​ Arabeskle mücadele tarihim / Sivil Toplum / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Kasım '07

 
Kategori
Sivil Toplum
 

Arabeskle mücadele tarihim

Arabeskle mücadele tarihim
 

Babam küçük bir esnaftı ama, ister istemez dükkânında bir ya da -iş yoğunluğuna göre- iki eleman çalıştırdığı olurdu. Eh, o dönemlerde benim pozisyonumda patron (aslında usta demek daha doğru belki de) çocuğu olurdu. Hep iyi bir patron çocuğu olduğumu düşünmüşümdür. Bu sıfatımı bir üstünlük aracı olarak kullanmadım ama zaten kullanmak isteseydim bile babam buna müsaade etmezdi.

Ancak bir konu vardı ki, bu noktada pozisyonumu zorlayacak kadar ısrarcı ve dayatmacı davranırdım. O da işyerinde dinlenilen müzik türüne müdahale etmekti. 80’li yılların başlarından itibaren, yani okuma yazma öğrendiğim andan beri babamın işyeri ile yakından ilgiliydim. Okula giden bir çocuk için bir kırtasiye dükkânı oldukça ilgi çekiciydi elbette. Bir de okumaya hevesli iseniz, her türlü dergi ve gazetenin yer aldığı bir büfe bölümünün varlığı dükkânı daha bir tercih edilir kılıyordu.

Bu dükkân mesaisi dönemlerinde, özellikle 80’lerin ortalarından itibaren, dükkânda çalışan elemanların müzik tercihleri, dönemin egemen kültürü olan arabesk tarzında olurdu. En ağdalı, iç parçalayıcı, kafa ütüleyici tarzları ile sabahın köründen akşamın karanlığına kadar arabesk müziği beyinlerine kazırlardı.

Annesinden, babasından hatta yakın çevresinden önemli bir kültür birikimini miras alan birisi olmasam da, arabesk müzikle aramda ilk dönemlerden itibaren önemli (kırmızıçizgilerle çizili) bir mesafe olmuştu. Hatta zaman ilerledikçe ve teori oluşturacak zihin yapısına ulaştıkça, müziğin arabeskin el attığı dallardan yalnızca birisi olduğunu, aslında sosyo-ekonomik bir altyapıya dayanan hayat tarzı olduğuna kanaat getirmeye başlamıştım. Bu sosyo-ekonomik alt yapıya ait olmadığımdan, belki de arabeskle doğallığından bir ilişkim olmamıştı. Çünkü ben bir kent soyluydum. O dönemde hızlanan göçün etkisiyle kendisini kentte bulan ve köyden getirdiği yaşam tarzını şehirde yaşama gayreti gösteren bir toplumun ferdi değildim.

Ancak bu fikri düzeye oldukça sonradan ulaşmıştım ve ilk zamanlarda arabeskle mücadele ederken aslında cehalete karşı bir savaş yürüttüğümü düşünüyordum. İşyerine girdiğim ilk andan itibaren teypte çalan kasetlere müdahale eder, ya radyoya (ki tek radyo kanalı vardı elbette) dönüş yapar ya da kendi beğenilerime uygun sanatçıların kasetlerini devreye alırdım. Bu durum, çalışan tüm elemanlar tarafından tepkiyle karşılanırdı. Çünkü aldıkları ücrete ve çalışma koşullarına itiraz etme şansı olmayanların (genellikle 15 yaşında babalarının zoru ile çalıştırılıyor ve tezgâhtarlığın standart olan ücretine tabi oluyorlardı) kendilerine ait iktidar kurma alanları dinledikleri müzik oluyordu. Kendilerinden yaşça küçük patron çocuğunun, kendilerinin tek özgürlük sahasına el atmasına karşı çıkmayı, içgüdüsel olarak faşizme karşı mücadele olarak algılıyorlardı. Hayatımda faşizmle simgeleştirildiğim dönemlerde olmuştur yani.

Bu mücadelelerimden genellikle yenik ayrılırdım. Çünkü babam ve ortağı, bu konuda her zaman çalışanları haklı görürlerdi. Onların istedikleri müziği dinlemekte özgür olduklarını düşünürler, benim ulvi kültür mücadeleme de bir anlam veremezlerdi. Çünkü hemen hemen her dükkanda çalınan bu müziğin bizim dükkanımızda çalınmaması gerektiği itirazımlarım onlar için oldukça anlamsuzdı. Hele hele benim oldukça çiğ siyasi bir dille, aslında arabeskin liberal sermaye düzeninin cahil halkı uyutmak için kullandığı bir araç olduğu söylemlerimi ise, bu çocuktan bu cümleler nasıl çıkar şaşkınlığı altında dinlerler ve ardından tüm bu hırçınlığımın klasik bir patron çocuğu şımarıklığı olduğu kanaati ile kayıtsız bir tepki verirlerdi.

Bu mücadelem nerdeyse hiç bitmedi aslında. Uzun yıllar, her şeye itiraz eden, her aklına yatmayanı arabesk olmakla suçlayan bir tip olmaya devam ettim. Şener Şen ve Müjde Ar’ın ünlü Arabesk filmi, tüm söylemlerimin üzerine ilaç gibi gelmişti aslında. Düzeysizlik, zevksizlik ve gerici kültürden beslenen her şeye karşı mücadelemi, arabeske karşı çıkma çizgimle bütünleştirmiştim.

Ta ki, arabesk kültürün pop kültürüne sıçramasına ve benim adını duyduğumda diken diken olduğum isimlerin nerdeyse entelektüel çevrelerle kol kola gezmeye başladığı döneme kadar.

Bugünden baktığımda kendi kendime de komik görünmüyor değilim. Ama toplumun bir kesiminin yaşadığı özel bir evrede yakalandığı bir hastalıkla mücadele ettiğimi ve bu mücadeleyi yürüten diğerleri ile birlikte, en azından virüsün vücudun kabul edebileceği düzeye kadar geriletildiğini düşünmüyor değilim. Ancak bu düşük yoğunlukluk, bu seferde bölgesel olmaktan çıkıp, toplumun tüm nüfuzuna yayılmış gibi geliyor bana. Toplumun da, alıştığı bu hastalıkla bir arada yaşamaktan oldukça memnun olduğu bir dönemi yaşıyoruz sanki.

Son zamanda yaşanılanları göz önüne alınca, acaba arabeske daha fazla şans tanınsa ya da el atılsa bu kültürün ürünleri evrensel bir düzeye çıkabilir miydi diyerek kendi kendime sorgulamıyor değilim. Bir konuya bir yazımı daha ayırmak istiyorum.

 
Toplam blog
: 453
: 1826
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..