​ Kısa düşünce tarihi notları / Felsefe / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Haziran '07

 
Kategori
Felsefe
 

Kısa düşünce tarihi notları

Kısa düşünce tarihi notları
 

Neyi ne kadar biliyoruz kuşkuluyuz. Evet, bilim kuşku duymakla başlar, ama, ortada bir gerçek varsa, o da bildiklerimizin hemen hepsinin birer varsayımdan öteye gitmediğidir.

Örneğin; evren nasıl oluşmuşturun yanıtı bir olasılıkla "Büyük patlama" dır. Ama, kesin değil. Düşünsenize, daha üzerinde yaşadığımız dünyanın nasıl oluştuğunu bile kesin olarak bilmiyoruz. Dünyamızın uydusu olan ay, büyük bir meteorun çarpmasıyla dünyadan kopmuş ve dünyanın çekim alanı içinde kalmıştır diyoruz ama elimizde kesin bilgiler yok.

Çok eski İslâm düşünürleri dünyada yaşamın suda başladığını savunmuşlar ve deniz canlısından evrim geçiren diğer canlıların karaya uyum sağladığını söylemişlerdir. Fakat, Batılı bilimadamları her zaman ve her zeminde olduğu gibi Doğulu bilimadamlarının bütün araştırmalarından yararlandıkları halde onların isimlerini anmamaya özen göstermişler, her düşünceyi Batı'ya mâl etmişlerdir. İşte bu bağlamda Charles Darwin'e (1809-1882) mâl edilen "Evrim teorisi" aslında kökleri İslâm düşünürlerinde saklı ve İbni Haldun (1332-1406) tarafından Mukaddime adlı kitapta yazıya dökülen "Evrim kuramı" ndan başka bir şey değildir. Fakat, Batı üniversiteleri bütün Doğu bilimadamlarını bir kalemde silip atmakta ve evrim kuramının temelini Jean Lamarck'la (1744-1829) başlatıp, Diderot (1713-1784), Robinet (1723-1789), ile devam etirip Charles Darwin'le (1809-1882) sonlandırıyorlar. Batılı üniversitelere göre "Evrim Kuramı"nı bilimsel olarak açıklayan kişidir.

Sonuçta "Evrim Kuramı" da bir varsayımdır. O halde dünya üzerinde yaşayan canlıların nasıl oluştuğunu da kesin olarak bilmiyoruz.

Eski Yunan düşüncesine göre akıl "Maddelerin bu arada insanın da dışında bulunan üstün ve evrensel bir güçtür" diye tanımlanır. Çeşitli düşünürler ve bilimadamları akıl konusunda da değişik görüşler ortaya koymuşlardır.

"İnsan organları, çevreye uymak bakımından eksiktir. Akıl, bu eksikliği tamamlamak için meydana gelmiştir" (P. Alsberg). "Akıl, beden yapısı bakımından pek aşağı bir değerde bulunan insanın, bu eksikliğini gidermek için meydana gelmiş bir eklentidir ve insanın kendi değerini tanımak çabasında belirir" (Alfred Adler). "Akıl, bastırılmış ve yüksek amaçlara çevrilmiş libido'nun -cinsel içgüdünün- üst yapısıdır" (S. Freud). "Akıl, hayat gücünün zorunlu sonucudur" (Nietzche).

Akıl konusunda da kesin bir sonuca varamadık. Bunlar da birer varsayım.

Şimdi gelelim tapınmalara. Musa'nın dini Musevilik, ilk tek tanrılı ve kitaplı dindir deyip dururuz. Pekiyi Sümerler'i nereye koyacağız? Sümerlerin tek tanrılı dinlere büyük katkıları vardır. Tevrat ve İncil'in konularının hemen tamamı Sümer kültlerinden alınmıştır. Mısır'da İÖ XIV. yy'da Kral Amenofis "Tek tanrılı" din düşüncesini ortaya atmıştır. Tek tanrının adı da "Aton" olmuştur. Bundan ikiyüz yıl sonra İÖ XII.yy'da Musa, Yetro adlı bir çöl bilgininden "tek tanrılı" din görüşünü öğrenmiş ve ortaya atmıştır. Musa, daha sonra Yetro adlı çöl bilgininin kızıyla evlenmiştir. Fakat, kendinden önce güçlü bir din olmadığından Musa, yalnızca İsrailoğulları'nın peygamberi olmuştur, evrensel değildir. Kendinden sonra gelen İsa, ardındaki Musevileri de kucaklamıştır. Muhammed ise hepsini kucaklamak zorundaydı. Çünkü, son dindi.

İster Sümerler'den başlayıp, Mısır, Hint, İran, Çin, Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık dinlerini ele alalım, dinlerde ve tanrı kavramında da kesin bir bilgiyle karşı karşıya değiliz. Biliyorum, din bilgiye dayanmaz, fakat inançlarda da bir bilgiye sahip değiliz. İnançlarımız da varsayımlardan ileriye gidemiyoruz.

Felsefeyi oluşturan düşünce sistemleri ise tam bir kargaşa içinde. Herakleitos (Efeslidir İÖ 540-480) "Herşey ancak karşıtların kavgasından doğar" demiştir. Lenin de "Gelişim zıtlıklardan doğar" anlamında sözleri vardır. Ancak, düşünce ve felsefe alanında da her şey varsayımlara dayalı. Bir düşünürün ortaya attığı savı, bir başka düşünür çürütmektedir. Biliyorum, bilim böyle ilerliyor. Ama, felsefede de varolması zaten düşünülmeyen "kesin"lik yoktur.

İslâm tasavvuf düşüncesinde de durum aynıdır. Batı dünyasına büyük katkılarda bulunan Doğulu düşünürler ilginç görüşler ortaya atmışlardır. Örneğin; Hallâc-ı Mansur "Ben Tanrıyım" demiş ve dövülerek öldürülmüştür. Mevlânâ "Bizim yolumuz, şu güzelim dünyada yaşamak yoludur" demiş, bugün bile anılan büyük bir düşünür olarak kabul edilmiştir. "Tanrı ancak akıl yoluyla bilinir" demiştir İbn-i Sina.

Durum Doğulu bilginler için de aynıdır: İnanç nedir, tanrı nerededir? Cevaplar birer varsayımdır.

Evrenin nasıl oluştuğundan başlayarak, günümüze kadar hiçbir şeyi kesin olarak bilmiyoruz. Bugün bile doğru bildiğimiz birçok şeyin yakında yanlış olacağından emin olun. Biz insanlar Newton'un yerçekimi kuramını, Öklit'in geometrik kuramlarını, Albert Einstein gelene kadar doğru kabul ettik. Uzay konusunda bildiklerimizin hemen hepsini Einstein silbaştan yaptı. Dalton'a göre, atom maddenin en küçük parçasıydı ve asla parçalanamazdı. Einstein atomu parçalayana kadar biz Dalton doğruyu söylüyor sandık.

O halde, her insan bir evrendir deyip, 1596-1650 yılları arasında yaşamış Descartes'in o çok bilinen ve fakat yanlış yorumlanan sözü ile yazımı sonlandırayım. Dikkat edin, Descartes burada "Düşünüyorum öyleyse varım" demiyorum. Bugüne kadar bunu böyle yorumladınız. Aslı, "Şüphe ediyorum öyleyse varım"dır. Çünkü düşünceyi doğuran "şüphe"dir.

Ne diyor Descartes: "Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek... Şüphe etmek düşünmektir. Şu halde düşünmekte olduğum şüphesizdir. İşte bilgim: Ben varım. Şimdi bütün öteki bilgileri bu sağlam bilgimden çıkarmayalım"

O halde şüphe ettikçe ben varım, siz varsınız, yaşam var. Bilimi şüphe doğurmuştur. Bu süreç devam etmektedir

 
Toplam blog
: 278
: 3275
Kayıt tarihi
: 26.05.07
 
 

İstanbul'un Kadıköy ilçesinde doğdum. Bir daha da Kadıköy'den ayrılmadım. İstanbul Üniversitesi, Ede..