​ ''Can'dan Can'a özlem mektupları 3'' / Aşk - Evlilik / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Ocak '14

 
Kategori
Aşk - Evlilik
 

''Can'dan Can'a özlem mektupları 3''

''Can'dan Can'a özlem mektupları 3''
 

Çingene evlerinin ekşimsi bir tadı olurdu hep, kadınlarının zaten öyleydi ya. Tahta kapı gıçırtılarla açılıp sokağa yol verilmişti işte yine. Başı döner gibi oldu kaldırım taşlarına ayak bastığında. Hep kaybediyordu kumarda, durmadan kaybediyordu. O çingene evinin bir köşesinde yanan tütsüden hep şüphelenmişti. Odaya sis gibi çöktüğünde dumanı ve bir de çingene kadınlarının sardığı çigara içine çekildiğinde nerden geldiği bilinmeyen ve tüm acılarını bastıran bir mutluluk içinde kendini terkeder gibi oluyordu. Mutluydu o sıralar işte. Yaşadığı o mutluluğu kendine tarif ederken çok zorlanıyordu. Ama mutluluk sevdiği kadını alıp getiriyordu üstelikte hiç çabasız. Çabasız mutlu olmanın kendine has bir çekiliği vardı. Cümleler kurmakta zorlanmıyordu meselâ. Cümleler şiir olup içinde bir kitaba dönüşüyor ve okuyucular tarafından adeta yağmalanıyordu. Her kes sevdiği, taptığı kadını sevip tapıyordu. Hiç kıskanmak geçmiyordu içinden. Hepimiz sevgiliyiz diyordu kendince. Hepimiz aşktan dolayı sevgiliyiz. Çünkü acılarımız bir ulan demeyi gururuna yediremiyordu. Terk edilmiş sevgililer, anlaşılamamış ya da anlaşılmak istenmemiş sevgililer, son cümleleri hep silinmekle uğraşılmış sevgililer hepsi bir anda dostun oluveriyordu. Çünkü her insan terk edildiğinde bir el arardı. Ama o el aynı acıları yaşamış bir el olmalıydı. Bu yüzden miydi hep yalnız kadınların yalnızlıklarını doldurma isteği yoksa. Yalnız kadınlar…

Yalnız kadınlar hep sen miydin bende yoksa? Her hüzünlü kadınların yüzündeki sır, her çirkin kadınların yüzündeki yerleşik intikam hırsı sen miydin yoksa? Onları sevmeye zorlarken kendimi yoksa sana beni affet mi diyordum. Hıh, belki de hiç umurunda bile değilim öyle değil mi. Hafifletici sebep arıyorum belki kendime. Belki de hiç umurunda değilim…

Belki Bodrum denen o cennetin bir köşesinde durgun denizi seyrediyorsun. Ilık gözlerindeki buğu, göğsünün içinde bekleyen sıcak nefes, uzaklara dalmışsın ve bir gemi bekliyorsun belki de. Kimden gelmesi beklenilen ama adı saklanan o gemi. Sana bir soru: Adımı nasıl unuttun masallarında. Oysa benim sana anlattığım her masalda sen candın, sen Şirin idin, sen Aslı idin ve ben sana hiçbir masalımda senin adını sana hiç saklamamıştım…

Yalnızlığın kapısını açtı adam. Gecenin bir yarısı hafif sarı yanan bir lambanın aydınlatmaya çalıştığı odaya baktı. Lambanın sarı ışığı her eşyayı eskitiyordu, kendini bile. Odanın bir kenarında tamirini bekleyen bir uçurtma, hemen yanında bir pinokyo bisiklet, masanın üzerinde acil durumlar için bekleyen tarçın kokulu iri mum, yerde temizlenmeyi hiç hatırlamayan bir halı. Yatağın kenarına oturdu. Açık unutmadığı kapıdan soğuk içeri bir düşman müfrezesi gibi yaşama saldırıyordu. Yavaşça uzandı yatağa. Aralık dudaklarından yastığa ıslak bir cümle düştü. Çok özledim…

NUR…

Sana dökülen sözcüklerin kapısını açtıkça engelleyemediğim yığılmalar oldu kalbimde. Hani bir bıraksam kelimelerimin içerisine sıkışacak onlarca gözyaşı tanesi çoğalacak. Hasretim, seninle tanışmamız yılın son günleriydi. Sen kilometrelerce uzakta sana dökülen cümlelerimin arasında kendini bende görecek en anlamlı cümleyi ararken ben; sende çoktan kaybolmuştum sevgilim. Koca bir dünya senden ayrı geçen bu yaralı ve yarım, eksik, tatsız yılı uğurlamak için her yeri süsleyip dururken; ben senden ayrı geçecek yeni bir yılın umutsuzluğu ile vitrinlere bakıyorum. Kimse bilmiyor oysa kapının eşiğinde o siyah valizinle seni göreceğim güne kadar, zaman; senden ayrı kalacağımı öğrendiğim o günde durmuştu. Aylar sonra beni arayışındaki özlem yüreğimin en kral köşkünde yerli yerine oturdu sevgilim. Sende beni özledin biliyorum sevgilim.

Bugün günlerden pazar. Aylar önce seninle pazar kahvaltısının en güzelini bir parkta kuş cıvltısına karışan o kahkahanın eşliğinde yapmıştık. Semaverde demlediğin içine karanfil atıp kendini öve öve bitiremediğin sırf seni kızdırmak için hiç beğenmediğimi söylediğim o çayın tadını. Yine sen demlerken tadacağımı biliyorum.

Uzaktayız ama unutmadım sevgilim. Tek şeker içtiğin çayı, sevdiğin su böreğini; saatlerce uğraşıp hazırladığın sana özgü yemek keşfini. Arkadaşlarınla attığın kahkahalarını, evde kalmaktan sıkıldım kaprislerime rağmen yine evde kalmak için ustalıkla ikna çabalarını, çoraplarını ortalık yere attın diye çıkan kavgaların sonucunda; marketten çikolata alıp beni küçük kız çocuğu edasıyla kandırışını, birlikte dışarı çıkarken elimi sıkıca tutup, bana aitsin hissinin doruklarında oluşumu, soğuk kış gününde ellerimi kendi kabanının cebinde tutuşunu. Ağız ağıza kavgalarını, ani parlayışlarını; beni kırışlarını ama göz göze gelince havada asılı kalan öfke nöbetlerinin bitişini özledim. Ve inan ki hiç unutmadım…

CAN…

Bugün günlerden Pazar sevgilim. Yüreğimin ev sahibi hüzün yine erken kaldırdı beni. Yollara döküldüm yeni yazılmaya başlanan özlem mektuplarım gibi. Elim her zaman ki gibi orta konsala gitti, ellerin yoktu. Sonra buluştuğumuz yere gittim, bekledim yine, yine, yine. Gelmedin, geldiğini düşledim gözlerimi kapatıp. Kapıyı açtın:

-Çok mu beklettim?

Dedin. Ben ne kadar da alışmışım seni beklemeye meğer. Umutla beklemenin kendine has bir mutluluğu vardır. Acelesi olmayan bir mutluluk bu. O beklemede neler yapabiliriz, nerelerin güzelliğini birlikte sindirebiliriz hesapları yapardım ben. Biliyorum senin de bir sürü hayallerin vardı benden sakladığın. Dağlar alırdı gözlerimizi, yüreğimizi ve soğuktan korkmadan karlı dağların tepelerine yuva kurardık kartallar gibi. İki birbirine yalnız insan buluşurdu, umutsuzluk umursanmaz hatta kapı dışarı edilirdi gönül meyhanemizden. Sırtını üşütmenden korkmazdım ben aslında. Tatlı bir yalanım işte. Sana sarılmak, cennete ilk adımı atmaktı benim için. Kokun geliyor ara ara hayallerime. Unutmaktan korkuyorum kokunu sanırım. Meğer ne korkakmışım hatıralarımı yitirmekten.

Yüzünde ne güzel bir gülümseme taht kurardı bilir misin her pazar? Ocaktan iki kişilik demliği alıp sobanın üzerine koyup beni süzerdin. Davetti bu algılamak zor değildi ki. Birkaç büsküvi, kek, masanın üzerine yayılır bizi beklerdi. Özlem doldurduğunu bilirdin bardağa. Özleyeceğimi bilirdin. Tıpkı dudaklarını kanatacağımı bile bile dudaklarını verişin gibi. Neden hiç şikâyet etmedin dudaklarını kanatmamdan şimdi söylesene…

NUR…

Bu gün pazar sevgilim. Aynı şehirde aynı yatakta saat on ikiyi vurmadan yataktan çıkmayışımı uyandığımızda ekmek almaya kim gidecek konuşmalarımızı. Ve her defasında senin gitmek zorunda kalışını özledim. Bugün pazar sevgilim, sucuklu yumurtan tam da istediğin gibi. Afiyet olsun yârim.

CAN…

Artık her Pazar isteri kırizlerime yenildiğimi biliyor musun sevgilim?

NUR…

Dünyadaki bütün dillerin gözlerine bakınca ifade güçlüğü çektiği kelimeleriyle sana olan hislerimin anlatılamayacağı bir mektuptan tekrar merhaba sevgilim.

 Bugün uzun zamandır sensiz keyif almadığım kısa yürüyüşlerime geri dönmek istedim. Sanki seninle yürüyormuşum gibi her bir adımda iki kişilik yürüdüğüm. Bir yere yetişme telaşının olmadığı bir kaç saatlik yürüyüş.

 Sensiz yürümem imkânsızdı sevgilim. Beynime söz geçirsem kalbim cenk ediyor. Kalbimi durdursam, dilime yenik düşüyorum. Mutsuz muyum? Bu durumdan tabi ki hayır. Bütün hücrelerimin seninle bütünleştiği bir bedene direnme isteyişimi nasıl kabul ettirebilirim. Bunu düşünmesini sağlayacak akıl odalarımda her bir hayalin dans ederken ben senden nasıl vazgeçebilirim?

CAN…

Ellerin olmadan gidilen hiçbir yolun tadı kalmadı sevgilim. Anlamını yitiren yollarda yitiyorum haberin olmadan. Sen yine de beni mutlu zannet olur mu? Olur ya mutsuzluğumdan kendine bir pay almak geçer içinden, hüzünleninirsin. Ben bilirsin, kıyamam sana…

Mehmet ÖZCAN-Nurcan BİNGÖL

14.01.2014

 
Toplam blog
: 57
: 222
Kayıt tarihi
: 18.01.13
 
 

Emekliyim, köpekleri çok severim. Fotoğraf ama anlam saklayan fotoğraflara bayılırım. Yazmak uzun..