sonsuz güç, iktidar ve güzellik özlemlerimiz de öyle değil mi?

Nedir bu teori?

Kendini insanlığa yararlı buluşlara adayan ve ileri teknolojileri icat edilmeden önce tahmin etmesiyle tanınan Kurzweil’in iddiasına göre; mevcut teknolojilerde yakın gelecekte sağlanması olası gelişmelerle 2030’larda bir insanın beyni, tüm kişiliği, anıları, yetenekleri ve geçmişiyle birlikte bilgisayar ortamına aktarılabilecek. 2040’larda ise nanoteknoloji ve robot teknolojisindeki daha ileri gelişmeler sayesinde bilgisayara aktarılan beyin bilgileri insanımsı robotlara, yani androidlere yüklenebilecek. Bu yöntemler sayesinde bir insanın artık sonsuza kadar yaşaması mümkün olacak!

Öngörülen gelişmeler çerçevesinde insan vucudu, biyolojik olmayan makineler, gelişmiş genetik, nanoteknoloji ve robot teknolojisi öylesi etkin bir uyumla birleştirilecek ki, insan, çok daha gelişmiş bir zekâ ve beden gücüyle yaşamını sonsuza dek sürdürebilecek.
 

Ray Kurzweil “Hızlanan Dönüşler Kanunu” adını verdiği teorisini açıklarken; “...Ben ve benim gibi pek çok bilim insanı, vücutlarımızın taş devrinden kalma yazılımını yeniden programlayabileceğimize ve yaşlanmayı önce durdurup ardından da tersine çevirebileceğimize inanıyoruz...” demiş.(2)

20-25 sene içinde nano teknolojilerin beklenen gelişimi göstermesiyle kan hücrelerinin yerini bile nanobotların alacağını bu sayede binlerce kat daha etkili çalışacağını belirten Kurzweil ayrıca şunu da söylemekte; “...25 sene içinde olimpiyatlarda 15 dakika boyunca nefes almadan koşabileceğiz ya da oksijen olmadan dört saat boyunca dalış yapabileceğiz. Zihinsel kapasitemiz, birkaç dakikada kitap yazabilecek kadar artacak. Sanal seks yaygınlaşacak. Zamanla hepimiz yapay organları ve uzuvları olan robotlara dönüşeceğiz...”. (2, Adı geçen haber).

"Hızlanan Dönüşler Kanunu" her ne kadar oldukça kabul edilebilir bir teori olsa da ve insanlar çoğunlukla günümüzün küresel, post- modern ve hızlı yaşam temposunda, ezber yaşamlar süren birer biyolojik-robota dönüşmüş gibi olsalar da, yine de, çoğu insanın böylesi bir ölümsüzlüğü ölmeye tercih etmesi oldukça şüphelidir diye düşünmekteyim. Açıkçası bu teori ilk duyumda, hâyâl dünyamıza hoş ve müthiş bir müjde gibi gelse de, biraz düşününce oldukça ürkütücü boyutlar içerdiği kolayca anlaşılmakta…

Nasıl mı?

Öncelikle "acaba beyin ölümsüzlüğe dayanabilir mi?" diye bir soru da akla takılmakta. Keza beyin hücreleri 18'imizden itibaren yaşlandıkça ölüyor ve yerine yenileri gelmiyor. Bu açığı daha çok tecrübeyle kapatıyoruz. Eğer 'chip'e aktarılan beynin tıpatıp kopyasının, ters bir işlemle, kolanlanmış bedenin beynine aktarılması başarılamazsa, bu iş programlanmış yüklemelerle gerçekleşecek. Başarılsa bile, bu yüklemede bazı eklemeler yapılıp yapılmadığı nasıl denetlenecek? Peki bu olası yüklemeleri kimler yapacak ve karşılığında neler istenecek? Ne gibi ek görevler üstleneceğiz? Derin kuşkuları beraberinde getiren bu soru kanımca bu konudaki en dramatik soru olsa gerek!

Söz konusu teori bazı açılardan insanlık adına kritik faydalar sağlayabilir. Örneğin, bazı hayati organlarını yitirenlere gerçeğini aratmayan uzuvlar takılması hiç kuşkusuz ki insanlığa çok önemli bir katkı olur. Zaten hayvan kopyalama girişimleri de ileri de insanlığa hizmet etmek üzere aynı amaçla başlatılmadı mı?

Bu çerçevede diğer bir dramatik soru da " Eğer herkes ölümsüz olursa dünya nüfusu tavana vurmaz mı?" sorusudur. (3) Yeryüzünde ilk insandan bu yana ölümsüzlük olsaydı şu an dünya nüfusu bugünkünün yaklaşık 19 katı (110 Milyar kişi) olacaktı. Olası sağlık, sosyal güvenlik, istihdam olanakları, trafik, çevre kirlenmesi vb. alandaki akıl almaz ve yönetilemez boyuttaki sorunları bir düşünsenize! Bu teori eğer günün birinde yaşama geçirilme olanağı bulursa -ve insanlık olası çevre felâketleri ve psikolojik etkilerle üreme yeteneğini yitirmemişse- bu durumda üremenin mutlaka meşru bir otorite tarafından kısıtlanması gerekecektir.(4)

İnsanoğlunun - ve insankızının- yenilikleri içselleştirip yaşamda uygulama yetisinin teknolojik değişim hızının hep gerisinde kaldığı bilinmektedir. Bu hız açığı ve uyum sorunu birçok psiko-patolojik sorunun da kaynağını oluşturmaktadır. Bilgisayarlı yaşama geçişte bile oluşan onca sorunu bir düşünürsek olası sorunsalın boyutu zihinlerimizde daha net şekillenebilir.

Bu olası sorunsallar yumağı çerçevesinde; insanlık tarihi boyunca -çok ya da tek tanrılı olsun- şöyle ya da böyle medeniyetlerin temel direği olan ve "ölüm korkusunun" ana dayanağını oluşturduğu "Din kurumu" bu durumda ne olacaktır? Mutlaka, sanayi devrimi sonrası yaşanandan çok daha büyük bir ölçüde zayıflayıp yok olmaya yüz tutacaktır! Bu boşluğu bilim ve felsefenin elbirliğiyle sunabileceği acil ve yeni bir " Toplumsal-Tekno-bilinç" anlayışı hemen doldurabilecek midir? Yoksa yeni bir "Tekno-din" mi icat edilip yaygınlaşacaktır? Bu ara dönemde oluşabilecek kaos kimler tarafından ve nasıl yönetilecektir?

İnsanlık tarihinin en büyük çelişkisi olan emek-sermaye çelişkisi ve bu çelişkiye dayalı 'sömürü' ortadan kalkacak mıdır? Yoksa şekil mi değiştirecektir? Bu durum, söz konusu 'yeni insan'ın emek mi yoksa 'sermaye' mi olarak kabul edileceğine bağlı olacaktır. Makineyi kullanan insan da önemli ölçüde robotlaştığında 'sermaye' olarak kabul edilirse 'artık değer' de ortadan kalkacaktır. Yok eğer -bir şekilde- beyin ve bilinç taşıdığına göre 'emek' olarak kabul edilirse 'artık değer' de kat be kat artacak ve insanlığın aksi yönde, bilinçli, güçlü ve toplu bir müdahalesi olmadıkça devam edecektir.

Yaşlanma, kaza ve ölüm endişesinin yol açtığı risklerin doğurduğu sigorta sektörü ile dev'asa yatırımları ve nitelikli insan gücüyle etkin varlığını sürdüren ilâç ve sağlık sektörleri bu durumdan nasıl etkilenecektir? Bu sektörlerin yok olmasıyla dünya finans piyasasında milyarlarca Dolarlık büyüklüğü olan sigorta fonları da kuruyup yok mu olacaktır? Bu durum -zaten kör, topal yürüyen- mevcut iktisadi sistemi ne yönde etkileyecektir? Yoksa bu sektörler de yeni gelişmeye uyum sağlayıp -yitirilen ya da yenilenmesi gereken organ tedariki, takılması ve sigorta yoluyla finansmanı ağırlıklı bir yapıya bürünüp- konumlarını bu şekilde mi sürdüreceklerdir?

Bu çerçevede benzeri birçok dramatik dönüşüm sorunu akla gelmektedir!

Bu teori uygulama alanı bulsa da;

Uygulama kanımca -hem öncelik hem de içereceği maliyet boyutu nedeniyle- öncelikle seçkin ve varlıklı kesimle başlatılabilir. Orta ve alt gelir düzeylerine doğru yayılımı ise geciktirilerek daha geniş bir zamana bırakılacaktır.

Gezegenimizin yaşadığı olağanüstü çevre ve buna dayalı sağlık sorunlarının insanların üreme yeteneği üzerindeki olumsuz etkilerine göz yumularak geniş -ve muhtemelen yoksul- kısırlık coğraflarının oluşumu beklenecektir. Zaten insanoğlu ve kızı arasındaki doğal seksin yerini sanal olana bırakmasıyla bu açıdan da bir dizginleme geleceği sezilmekte...

Sonsuz evrende dünya benzeri yaşam olanağına sahip gezegen bulma çabaları hızlandırılarak yaşlanan, zihinsel aktivitleri 'chip'lerle yönetilen, yarı-androit ve yoksul nüfus muhtemelen o gezegenlerdeki zorlu işleri yapmak üzere oralara transfer edilecektir. Bu dünya yarı-androit, seçkin ve varlıklı kesim için yapay bir cennet olarak kalacaktır.

Gerekli tüm sosyo-ekonomik ve siyasi yapılanmalar zaman için de bu yeni duruma göre uyarlanacaktır.

Ya amaç? Yegâne amaç ölümsüzlükse eğer, biline ki bu amaç, bu haliyle, öteki amaçların çoğunun harcanması pahasınadır. İnsan kendi özgün, temel ve hümanist amaç setini yaratıp uygularsa hayvandan ayrılır, kendini yaratabilir. Oysa kendi varoluşunda irade sahibi olamayan, amaç sahibi olabilir mi?

Peki ya özgürlük? Yaratma ne kadar özgürlükse, yaratılma o kadar tutsaklık belki de...Yaşamayı istemediği halde yaşayan biri asla özgür değildir. Sonsuza dek yaşamayı amaçlamadığı halde yaşamama seçimini yapamayan, yaşama tutsak demektir.

'Yeni insan' sonsuz bir yaşama doğru yol alırken tüm amaç ve değerleriyle birlikte 'insanlık' ömrünü bitirebilir mi?

Sonuç mu?

Bana göre beklenen sonuç, mevcut sistemin tarihsel-temel tüm çelişki ve sorunlarıyla çok daha zeki, katmanlı, dışsallaştırılmış ve teknojik bir zemin üzerinden dünyamızı aşıp başka gezegenlere taşınmasıdır. Bu evrede, tarihsel ve temel çelişkiler gezegenimizde yaşayanlar tarafından asla bilinip idrak edilemez yeni bir içeriğe bürünerek devam edecektir.(5)

İ.Ersin KABAOĞLU,

1 Ekim 2009, Ankara

Kaynakça ve Blognotlar:

(1) Milliyet ve Hürriyet, 24.09.2009. s.24

(2) PC Hayat.com http://www.pchayat.com/Haber/Bilim/5409/Olumsuzluk-gercek-oluyor

(3) Birleşmiş Milletler (BM) Nüfus Fonu'nun 2008'de ortaya koyduğu çalışmalarına göre, insanlık tarihi boyunca 110 milyar insan dünyaya geldi. Bazı araştırmacılar, bugüne kadar dünyada yaşayan insan sayısının 60-110 milyar arasında olduğunu tahmin ederken, bazıları da 200 bin yıldır 70 milyar insanın doğup öldüğünü savunmaktalar.

(4) Gerçi bu tür kısıtlamalar günümüzde de Çin Halk Cumhuriyeti ve Hindistan gibi nüfusu çok fazla olan bazı ülkelerde uygulanmaktadır.

(5) Konu ile ilintili olarak ileri tarihte yazılan başka bir bloğum için bkz.

http://blog.milliyet.com.tr/paranin--simdilik--satin-alamadigi-iki-sey-/Blog/?BlogNo=426966 
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

ben bir konferansa katıldım, kadın genetikçi şunları anltmıştı: Örnek bir elementi istedigimiz organa taşıyabiliyoruz! Bu taşıma virüsler aracılığyla olmakla birlikte yani taşımayı virüsler yapıyor. Yarı metal organlar üretmenin de yolunu açıyor. İnsan organik bir yapı olmasına rağmen bunu daha güçlendirmek için yeni element kombinasyonalrı deneniyor... Hastalıkları 3 boyutlu protein taklidiyle akvyuvarlara tanıtmak vs...bilim acayip...ilerliyor. Çin büyürse teknoloji dahada ilerler gibime geliyor... Pastadan türkiyenin de büyük dilimler alacağını görüyorum hedef ilk 50 yıl... :) kim ölü kim kala...

Carya Eftali 
 03.12.2009 19:37
Cevap :
Yazımda üstü örtülü olarak değinmeye çalıştığım yarı biyonik yapı oluşumunu "Yarı metal organlar üretmenin" teknik yönüne değinerek yazıma net bir katkı getirmişsiniz Gediz bey. Dediğiniz gibi " kim ölü, kim kala"...30-40 yıl sonra yanıtı bugünlere göre çok farklı bir soru olacak her halde...  04.12.2009 11:23
 

Bilgilendiren, düşündüren, med-cezir yaşatan değerli paylaşımınızı, yorumlar taçlandırmış. MB'un en büyük zenginliği çok tıklanmasının yanısıra, bu beyinlere sahip olmasıdır. Kaleminiz daim olsun.

Ayten Dirier 
 28.10.2009 23:26
Cevap :
Any Rand'ın bir sözünü anımsattı bana bu değerli yorumunuz: “ Yaratıcı insanı motive eden başarma arzusudur, başkalarını yenme arzusu değildir ”. Ne mutlu ki, Milliyet Blog'un bu nezih ve düzeyli paylaşım ortamında bu tanıma uyan oldukça çok sayıda, yaratan ve paylaşan arkadaş bulunmakta! Evet, bu bir şans. Yürek dolusu teşekkürlerimle...  29.10.2009 0:05
 

Garda tren bekleyen yolcular, ölmüş olamazlar… Gara, diğer bir ifadeyle mezara girenler de ölmüş değillerdir. Ancak işin bu kısmı ancak inanç ile izah edilebilir. Bunun dışındaki arayışlar, şüpheleri artırmaktan başka işe yaramazlar. Necip Fazıl’ın “Bir adam yaratmak” tiyatrosunu seyretmişsinizdir. Ameliyatla bir başkasının beyni aktarılan hastanın, artık kendisi olmaktan çıktığı, beyni aktarılan kişinin karakterine büründüğü anlatılmaktaydı… Özetle: şu ana kadar gidenler bizim de gideceğimizin delili olurken, içimizdeki ölümsüzlük isteği de, ölümsüz bir yaşamın varlığına işaret etmektedir. Bir bilgiye sahipsek, bildiklerimiz bilgi kaynağımızın dipnotudur. Bunun gibi ölümsüz bir yaşamın olduğu bilgisinin dipnotu da, hepimizde bulunan ölümsüzlük isteğidir. Görüşmek üzere, sevgi ve saygılar…

Rıza Üsküdar 
 19.10.2009 23:20
Cevap :
Antik başyapıtlardan damıtarak derlediğiniz, insanın temel özlem ve dürtüleri özelinde adreslediğiniz ve güncele uzanan bir çizgide yorumladığınız değerlendirme için çok teşekkürler saygıdeğer Rıza Bey. Belki de bu analizlerde fiziki ölüm-ruhsal ölüm ayrımını dışlayan, bunu tek bir ölüm(süzlük) parantezine yerleştiren (Geçişi sağlayan "Gar" sembolüyle) yarı mistik ve metafizik bir anlamda gizli gibi... (" Galaktik İnsan" da Atlantisliler ve Lemuryalılar özelinde Şerife hanımda sanırım tarihin derinliklerindeki benzer bir başka duruma değinmişler.) Konu bu çizdiğiniz çerçevede çok daha katmanlı ve derin bir meseleye dönüşmekte. Bense sadece " fizki ölüm(süzlük)" temelinde bir kurguya yelken açmıştım. "Din" olgusuna yönelik -aykırı sayılabilecek- kısa bir değinme dışında diğer alana girmekten özenle kaçınmıştım. Sizin bu yorum ve değerlendirmenizin sözkonusu "kaçındığım alan" açısından yararlı olduğu kanısındayım. Değerli katkınız için tekrar teşekkürler, saygılar ve dostça selamlarımla.  21.10.2009 21:35
 

İnsanlık Gılgamış, Lokman Hekim ve daha nicesinin aradığı ölümsüzlüğe zaten sahiptir. Bunun delili, insanın içsel olarak ölümsüz olmak duygusuna sahip olmasıdır. Dünden bugüne tüm insanlar, bu içsel duygunun sahibi olmuşlardır. Tıpkı özgür yaşamak isteği gibi… Ancak özgür yaşama nasıl bir bedel gerektiriyorsa, ölümsüzlüğe ulaşmak için de bir çaba gerekecektir. Gılgamış, Lokman Hekim ve yazınızda ele aldığınız Ray Kurzweil bu çabayı gösterenler olmuştur. Bugün adlarından söz edebiliyorsak, dünyevi ölümsüzlüğü yakalamış olmalarındandır. Onların dünyevi ölümsüzlükleri ve her birimizin içinde yer alan ölümsüz olma arzusu, ölümsüzlüğün gerçek olduğunu gösteriyor. Bazı Anadolu ağıtlarında mezar anlamında “gar” kelimesinin kullanıldığını görüyoruz. Bilindiği gibi “gar” trene binmek için beklenilen yerdir. Tren gelince binilecek ve gidilecek yere doğru hareket edecektir.

Rıza Üsküdar 
 19.10.2009 23:13
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 335
Toplam yorum
: 3204
Toplam mesaj
: 251
Ort. okunma sayısı
: 2374
Kayıt tarihi
: 05.10.07
 
 

Samsun/Ladik doğumluyum. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım babamın görevi gereği ülkemizin Orta ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster