- Kategori
- Gündelik Yaşam
Hala dermanımız varsa...

İlkyaz şarkıları çalıyor akşamları, sokaklarda yasemin kokuları dolaşırken... Tüm çıldırtıcılığı ve mucizesiyle bahar hayatımızı kuşatırken insanın ruhu niye üşür?
Kendimizi var etmeye çalışırken, bir ilişki yaşarken, hayallerimizde bir şeyleri kurarken, kendi içimizde kurduğumuz hayallerimizi karşımızdaki kişiye yükleyerek bir şeyler üretirken, bir şeyler yaşatmaya çalışırken; yaşadığımızdan farklı bir hayat isteğimiz, o hayatı kendi başımıza kuramayıp mutlaka birisini yanımıza almamız...
bütün bir ömrün kısaca özeti...
Veya asıl büyük ve yakıcı soru şu galiba: Biz kimiz, hayat ne, neden yaşıyoruz ve bizi var eden, bize ait özelliklerimiz neler, bu özellikleri nasıl kazandık?
Ezberlediğimiz kalıplarla hayatı anlamaya çalışırken, dünya başka mecralara akıyor... Kaybolan yalnızca hayatlarımız... Savruluyoruz ve kaçıyoruz... Ve hep erteliyoruz... Geriye dönüp baktığımızda ise elimizde avucumuzda kalan o küçük yaşanmış mutluluk kırıntıları sadece...
Yüzümüze çarpan çırılçıplak gerçeklerle yüzleşmemek için hepimiz bir şeylerle zamanı tüketmeye çalışıyoruz, hepimiz... Veya o romandaki gibi, sıkılmamak için... Çünkü bir iş yapmadığımızda biliyoruz ki sıkıntıdan patlayacağız... Boşuna değil, 'çok sıkılıyorum' lafını bu kadar çok duymamız...
Ve o içimizdeki uçsuz bucaksız, kopkoyu, kapkaranlık boşluktan kaçmak için yaptığımız her şey... Ve bunu kimse itiraf etmiyor, edemiyor, söyleyemiyor...
Şimdi gailesiz, ferah ilkyaz akşamlarını yaşıyoruz...
Akşamları dışarıya taburelere oturulup bir şeyler içmekten, çekirdek çitlemekten, kaynatılan sohbetlerden, sokak aralarını dolaşan yasemin kokularından, tenlerimizin ve ruhumuzun ürpermesinden, yenilikler istemesinden veya Kazancakis üstadın "Hava değişti, yarın keşişleme var. Ağaçlarla birlikte, kızların göğüsleri kabaracak, bluzlarına sığmayacak... Şeytan icadıdır, namussuz ilkbahar!" satırlarından bahsetmeliydim... Şimdi lacivert bir firuze gibi akan boğaz ışıl ışıldır, sevgililer el ele yürüyordur, gecenin lacivert atlasını balkondan izlerken açık kapıdan dışarıya yayılan bir şarkı ruhumuzu yıkıyordur, bunlar şu an yaşanıyordur, belki...
Ama gerçekler hiç öyle değil bunu biliyorum...
Ya o içimizdeki kocaman boşluk...
Sevdiğimiz insana şunu söylemeliyiz herhalde: O boşluğu doldurabilecek misin veya asıl soru şu olmalı: Boşluktan haberdar mısın? Ölümü düşündün mü hiç, yaşamayı, hayatımızda yaşadığımız depremleri...
Ve yitirdiklerimizi, kazandıklarımızı, geriye kalanları ondan sonra konuşalım, tabi ki hala dermanımız varsa...
Neden hep yanlış kapıları çaldın?