- Kategori
- Dostluk
''Üsküdarlı Erdal''

''ÜSKÜDARLI ERDAL''
Aslen Edirneliydi benim bildiğim Erdal. Ama takıntısı vardı illâki Üsküdarlı Erdal deyin bana diye. Daha on yedi yaşında takılmıştı bu tutku ona. Evden kovulduğunda sokaklarda yatar, sabaha kadar İstanbul’un altını üstüne getirmeye bayılırdı. Kız kulesinin önünde saatlerce oturur sonra yanındakine dönüp ‘’la ben buraya yüzeceğim bir gün, bak görürsün’’ derdi hep. Bir gün denedi ama kendisini Marmara da zor bulduk tabi. Yine de ‘’tamam la akıntıyı hesap edemedik ama ben oraya yüzeceğim görürsünüz’’ demekten de geri kalmazdı. En komik anılarımızın başlangıcı küçük yaşlarımızda başlasa da on iki eylül ilk ayyuka çıktığı tarihti. İkimizde on sekiz yaşındayız, filintalardan korkmak şöyle dursun filintalardan çıkan kurşunları ellerimizle tutup sonra dişlerimizin arasına alıp leblebi gibi ağzımızdan yere atacak kadar delikanlıyız yani. İhtilaldan iki hafta sonra Üsküdar da sokakta geziyoruz, sokağa çıkma yasağının başlamasına birkaç saat var. Eve yetişmemiz artık imkânsız. Ya karakola sabahlayacağız ya kuytu bir yerde saklanıp sokağa çıkma yasağının bitmesini bekleyeceğiz. Bir üçüncü ihtimal daha varmış ben bilmiyordum o gece öğrendim. Koşarak sokağa çıkma yasağında önce evde olabilmek.
Sanırım şimdi öyle koşabilsek bütün Türkiye ve Dünya rekorlarını o yıllarda kırar sonra insanoğlu yıllarca bizim rekorumuzun kırılmasını beyhude bir şekilde bekler dururdu. Önce beni izle dedi. Karşıdan iki tane polis geliyor, ikisinin arasından geçmeye kalkınca haliyle ikisine birden omuz attı tabi. Hadi dövmediler bizi ama dövmekten beter ettiler yani. Onları atlattıktan sonra aynı sokakta karşıdan üç inzibat geliyor. Bana döndü, ben ne yaparsam öyle yap tamam mı? ‘’Lan dur’’ demeye kalmadı. Sokakta inzibatlarla karşılaşınca durduk. Ne oluyor gibilerden ben ona bakarken, o elimden tutup koşmaya başladık. İnzibatlar peşimizde koşuyoruz, nereye diyorum yolda ‘’eve lan, nereye olacak’’. Polislerde katıldı inzibatlara oldular beş kişi. Nasıl koşuyoruz ama ben öyle bir koşuyu askerde bile yaptığımı hatırlamıyorum. Önce polisler döküldü koşarken birkaç kilometre sonra da inzibatlar. Eve sokağa çıkma yasağının başlamasından birkaç dakika önce varmıştık.
Şimdi en önemli vukuatına geliyoruz Erdal’ın. Kıbrıs’a gönüllü askerlik yapmak için dilekçe verdik. Hemen dağıtımla birlikte Kıbrıs’a gönderdiler bizi tabi. Ya hu nasıl bir memleket orası bilemezsiniz. Sıcak o cehennemde lüks kalır. Kendine gelmek için geceyi bekleyeceksin. Gece nefes alabildiğin zamandır Kıbrıs ta. Birkaç ay oldu olmadı bizim Erdal bölük yüzbaşısını kafaya aldı. İki delinin yanındaki tek akıllı benim ama akıllı olmayı şimdi bile yakıştıramıyorum kendime. Çünkü hayatımda yaşadığım en önemli hatıram o iki deliyle yaşadığım o gecedir. Yüzbaşı da tam bir deli, iki delinin planından delice bir şey çıkacağı zaten belliydi. Planımız şu: Gece sınırı geçip Rum tarafına geçiyoruz. Sonra bir kumarhanede zengin olup sabaha doğru bizim tarafa geçiyoruz.
Plan uygulamada zorluklarla başlasa da işin gerçeği her şey yolunda gitmişti baştan. Önce sivil elbiselerimizi giydik. Sonra İngiliz askerlerinin bulunduğu bölgeden geçerken askerlere yakalandık. Silahsız olduğumuz halde bizden korkuyorlardı İngiliz askerleri. Kumar oynamaya gidiyoruz deyince, bela olmamızdan korktuklarından olsa gerek bize ses çıkarmadılar. Sonra o karanlıktan kumarhaneye geldik. Kumarhaneyi kolayca bulmamızdan şüphelenmiştim aslında ben. Sanırım yüzbaşı birçok defalar sınırı geçip kumarhanede kumar oynamıştı. Yüzbaşıyı oralarda Alfred olarak biliyorlar, gören hoş geldin diyor hemen. İngilizcesi mükemmel denecek kadar çok iyi. Hatta bir ara Erdal’a ‘’lan oğlum bu mit ajanı falan olmasın’’ demiştim. Yüzbaşı kasadan aldığı markalardan bana ve Erdal’a biraz verdikten sonra gitti Rulet masasına oturdu. Erdal da yanı başında ayakta onu seyrediyor. Ben Slot makinelerinin orada öylece önce oynayanları seyretmeye başladım. Çok güzel bir kadın bir Slot makinesinde markayı atıp kolu çekiyor. Ama nafile, durmaksızın para kaybediyor. Sarı saçlarının çerçevelediği yüzü sinirden tüm güzelliğini alıp gidiyor. Uzun boyu kemikli yapısıyla tam bir Alman turist. Ortalıkta dolaşan Malezyalı ve Singapurlu kadınların nerdeyse bir katı daha uzun boylu. Son markayı makineye attı, kolu çekti; rakamlara bakarken ellerini dua eder gibi yaptı ama nafile. Sanırım Tanrı dualarını kabul etmedi. Bütün paralarını makineye kaptırmış olmalı ki omuzları düştü.
Kenara çekilip makineyi süzdü bir süre. Baktım yarı ağlamaklı, dokunsan ağlayıverecek neredeyse. Onun boşalttığı yere ben dikilip, markayı makineye attım. Numaralar başladı koşuşturmaya. Kolu çekmem gerektiğini biliyorum ama ne zaman çekmem gerektiğini kestiremiyorum. Alman turist kadın da gelip yanıma dikilmez mi? Neyse çektim kolu. Sadece win yazılarının yan yana asker gibi dizildiğini sonrasında ise makinenin karnındaki markaların yere doğru koşuşturduğunu gördüm. Erdal ve yüzbaşı oturdukları rulet masasından koşarak yanıma geldiler. Yere dağılan markaları hep beraber topladık sonra kasaya yollandık. Tam yüz bin dolar param vardı o an. Çok büyük paraydı. Parayı hemen aramızda bölüştük. Ben bir kenarda bizi izleyen Alman turistin yanına gidip zararını öğrenmeye çalıştım. Makine beş bin dolarını yemişti. Payıma düşen paradan beş bin dolar verip bir daha oynama diye zar zor anlattım. Oradan rulet masasındaki Erdal ve yüzbaşının yanına gidip ayakta onları seyretmeye başladım. Bir kazanıp üç veriyorlardı. Bir aldıkları heveslerini köpürtüyor daha çok vermeye başlıyorlardı. Sanırım rulet masasında bir oyun vardı ama hiç kimse oyunun içinde olduklarının farkında bile değillerdi. Dikkatlice takip ettiğimde kolun çevriliş kuvveti ve topun tersine atılış kuvveti arasındaki incecik hesabı az çok anlamıştım. Süreklilik içinde masada oturanların bunu anlaması mümkün değil tabi. Ama o sefer işte o sefer yakalamıştım. Rulet çevrildi, top bambaşka bir hızda tersine atıldığı o an dayanamayıp cebimdeki on bin dolarlık para destesini kırmızı on üç’e bastım. Masadaki görevlinin ellerinin ve dudaklarının titremeye başladığını gördüm. Dikkatle yüzüme bakıyordu. Etrafına baktı sonra, kaçmak ister gibi bir hali vardı. Ama kaçmaya fırsat bulamadan top geldi kırmızı on üç’ün kucağına sımsıkı oturdu.
Keşke top kırmızı on üç’ün kucağına oturmasaydı. Hikâyemiz bundan sonra başlıyor zaten. Markaları nakit paraya çevirmelerinin imkânsız olduğundan söz ediyorlar durmaksızın. Karşılıklı anlaşmaya çalışırken bizim Erdal bir çuval dolusu leblebi içindeki kuru nohut misali lafa karıştı. Kumarhaneden pay istiyor bey efendi. Kumarhanenin sahibi çenesini epey bir ovuşturduktan sonra kabul ediyor teklifi. Fifty-fifty anlaşma sağlanıyor. Erdal Bey o gün benim kazandığım paralarla kumarhanenin yarı sahibi oldu. Ben kabul etmedim. Çünkü Rum tarafında sürekli kuyruğuma ne zaman basılacak diyerek en kıymetlimin geleceğini bir bilinmeze atamazdım. Ama o attı hem de sürekli gerginliklere mahkûm bir adanın öte tarafında.
Yalan yok, yüzbaşıya ve bana askerliğim süresince krallar gibi baktı. Son buluşmamızda artık yurda dönüyorum bir daha buluşmamız neredeyse imkânsız. Beni mutlaka bulacağını, bulamadığında ise payımı bir kenara ayıracağını söyledi. İnanasım gelmedi hiçbir zaman. Çocukluğumuzda söylediğimiz zararsız yalanlar gibi geliyordu söyledikleri. Bu arada askerde kayıp ilan edilmişti bizim Üsküdarlı Erdal. Ne yüzbaşı ne de ben onun hakkında Tümende bir daha hiç konuşmadık.
Hayatımın belirli dönemlerinde ondan geldiğine inandığım sürprizler yaşadım hep. Evleneceğim günlerde sabah kalkınca bakıyorum odamın her tarafına paralar saçılmış. Komidinin üzerinde bir not: ‘’Mutluluklar diliyorum’’. Bir şekilde beni takip ettiğini biliyorum. Oysa o günden sonra çevreme daha dikkatli bakmaya çalışıyorum ama ondan bir iz bulmak gerçekten çok zor. Evlendikten sonra ev sahibi olabilmek için çok uğraştık eşimle. O yıllarda şimdiki gibi çok uzun vadelerle kredi bulabilmeniz çok zor. Ama bir gün bankamdan arayıp, mevduat hesabımdaki paramı uygun faiz oranlarıyla değerlendirmek isteyip istemediklerimi sorunca; doğrusu ilk aklıma gelen de o oldu. Banka hesabımda iyi bir semtte iyi bir ev alabilecek kadar para Mersin den hesabıma yatırılmıştı. Eh, bu davranış ona yakışırdı zaten.
Hastanedeki eşimin kucağında oğlumuz Erdal anasını emiyor. Daha birkaç günlük. Hastaneden çıkıp eve gidiyoruz sonra. Sabah uyandığımızda başka bir sürprizle karşılaştık. Beşikteki oğlumuzun ayak ucunda kocaman bir para demeti. Para demetinin üzerinde ise bir not: ‘’Hey, yeğenimin pipisi çok büyük. Sanırım o büyüdüğünde çok çapkın olacak; dikkat et’’. Bazen kızıyorum tabi. Evinize sizden habersiz birinin tüm iyiliklerine rağmen girip çıkması hoş değil elbette. Ama o Üsküdarlı Erdal. Delidir, ne yapsa yeridir yani.
Anlatımımın başında bahsetmiştim size kız kulesini çok severdi diye. Oğlumuz Erdal’la bir hafta sonu kaçamağı yapıp sahilde kız kulesini seyrediyoruz. Onlara Erdal ve deliliklerinden bahsediyorum. Anlattıklarıma inanmalarını beklemem zaten komik. O an aklıma geliverdi. Bizim Erdal dedim, işte buradan kız kulesine gitmek için atlamıştı. Sonra Marmara da kayıkla zor bulmuştuk. Üçümüzde gülüyoruz, kahkahalara boğuluyoruz.
Yanımızdaki bankta yan oturan bir adam bize seslendi. ‘’Tamam, akıntıyı hesap edememiştir’’. Dönüp baktım, benim yaşlarımda bir adam. Yanlamasına oturduğu yerden tekrar seslendi ‘’Sen hiç bir zaman oraya kadar yüzebilmenin genç bir adam için ne olduğunu anlamadın zaten. Bunun için hep Türkiye ye bağımlı kaldın. Oysa insanın ulaşabildiği her yer insanoğlunundur’’. Adam oturduğu yerden kalktı. Yanımıza kadar gelip,
-Birlikte kız kulesinden kız kaçırmaya var mısın?
Sürprizlerin doğurduğu adam işte bu, Erdal. Yerimden kalktım, sarıldık birbirimize hasretle. Eşimle ve oğlumla tanıştırdım. Dördümüz aynı bankta oturuyoruz, muhabbet gırla gidiyor aramızda. Sonra durdu birden.
-Susun, susun bir dakika ne olur. Ya hu içimde kalacak inanın. Dostum benimle Kız kulesine kadar yüzecek delilik var mı içinde?
Ayağa kalktım, birbirimizin gözlerine bakarak soyunuyoruz. Denizin kenarına gelip atlıyoruz denize. Kulaçlıyoruz denizi deliliğimizle. Ertesi gün bizi yine Marmara da buldular tabi.
‘’AMA BÖYLE BİR DELİYE YILLAR SONRA YİNE KAPILDIM YA, EN ÇOK ONA SEVİNİYORUM’’
Benden size nasihat arada bir delilik yapın…
Mehmet ÖZCAN