​ "Kan kusup, kızılcık şerbeti içtim"demek.. / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Şubat '12

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

"Kan kusup, kızılcık şerbeti içtim"demek..

"Kan kusup, kızılcık şerbeti içtim"demek..
 

"Kan kusup, kızılcık şerbeti içtim,"demek..


Sayın Ersin Kaboğlu, içinde bulunduğumuz durumu: “Korku"yu da doğal olarak bünyesinde barındıran egemen siyasi (ve diğer) güçler karşısında, halkın eğitim, bilinç düzeyi ile iktisadi koşullarının düşük profili de olan bitenlere kolayca geçit verebiliyor! Bu profile haiz gönüllü tutsaklar gardiyanlarını büyük bir sevda ile sevebiliyor. Ama nereye kadar ve neler pahasına?” diye yorumluyor.

Bu mekanizmanın sosyal-psikolojideki adı: “Stockholm Sendromu"… Son zamanlarda çok konuşulan; yorumlanan bir geri kalmış ülke olgusu.

Nedir olayın aslı:
“Psikiyatr Nils Bejerot tarafından adlandırılan Sendrom, ismini 1973 yılında İsveç'in başkenti Stokholm'de yaşanan bir olaydan almaktadır. Banka soyguncusu tarafından altı gün boyunca rehin tutulan bir kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanır. Serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmaz, nişanlısını terk ederek kendisini rehin alan banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler. Stokholm sendromu birçok rehine olayında yaşanmıştır. Kısaca : Stokholm sendromu, rehinenin kendisini rehin alan kişiye duygusal anlamda bağlanması olarak özetlenebilecek psikolojik durumu anlatan terimdir.”(1)
“Stokholm Sendromu , genellenirse, baskı gören kişinin baskı uygulayana sempati geliştirmesi olarak da tanımlanabilir. Psikologlara göre , bu sendromun gelişmesinin temel nedeni, hayatta kalma içgüdüsüdür. Dış dünyadan tamamen soyutlanan kurban, ihtiyaçları için kendisine baskı yapan kişiye bağımlı olduğunu hisseder. Baskıcının yaptığı küçük iyilikler kurbanın gözünde büyür, zamanla kurban kendisini baskıcının yerine koyup olayları onun gözünden görmeye, yaptıklarına hak vermeye başlar.”

“Stokholm Sendromu'nun görüldüğü belli başlı gruplar şunlardır:
rehineler; tarikat üyeleri ve dinsel baskı altındakiler; savaş esirleri; cinsel tacize maruz kalan çocuklar; pazarlanan hayat kadınları ; aile içi şiddet mağdurları…”(2)

Bazen koca bir toplum da Stokholm Sendromunun etkisinde kalamaz mı?
Bir toplum düşünün, sürekli belli bir partiye oy verir, başlangıçta umutları vardır, fakat giderek umutları kırılmıştır ama, başka çaresi de yoktur. Çünkü bu parti hiç olmazsa seçim zamanlarında, odun kömür dağıtmakta; evlere, fakirlere yardım yapmakta; çay, şeker, pirinç, un gibi paket paket ürünler vermektedir. Bu parti belli ki alt kademeleri ezmektedir; işçilerin, memurların hakkını tam vermektedir; kendi vekil emeklilerine %100 zam yaparken, diğer emekçilere %30 zam’mı çok görmektedir. Ama başka çaresi yoktur.

Bu partiyle güzel ilişkiler geliştirmezse, evin erkeği işini kaybedebilir; evin kızı türban takması karşılığı çalıştığı iş yerinden kovulabilir… Aile bir çok çıkarını kaybedebilir. Bunu kolay kolay göze alamaz.

Çünkü görünen öteki partiler bunları bile vaat etmemektedirler.

Bu parti sayesinde, fakir fukara hiç olmazsa Ramazan boyunca çeşitli yerlerde iftarda orucunu meccani bozabilmektedir. Hiç olmazsa…

Belki kendi hakkı yenmektedir ama, devletin imkanları daha fazla olsa, kendilerine de daha fazla pay düşecektir, daha çok ücret ödeyecektir. Demek ki o kadar gücü yok. Bunu böyle düşünmek daha normaldir.

Ve böylece kendi kötü durumlarını normalleştiriyorlar, katlanıyorlar ve devam, diyorlar. Bu fakirliğe, düşkünlüğe, altta kalmaya alışmak demektir. Geniş kütleler ne yazık ki buna alışmıştır.

Bu durum bir bakıma, bir iş yerindeki “Mobbing”e, bıktırıya alışmak gibi bir şeydir. Patrondan bir baskı vardır ama, yıkılası hanede de bir sürü evladı iyal var. Katlanmak gerekir. O çoluk çocuğun yüzü suyu hürmetine… İnsanlar nelere katlanıyorlar.

Toplum da öyle; değiştirse değiştirecek ama, ya bundan kötüsü gelirse… Ya her şey daha da kötüye giderse…

İşte toplum bu ruh durumu içinde, vaziyeti idare edip gidiyor. Yoksa çok mutlu olduğundan değil… Ona “Dayanmak gerektiği; ona sürekli sabır etmek gerektiği…” öğretildiği için. Bu , “Kan kusup , kızılcık şerbeti içtiğini söylemek,” gibi bir şeydir… Toplum idare ediyor… İyiyim, iyiyim, diyor… İyi mi? Benim biraz kuşkum var.

…………………………
1. http://sniggle.net/stock.php
2. http://crime.about.com/od/victims/a/stockholmsyn.htm

 
Toplam blog
: 2579
: 848
Kayıt tarihi
: 24.10.10
 
 

Mesleğim eğitimcilik… Şimdi artık emekli bir vatandaşım… biraz şairlik, biraz hayalcilik, biraz s..