- Kategori
- Gezi - Tatil
Adım Adım İstanbul - 1
Bundan önceki bloğumda İstanbul'a uzaktan ve genel olark bakmış ve güzelliğini göz ve gönüllere aksettirmeye çalışmıştım.Bu bloğumda, görüş açısını biraz daha daraltıp, İstanbul'un herbiri birbirinden enfes tarih ve nostalji kokan özel yerlerine yine gönül gözüyle bakmaya ve bunu sizlere aktarmaya çalışacağım...Tabii kalemimin elverdiği ölçüde...Bu bloğuma da bir önceki bloğumun başında yazdığım şiirsel olmayan dörtlüğümü hatırlatmakla başlayacağım..Çünkü konumuz İstanbul..
Kimler gelmiş...kimler geçmiş üzerinden
Geçmişe tanık olan bu tarihi ve güzel beldeden
Her gelen "o benim" demiş, O'na bir isim vermiş
Bizans demiş, Konstantinopolis demiş...İstanbul demiş
Bakın, tarihi süreçte güzel İstanbul'umuzu nasıl sahiplenmişler ve onu nasıl isimlendirmişler?
Milattan önce 658 yıllarında Megara'dan gelerek Sarayburu çevresine yerleşen Yunan kolonisi reisi Bizas'ın adından gelen Bizantion..Daha sonra Antonina..
Bizans dilinde, "şehre gidiyorum" anlamına gelen İs-tin-bolin....
İmparator Konstantin devletin merkezini Roma'dan buraya nakledince Secund Roma(İkinci Roma)...
Beşinci yüzyıldan itibaren de Nova Roma(Yeni Roma)...
Halk arasında Konstantinopolis....
Arapların dilinde Kustantiye...
Rusların, imparatorluk şehri anlamına getirdikleri Tsargorat..
İstanbul ne güzel bir şehir ki, toprakları üzerine ayak basmayanlar bile, bir gün ona sahip olurum düşüncesiyle ona isim vermişler ve bu güzel şehri hayallerinde sahiplenmişlerdir.
Fatih Sultan Mehmet'in 29 Mayıs 1453'de bir Salı günü fethetmesiyle Türk-İslam dünyasının merkezi olması üzerine şehre İslambol adı konmuş..
Der-i Saadet...Der-i Devlet...Asitane...Darü's Sultana...Darü'l İslam...Asitane-i Devlet şehrin ihtişamına yakıştırılan adlardır...
x x x
Artık, O'nu yakından tanıyamamış, O'nun havasını soluyamamış, denizden gelen iyot kokousunu içine sindirme şansını elde edememiş, "bir gün belki ben de görürürüm" diyen yabancıların ve kendi insanımızın hayallerini süsleyen bu güzel şehiri adım adım gezmeye başlayalım...
Başlayalım da, nereden başlayalım?.....
Her tarafı tarih kokan, doğa güzelliklerinin tümünü bünyesinde barındıran, mavi ve yeşili böylesine güzel kaynaştıran bu şehre nereden giriş yapalım?...
Fatih'in yaptığı gibi karadan gelip surları delerek mi...
Yoksa Karadeniz tarafından deniz yolu ile gelip bir rakkase gibi kıvrım kıvrım kıvrılan Boğazdan geçerek mi?...
Ya da, bu şahane şehiri uzaktan ve geniş bir açıdan görmemize fırsat veren Marmara'dan mı? ....
Nereden...söyleyin bakalım, nereden girelim bu şehire?....
İsterseniz üç ayrı yerden de girelim...
Şimdi, içinizden "kardeşim bu şehirin Asya tarafı yok mu?" dediğinizi duyar gibiyim Haklısınız ama ben bu yakada doğdum, bu yakada büyüdüm o yakayı bilmem ki..
O tarafı da o yakada doğup büyüyenler anlatsın...Hem ben bu yakanın sur dışını da pek bilmem...
Son yıllarda, plansız-programsız ve hiçbir tarihi özelliği olmayan ve "topraktan mantar bitercesine" yükselen beton yığınları arasında belki kaybolurum diye oralara gitmem bile...
x x
Ama siz İstanbul'a, Trakya tarafından gelecek olursanız, gördüğünüz bu beton yığınlarını sakın İstanbul ile özdeşleştirmeyin.
Bu beton yığınlarını görmezseniz sizi, kalıntıları günümüze kadar gelmiş görkemli Bizans surları karşılar.
Şehre giriş, genelde surların gerçek kapısı olan Topkapı'dan değil de onun hemen yanından yıkılan surlar arasından geçen geniş yoldan yapılır.
Eğer, geçmiş tarihle iç içe olmak istiyorsanız, hemen elli metre yakınındaki gerçek Topkapı'dan yürüyerek şehire girbilirsiniz..Buradan girerseniz tarihin içine ilk girişinizi yaparsınız...Çünkü Fatih Sultan Mehmet orduları ile surların önüne geldiğinde otağını(karargahını) hemen bu kapının gerisindeki Maltepe kırsalına kurmuştur...
Ama biraz durun....Bu şehiri Bizanslılardan alarak bize armağan eden askerlerimizi anmadan, onlara bir teşekkür etmeden şehire giriş yapmayın...
Haliç kıyısından Marmara Denizi'ne kadar uzanan bu tarihi Bizans surlarının hemen karşısısında, İstanbul'un fethi sırasında şehit düşen askerlerimizin defnedildiği mezarlıklar vardır...
Bu mezarlıklara dönüp o kahraman askerlerimiz için bir Fatiha okumanız ancak bir iki dakikanızı alır...Onlardan bunu esirgemeyin...
İstanbul'a hangi kapıdan girerseniz girin, her kapının değil ama, bazı kapıların girişinde bir cami ve kilisenin karşılıklı yer aldığını görürsünüz...
Kiliseyi Bizanslılar, camii de Osmanlı yapmıştır...Bu karşıtlığı şehir içinde de görmek mümkündür...
Bu bir güç gösterisidir...Örneğin, Fatih Camii bir Bizans sarayı ya da bir kilise yıkıntısı üzerine, Sultanahmet Camisi de, görkemli Ayasofya'nın tam karşısına inşa edilmiştir.
x x
Şehire Kağıthane tarafından girerseniz...Batılı yaşam tarzının özentisinin en fazla canlandırıldığı Lale devri içinde bulursunuz kendinizi..
Ünlü Osmanlı şairi Nef'i'nin...
Mahşer olmuş sahn-ı Kağıthane dünya bundadır
Cennete dönmüş güzellerle temaşa bundadır.." gazeli kulaklarınızı çınlatır...
Kağıthane deresinde, içinde renkli şemsiyeleri ile şarkılar eşliğinde sandal gezisi yapan güzelleri ve kıyıda onlara bıyık buran Osmanlı gençlerini görür gibi olursunuz...
Kağıthane'den sonraki ilk yer Eyüp'tür...Burada ilk gözünüze çarpan, görkemli Eyüp Camiidir...ki bu camii bazı Müslümanlar tarafından ikinci Kabe olarak da tanınır...
Eyüp'ün ilginç yerlerinden biri de, Eyüp sırtlarında bulunan ve adını ünlü Fransız romancıs Pierre Loti'den alan kahvehanedir...Şimdilerde bir teleferik ile çıkılan bu kahvehanede, özellikle turistler ve genç aşıklar ilk aşk ilanlarını burada yaparlar...Bu satırların yazarı da ilk aşkını burada dile getirmiştir...Bu kahvehaneyi özel olarak gezebilir ve kahvenizi yudumlarken bütün Haliç'i kuşbakışı seyredebilirsiniz...Seyrettiğiniz eşsiz manzara karşısında, yabancıların Haliç'e neden Altın Boynuz dediğini daha iyi anlarsınız....
Eyüp camiine girmeden (Çünkü Eyüp semtini ve camisini sizlere ayrıca gezdireceğim) yolunuza devam ederseniz, Haliç kıyısı boyunca Bizans'ın kıyı surlarının kalıntıları ve kiliseleri dikkatinizi çeker....
Günümüzde, dinsel olmaktan çok, siyasi bir tartışma konusu olan ve Batılıların, İstanbul'u sahiplenmeleri için Vatikan'a çevirmek istedikleri Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi'ni de yolunuzun üstünde görebilirsiniz.
Başınızı haliç'in karşı kıyısına çevirirseniz, Fatih Sultan Mehmet'in Bizans'ı denizden kuşatmak için gemilerini kızaklarla karadan indirdiği Kasımpaşa sırtlarını görürsünüz....Bizans'ın aklına bile gelmeyen bu olayı hatırlar şaşkınlık içinde kalırsınız...
x x
İçine girmeden önce İstanbul'u uzaktan ve geniş bir açıdan görmek isterseniz şehire Marmara Denizi'nden yaklaşmalısınız...
Fakat daha İstanbul'a yaklaşmadan, sağınızda yer alan ve tarihi adı ile "Prens Adalarının(Başta, Büyükada, Heybeli, Burgaz adaları olmak üzere 9 ada....Bizans döneminde ceza alan ünlü kişiler bu adalara sürgün olarak gönderilirdi) herbirinden kulağınıza gelen "Ada sahillerinde bekliyorum" çağrısına uymak gelir içinizden..
Hele, "Yine bu yıl ada sensiz" nağmeleri, yalnızlığın ve özlemin duygulardaki sızlanışını hissettirir size...
"Adanın yeşil çamları aşkımıza yer olsun
"Ne çare ayırdı felek kalplerimiz bir olsun..." şarkısı ile Adalarda başlayan ümitsiz bir aşkın hüznü sarar benliğinizi..
"Biz Heybeli'de her gece mehtaba çıkardık...
Sandallarımız neşe dolar zevke dalardık..."şarkısı ise sizi başka alemlere götürür...
Adaları görmeden yanlarından geçmek sizi biraz üzer ama...Tam karşınızda yer alan Çamlıcadan gelen nağmeler size adaları bir an için untturur...
"Sazlar çalınır Çamlıca'nın bahçelerinde
Bülbül sesi var şarkıların nağmelerinde.." şarkısı ile hayalinizde Çamlıca'nın bahçelerini gezerken, bir başka yerden.. kulağınız gelen nağmeler sizi, tatlı bir huzur için sanki Kalamış'a davet eder...
"İstanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar
Düşsün suya yer yer erisin eski zamanlar
Yok zerre teselli ne gülüşten ne bakıştan
Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan..."
Daha bitmedi...İstanbul'a girmeden..Kız Kulesi'nin arkasına saklanan Üsküdar!ın "durun bakalım nereye gidiyorsunuz.." diyen sesini duyar gibi olursunuz..
"İstanbul'dan Üsküdar"a bir yol gider..
Hanımlara deste deste gül gider..." şarkısı İstanbul'un Avrupa yakası ile Asya yakasını ne güzel kaynaştırır...
Kaynaştırır ama, Üsküdara giderken yağmurlu havayı seçmeyin...Çünkü etekleriniz çamur olur...Ve
"Üsküdar'a gider iken aldı da bir yağmur..
Katibimin seteresi uzun eteği çamur..." şarkısı kulağınızı çınlatır..
Bu geniş görüntüde gözünüze ilk çarpanlar, birbirlerine kafa tutarcasına karşılıklı yer alan Ayasofya
ve Sültanahmet camisinin "haydi gelin, sizi bekliyorum" diyen seslerini duyar gibi olursunuz...
Sarayburnu'nu dönünce, sağınızda hakkında anlatılan ve hangisinin doğru olduğu pek bilinmeyen hikayeleri ile ünlü ve denizin üzerine inşa edilen Kız Kulesi'ni görürsünüz....Solunuzda ise, Osmanlı tarihi'nin siyasi, sosyal ve kültürel yaşamının merkezi olan ve bütün Boğaza hakim Topkapı sarayı yer alır....
Tam karşınızda ise, "İstanbul'u gezmeden önce bana gelin ve bu şehirin güzelliğini benden seyredin" diyen ve Bizans döneminde Galata bölgesine yerleşen Cenovalıların inşa ettiği Galata Kulesi size göz kırpar....
Bakışınızı biraz sola kaydırırsanız Galat Köprüsü'ne yanaşmış vapurların sizi istediğiniz Boğaz semtine götürmek için hazır beklediğini görürsünüz...
Zaman bir namaz vakti ise, Eminönü'deki Yeni Camiden inananları ibadete çağıran ezan sesi, size hoş bir nağme gibi gelir...
İsterseniz, caminin hemen yanındaki kapıdan, yerli ve yabancı turistlerin görmeden ve alışveriş yapamadan edemedikleri Kapalı Çarşı'ya giriş yapabilirsiniz....Ama çarşı içinde kaybolursanız karışmam......
Şimdi bayanlar için bir uyarım var...İstanbul içinde dolaşırken yanınızda, arkanızda, önünüzde...
"Kız sen İstanbul'un neresindensin?.." diye bir ses duyarsanız sakın alınmayın...Kızmayın...Çünkü bu sesleniş de İstanbul için bestelenmiş bir şarkının sözleridir...
x x
Pekiyi şehire Karadeniz tarafından gelince sizi neler karşılar, biliyor musunuz?...
Önce, mavinin hangi tonuna sahip olduğu bilinmeyen İstanbul Boğazı'nın yazın durgun, kışın hırçın suları sizi içine çeker...Öyle bir çeker ki, ister istemez...
"Boğaziçi şen gönüller yatağı
Her bucağı aşıkların otağı
Mehtabı hoş, güneşi hoş, günü hoş
Boğaziçi herkesi eder sarhoş.." şarkısını mırıldanırsınız..
Boğazın içerilerine girmeye başladığınızda, sağınızdaki Rumeli Hisarının, solunuzdaki Anadolu Hisarının sizi top atışıyla karşılayacağını sanırsınız...
Ama korkmayın...Onlar görevlerini yüzyıllar önce yapmışlar...Bizans'a yardıma koşan Haçlı donanmalarının İstanbul'a girmesini önlemeye çalışmışlardır...Zamanınız olursa bu iki tarihi hisarı da görmeden İstanbul'dan ayrılmayın...
Kıyı boyunca sıranan ve Osmanlı İstanbul sosyetesinin renkli yaşamlarının izlerini taşıyan ve hala zamana direnircesine ayakta kalmaya çalışan Kasırlar(Köşkler), sizi zaman tünelinden geçirerek o şaşaalı yaşam içine çekerler..Pencerelerinden gelen ve sizi o görkemli yaşama davet eden şu şarkının sözlerini duyar gibi olursunuz...
"Bu akşam gün batarken gel
Sakın geç kalma erken gel.."
Biraz daha içlere geldiğinizde sağ kıyıda...yani Avrupa yakasında Dolmabahçe ve Çırağan sarayları hemen dikkati çeker...Bu sarayların görkemli yapıları, insanı kendine hayran bırakır...
Anadolu ya da Asya yakasındaki Beylerbeyi Sarayı da, "biraz da bize bakın" diyerek size sitem eder...
Yine bu yakadaki Vaniköy, Çengelköy, Kuzguncuk ve nihayet Üsküdar.."Osmanlı sosyal yaşamı bizde şekillenmiştir, bütün İstanbul şarkıları bu yaka için bestelenmiştir" diyerek size en güzel İstanbul şarkılarını hatırlatırlar...Dudaklarınızın hareketlenerek bu şarkıları mırıldandığınızın farkına bile varmazsınız..
Boğazın iki yakasını kimilerine göre altın kolye gibi süsleyen ama bazılarına göre boğazın doğal güzelliğini bozan iki köprüden söz etmeyeceğim...Çünkü bunlar eski istanbul nostaljisi ile bağdaşmayan yapay yapılardır..
Gezmekle, görmekle ve yazmakla bitmiyor İstanbu...İstanbulu yaşamak onu hissetmek gerekir...
Sizleri daha fazla sıkmamak için geziyi artık noktalamak istiyorum...Fakat bunu yapmadan önce, bir eskiden...bir yakın geçmişimizden...bir de benden olmak üzere üç sesleniş daha....
İlki, Lale Devri'ni ünlü şairi Nedim'den..
"Bu şehr-i Stanbul ki bi misl-ü bahadır
Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır..."
Gençler için bir açıklama...Nedim, diyor ki, İstanbul'un bir tek taşı bile bütün Acem(İran) mülkünden daha değerlidir....
İkincisi, yine ünlü şairimiz Yahya Kemal'den...
"Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer..."
Üçüncüsü de benden...Bakalım beğenecek misiniz?..
Ben beni aştı İstanbul...sen yüzünden, ben bende değil
Beni senden sorsunlar İstanbul...beni benden değil
Sen bende ben sende İstanbul...ikimiz bir bedende
Ben sen yokuz İstanbul biz varız...şu koskoca evrende
İstanbul'a daha girmedik....Birinci adımı attık..şimdi sıra ikinci adımda...Ama ne zaman?
Az sonra....
cdenizkent