- Kategori
- Siyaset
Abdullah Öcalan'ın desteksiz atışları -2

Her gün İmralı'dan geldiği öne sürülen Öcalan incileri bakalım nereye kadar dökülecek ?
Görüldüğü gibi ne Öcalan ne de Dtp samimi değildir. Pkk’yı bu kategoriye sokmak doğru yöntem bile değildir. Ortalarda dolaşan “yol haritası” denen çözümlemenin aslında birçok yasaklı veya sivil hatta seçilmiş Kürt kökenli insanların bile dillerine dolaştırdığı bir “Kürdistan” haritası için ilk nabız yoklamalarıdır. Bu şartların kabul edilmesi içinde de açık ve net bir şekilde hem AB, hem ABD’nin Türkiye’ye baskı yapması bile istenmektedir.
Belirtilen yol haritasının adımlarının ne olacağı konusunda benimde naçizane tahminlerim olmuştu. Bu tahminlerde yanılmadığımı gösteriyor. Öcalan’ın bu talepleri ya da ‘olursa barış olur’ dediği şeyler, adım adım bir Kürt devleti kurmaya yönelik uygulamaların başlangıcıdır. Zaten söylemler, eylemler hep bu doğrultuda değil midir? Diyarbakır B.şehir belediye başkanı Baydemir <ı>“eninde sonunda Kürdistan’ı kabul edecekler”ı> bile dememiş midir?
Yıllarca hep, ‘Kürtçe’ye özgürlük’ dendi, ‘bireysel hak ve özgürlükler’ dendi, ‘kültürel haklar’ denildi. Görüldü ki, asıl istenen ve talep edilen ne bireysel haklardır, ne de ana dillerinin korunması ve konuşulmasıdır. Bireysel hak ve özgürlükler dediğimizde de Kürtçe konuşan vatandaşlarımızın diğer vatandaşlardan ayrıcalığı söz konusu değildir. Bu ülkede vatandaşlık bağıyla devlete bağlı olan herkes eşittir. Bireysel hak ve özgürlükleri bir etnisiteye bağlamak doğru değildir kanısındayım.
Öcalan ne demişti?
<ı>
“Benim çözüm modelim şudur: Devlet olacak, diğer tarafta demokratik Kürt ulusu olacak. Kürtler devletin varlığını tanıyacak, kabul edecek. Devlet de Kürtlerin demokratik ulus olma hakkını kabul edecek. Böylece orta bir yerde buluşacak, uzlaşacaklar. Sonra devlet isterse yine her yerde bayrağı olacak isterse her yere hizmet götürecek, isterse her yerde Türkçe öğretecek.”
ı>
Yani, ‘tek bayrak’, ‘tek devlet’ fikrini Abdullah Öcalan kabul ediyor ve Kürtlerin de kabul etmesi gerektiğini belirtiyor. Devlet’in neler yapabileceklerine ilişkin söyledikleri ise, devletin ya zaten yaptıkları veya zaten yapması gerekenler. Bu noktada Öcalan’ın ortaya attığı düşünceler ‘yaratıcılıktan ve yenilikten’ oldukça uzak gibi görünüyor.
Kürtlerin ‘demokratik ulus olma hakkı’ ne demek bunu tam anlayamadım ama böyle bir ‘hakkın’ olduğu bir maddenin kabulü ile sağlanacak uzlaşma ya da buluşulacak ‘orta yol’ nasıl olmalıdır’ı tartışırsak, zaman kaybetmiş oluruz. Öcalan, ayrı bir “Kürt devleti” kurma fikrinden vazgeçtiğini, bunun çözüm olmadığını, tek çözümün mevcut devlet içinde sürdürülebilir bir yaşam olduğunu ifade etse de, yukarıdaki açıklama, bir o kadar da bu tanımla buluşulan orta yolun federatif bir yapıyı tarif ettiği anlaşılmalıdır. Öcalan, adını zikretmese de, satırlar arasında gizlenmiş bu federatif bir yapıyı arzu ettikleri şu sözlerinde de gizli değil midir?
<ı>
“Kürtlerin her alanda örgütlenmesinin önü açılacak, Kürtler demokratik bir ulus olarak varlık kazanacak. Kendi sporunu, eğitimini, dini örgütlenmelerini, meclisini, belediyelerini yapabilirse kendisi yapacak, kuracak. Hatta kendi öz savunması bile olacak. Kendi ihtilaflarını çözecek bir savunma gücü olacak.”
ı>
Kürtlerin kendi öz savunması ve askeri gücü kabul edilebilir mi ? Bu ayrı bir devlet kurgusunu simgelemiyor mu? Bu benim düşüncem tabiki ama bakın yıllarca Öcalan’la dağlarda kurşun atmış biri olan Osman Öcalan, bu görüşüne karşılık, <ı>“Silahlı savunma gücüne ihtiyaç yok. Bana göre en büyük savunma, Kürtlerin en büyük güç olarak kendisini örgütlemesidir. Silahlı savunma gücünde diretmek, çözümü reddetmektir. Çözümün birinci önceliği, silahların terk edilmesidir ” ı>diyor. O zaman demek ki, aklın yolu birdir!
Daha önce de DTP’nin 2007 tarihli Kongresindeki bildirge’de de belirtildiği gibi devlete sadece dışişleri, savunma ve maliye bırakılıyor, diğer bütün devlet kurumları ve işlevleri yerelleştiriliyor; ondan sonra da <ı>“Bu yapı, federalizmi ya da etnisiteye dayalı özerkliği ifade etmez”ı> deniliyordu! Ama Öcalan’ın bugünkü açıklamaları ile tam bir çelişki içinde olduğu anlaşılıyor.
Görüldüğü gibi, hem Öcalan tarafında, hem Dtp, hem de Pkk tarafında bir uzlaşmazlık, bir kargaşa ve bir telaş var. Öcalan’ın yıllar önce söyledikleri ile bugün söyledikleri sözleri arasındaki dengesizlik ve uçurumu “değiştim” ifadesi ile açıklaması normal. Bunda derin bir pişmanlık, ya da içinden çıkılamaz bir hal içinde olduğu da anlaşılabilir. Ancak, dün söylediği ile bugün söyledikleri arasındaki çelişkiler, cümleler arasındaki uyumsuzluk nasıl açıklanabilir? Peki, bunu nasıl anlamak gerekir? Bu sözler arasındaki uyumsuzluk ya Öcalan’a ait değildir, basına yansımadan önce bir şekilde değiştirilmiştir, ya da Öcalan, hem iyi bir melek gibi görünüp, hem devlet tarafına, hem Kürt tarafına, yaranmaya çalışmaktadır. Bugün Pkk’nın ve aynı çizgideki birçok STK’ların bile “Kürdistan“ hayali ile yanıp tutuştuğu bir ortamda, Öcalan’ın <ı>“biz ayrı bir devlet istemiyoruz. Bugün ABD’nin Barzani’ye verdiği gibi bir özerk yapı da istemiyoruz”ı> demesi ile “tek bayrak, tek devlet” sinyali vermesi, ardından da <ı>“Kürtlerin kendi öz savunması bile olacak. Kendi ihtilaflarını çözecek bir savunma gücü olacak”ı> demesi, bir psikolojik bulanıklık ve kararsızlık içinde olduğunu ve bu durumun, kendi içlerinde bile bir orta yolun bulunamadığını göstermiyor mu? Öcalan’ın “yol haritasındaki” bu tanım, Irak’ın kuzeyinde Barzani aşiretine verilen ‘Kürdistan Bölge Yönetimi’ adlı özerk yapıya aslında ne kadar da çok benziyor. Onlar da önce, kendi yönetimlerini oluşturmakla, kendi okullarını açmakla ve kendi kültürel ve dini örgütlenmelerini oluşturmakla yola çıkıp, sonra kendi siyasi ve güvenlik güçlerini oluşturmadılar mı? Daha sonra, kendi meclislerini kurup, kendi anayasalarını yapıp, idari binalarının tepesine de sözde “Kürdistan” bayrağını dikmediler mi? Demek ki, Öcalan’ın <ı>“Abd’nin Barzani’ye tanıdığı özerklik statüsünü ben istemiyorum”ı> demesi çok da inandırıcı ve samimi bir açıklama değildir. Çözüm için tek taraflı şartlar listesi sunmanın aymazlığında bu şartları, sağlam bir devletçi geleneği ve idari yapısı olan Türkiye’nin kabul etmesi beklenmemelidir.
Şimdi, uygulanması mümkün olmayan, çözümün şartlarını tek başına oluşturan Öcalan ve onun muhatap alınmasını isteyen Dtp ve Pkk ne kadar samimi bir yaklaşım içindedir, bunu irdelemek gerekir. Önce kendileri bu çelişkiler yumağının içinden bir çıksınlar, ondan sonra “çözüm ve barış yolları” arayışına gidilsin. Öcalan’ın sorunun Çözümü’ne yönelik yapacağı açıklamaların başında ‘Pkk’nın hemen tek taraflı silah bırakması, Kürtlerin silahsızlanması, şiddetin sona erdirilmesi ve terör örgütünün fesih edilmesi, vs’ gibi acil bir çağrı yapması bekleniyordu. Bu, sistem dışında bırakılsa bile, hem çözüme hem barışa katkı sağlayabilirdi. Oysa yapabileceği asıl katkı, açıklayacağı ‘yol haritasının’ bu beklenenler dışında, tek taraflı bir federatif oluşumu sağlamak ve bunun yollarını yaratmak düşüncesi ile örülmüş bir açıklamalar perspektifi olduğu ya da olacağı görülüyor. Öcalan, bu arada da, çözüm için benim şartlarım iyileştirilmelidir” derken de biraz sanırım bencil bir yaklaşım sergiliyor. Çözüm için sunulan projelerde ve açılımlarda fazla pragmatik, itici, kışkırtıcı ve ütopik yaklaşımlardan ziyade gerçekçi olunmalı, kullanılan üsluba dikkat edilmeli ve sade bir dil kullanılması çok önemlidir. Etnik milliyetçilik üzerinden bir açılım siyaseti yapılmamalı, ayrımcılılık ve ayrıştırmadan uzak bir politika izlenmelidir. Kürt ve Türk halkları birbiri içine geçmiş halkalar gibidir. Bu halkaları bir sihirbaz becerikliği ile birbirinden ayırmak kolay değildir. Emine Ayna gibi insanlar ortamı ve insanları germekten ve kışkırtmaktan, kışkırtıcı söylemlerden vazgeçmelidirler. Bu süreç daha akil insanlarla yürütülmelidir. Her ne kadar Dtp tarafında sivri çıkışlar olsa da Ahmet Türk’ün şu sözlerine dikkate almak gerekir:
<ı>“Etnik milliyetçiliğin ne kadar tehlikeli olduğunu bilen insanlarız. Bin yıldır birlikte yaşamış iki halkı birbirinden ayrıştırma ikisinin de zararınadır.ı><ı>ı>
Anlaşılan odur ki, Öcalan ve taifesi daha çok konuşacaklar…
../..