- Kategori
- Tarih
31 Mart

Resim: Alıntı
"31 Mart Olayı", "II. Meşrutiyetin ilanı 33 senelik diktatörlük ile memleketi idare eden II. Abdülhamid'in işine gelmedi. Abdülhamit, Selanik'ten İstanbul'a gönderilen avcı taburları ve ordudan atılan alaylı subaylar arasında geniş bir propaganda yaptırdı. Askerlere ve subaylara gizliden gizliye para dağıtarak onları kışkırttı; bundan cesaret alan avcı taburları Taşkışla'da, subaylarını hapis ederek ayaklandılar. Adliye Nazırı Nâzım Paşa, Hüseyin Cahit Bey'e benzetilerek, Lazkiye Mebusu Arslan Bey ile birlikte ayaklananlar tarafından öldürüldü. 11 gün devam eden ayaklanma Selânik'ten gelen Hareket Ordusu tarafından bastırıldı" şeklinde özetlenir.
Öte yandan 31 Mart’a kadar ittihaçılara demediklerini bırakmayan gazeteler bir anda İttihat ve Terakki Cemiyeti yanlısı yayımlar yapmaya başladılar. Günümüzdeki iğrenç medya oyunları, bir gün olumlu yazı yazıp ertesi gün dediğini bırakmayan zihniyet ta o günlerden kalmadır.
Ancak "31 Mart Olayı" böyle basitçe açıklanamaz. Yakın tarihimize bakınca şeriat isteğiyle ortaya çıkan bütün hareketlerin arkasında emperyalizmin çirkin yüzü sırıtmaktadır. Emperyalizmin Türkiye’deki irtica hareketleri üzerindeki etkisini tarih süzgecinde inceleyebilmek için ilk adımı "31 Mart Olayı" ile atmak gerekiyor. "31 Mart Olayı" adıyla anılan irtica hareketi, ne kadar birkaç yobazın ve alaylı askerin neden olduğu bir oldu bitti gibi gösterilmek istense de, 20.yüzyılın ilk yıllarında başlayan ve bugünlere kadar uzanan bir irtica sürecinin ilk halkasını oluşturmaktadır.
Bu olay, dönemin sömürücülerinden başı çeken İngilizlerin, ortadoğuda güçlü ve modern bir Türk devletinin yaratacağı sorunları sezinleyip çağdaşlık sürecinin en önemli adımlarından biri olan meşrutiyet rejimini parçalamak amacıyla planladıkları bir hareketti. O dönem, şeriatçılıklarından çok İngilizcilikleri kabaran birçok kukla, bu planlı harekete alet olmuşlardı. Hareketin siyasi ve askeri kanadını oluşturan Ahrar Partisi ve İttihad-ı Muhammedi’nin üyeleri arasında birçok ingilizci müslüman vardı. Şeriat kisvesi altında asıl amaçlanan, meşrutiyet yönetimini çökertmek ve Osmanlı topraklarının emperyalizm önünde daha savunmasız hale gelmesini sağlamaktı. Bu amaca ulaşmak için en kolay yol da, dini duygularla oynayarak insanları galeyana getirmekti.
"31 Mart Olayı"nda İngiliz emperyalizmi işbirlikçilerinin kullandıkları yöntem de bu oldu. Birçok kışlada şeriat isteriz diye ayaklanan askerler, isyanı hükümet darbesine kadar vardırdılar. Aslında bu ayaklanmaların altında aydın tabakasından ve devletin yönetim kademesinden birçok şahsiyet vardı ve her türlü maddi destek ingilizler tarafından sağlanmıştı. Olaylar, Hareket Ordusunun İstanbul’a gelip isyanı bastırmasıyla sona erdi.
Tabii ki emperyalizmin oyunları bu kadarla kalmayacaktı. Türkiye toprakları emperyalistlerin gözünde sömürülmesi gereken bir kaynaktan ibaretti. Bu topraklardan istedikleri payı alabilmek için ellerinden geleni yapacaklardı ve tüm hareketlerinde irticadan yararlanmaya çalışacaklardı. Bu yüzden Türkiye’de 31 Mart’ın kaynakları kurutulamadı. İrtica sorunu 1908’de olduğu gibi daha sonra da var olmaya devam etti. Hürriyet ve İtilaf Fırkası uzun yıllar, şeriatçılık ve dindarlık görüntüsü altında emperyalizm propagandası yapmaya çalıştı. Bu parti dindarlığı emperyalizmin üzerini örtmek için kullanıyordu.
Cumhuriyete kadar nice 31 Mart Olayları tasarlandı, bunlardan da nicesi hayata geçirildi. Cumhuriyetin kurulmasından sonra dahi irtica Türkiye’nin peşini bırakmadı. Cunhuriyetin ilanından sonra kurulan Terakkiperver ve Serbest Fırkalar, liderlerinin iyi niyetine rağmen, Hürriyet ve İtilaf doğrultusunda gelişme göstermişlerdir. Yabancı sermaye tarftarlığı ve din istismarcılığı iki partinin programında da yer almıştır. Bu partilerin siyeset hayatı yeni 31 Mart’larla sona ermiş, özellikle bunlardan Şeyh Sait İsyanı geniş çapta ses getirmiştir. Yine İngilizlerce körüklenen bu isyan irtica sorununun ne boyutlara ulaştığı konusunda bize bir fikir veriyor.
Cumhuriyet'le birlikte tarikatçılık kesinlikle yasaklamıştır. Tam bir laiklik anlayışı oturtulmaya çalışmıştır. Ne yazık ki bu anlayışı benimseyen kadrolar yetişmesine rağmen, ekonomik dönüşüm tam olarak sağlanamadığı için irticanın kökü kurutulamamıştır. Nitekim emperyalist ülkelerle sıkı ilişkiler kurulurken girişilen çok partili demokrasi denemesi irticanın yeniden hortlamasına sebep olmuştur. Kuran kursları, imam hatip okulları, islam enstitüleri aydın din adamı yetiştirme amacıyla kurulmalarına rağmen irtica saflarını güçlendiren kaynaklar olmaktan öteye geçememişlerdir. Tarikatçılık almış yürümüş, tarikatlar devleti ele geçirme çalışmalarına başlamışlardır. Çok partili sitemi Türkiye’ye getiren İsmet İnönü de irticanın ne ölçülere ulaşabileceğini düşünemediğini itiraf etmiştir.
Aslında bunun başka türlü olması mümkün değildi. Emperyalizm, 1908 Türkiye’sinde olduğu gibi 1946 sonrası Türkiye’sinde de irticayı bir araç olarak görecekti. Geçmişte İngiltere ve Fransa’nın yaptığı gibi bugün de A.B.D sömürgeleştirdiği ülkelerde irticanın ve dini terkiplerin teşvikçisi oldu. Bakın, bu konuda araştırmalar yapan Amerikalı Profesör Paul Baran ne diyor: "Az gelişmiş ülkelerde , aç kitlelerin zihninde dinsel batıl inançların baskısını arttırmak için her türlü çabayı gösteren hakim sınıfları, A.B.D geniş ölçüde destekler."
Çok partili hayatla egemen duruma gelen çıkar çevreleri de aynı yola girdiler. Nitekim içerideki gerici ve işbirlikçi unsurlar mevcut düzeni sürdürebilmek için şeriatı ve irticayı körüklediler. DP ve AP’de de geniş bir biçimde Hürriyet ve İtilaf doğrultusunda gelişme görüldü. Türkiye’nin kapıları emperyalistlere ardına kadar açılırken kitlelerin oyunu almak ve mevcut düzeni sürdürebilmek için irtica hareketleri desteklendi.
Böyle bir geçmişe sahip Türkiye’de irticanın halen gündemde olması şaşırtıcı değildir. Tarikatların devlet içinde devlet olması da. Her geçen gün irtica hareketleriyle karşılaşıyoruz ve hala bu konunun kaynağını kurutmak için gerekli çalışmalar yapılmıyor. Hükümetler bu hareketlere karşı kayıtsız kalmıyormuş gibi görünmelerine karşın araştırmalarda çok ileriye gitmek istemiyorlar çünkü işin ucunun kime dokunacağı belli değil. Öte yandan meşrutiyet dönemindeki gibi "Düvel-i Muazzama"yı küstürmek istemiyorlar. Zaten yurdumuzun son zamanlarda gördüğü en büyük irticai hareket olan Hizbullah’ın üzerine gidildiğinde kirli çamaşırlar bir bir ortaya dökülmeye başladı. İşin gerçeği Hizbullah’ın devlet tarafından kurulduğuna kadar vardı. Bir de olayın maddi boyutu var ki bu da irticada yabancı parmağını anlayabilmek için incelenmesi gereken bir olgu. Türk ordusunda bulunmayan silahlara sahip olan bu örgüt, bu silahlar için maddi desteği nerden buldu ve bu silahları onlara kimler sattı? Bir süre önce örgüt gündemdeyken geçiştirilmeye çalışılan sorulardan biri de buydu. Bu sorunun yanıtının nerelere kadar uzandığı o denli belliydi ki bu konuda da geniş çapta araştırmalardan kaçınıldı. Şimdi Türkiye’de çok hızlı değişen gündemde farklı konular var ve Hizbullah çoktan rafa kaldırıldı.
Zaman değişiyor, aktörler değişiyor. Değişmeyen tek şey emperyalizmin irticayı bir sömürü aracı olarak gelişmemiş ülkelere dayatması. Türkiye neredeyse bir yüzyıldır bu yarayla uğraşıyor. Küçük burjuva aydını sazanlar, hâlâ sanıyorlar ki laiklik politikasını canlandırmakla bu işin üstesinden gelinir. Hayır! İrticayla savaşım, anti-emperyalist savaşımdan, o da anti-kapitalist mücadeleden ayrılamaz. 31 Mart'ların köküne kibrit suyu sosyalizmin utkusuyla mümkündür.