Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Ekim '11

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
956
 

Astımın sinemaya armağanı: Martin Scorsese (2)

Astımın sinemaya armağanı: Martin Scorsese (2)
 

SCORSESE: O dönemde iki kutup vardı: Fellini sevenler ve L'Avventura sevenler...


(ilk bölümün devamı)

Başrollerini Griffin Dunne ile Rosanna Arquette'in paylaştığı 'After Hours', Manhattan'da bir şirkette bilgi işlemci olarak çalışan Paul Hackett'in (Griffin Dunne) çapkınlık yapma adına bir kadının evine gitmesiyle başlar. Filmin sonunda, bir çöp arabasının arkasından 'alçılarla dondurulmuş heykel' şeklinde yola fırladığında, çalıştığı kurumda mesai saati başlamak üzeredir. Gece boyunca Paul Hackett'in başına o kadar çok şey gelmiştir ki, meydana 'After Hours' filmi çıkmıştır.

http://www.youtube.com/watch?v=lLHM-wPecz0

Olayların geliştikçe karmaşıklaştığı ve Martin Scorsese'in üstün yönetmenlik becerisinin bir kez daha ortaya çıktığı bu filmle Scorsese, Cannes Film Festivali'nde 'En İyi Yönetmen' ödülünü kazandı.

'After Hours' filminden sonra Scorsese, 'İtalyan Yeni Gerçekçiliği'nin peşindeki genç bağımsız yönetmen' unvanını birazcık unutmaya meyillenerek, bir 'Hollywood projesi' olan 'The Color Of Money'i filme aldı.

Efsane aktör Paul Newman ile Tom Cruise ve John Turturro'nun rol aldığı 1986 yapımı 'The Color Of Money', genç ve yetenekli bir bilardo oyuncusuna, bilardo oynayarak nasıl servet yapılacağını öğreten usta bir bilardocunun iç dünyasına girmemizi sağlar. 'The Color Of Money', Robert Rossen'in 1961 yapımı unutulmaz filmi 'The Hustler'ın devamı niteliğindedir. 'The Hustler'ın da başrolünde yine Paul Newman vardır.

http:// http://www.youtube.com/watch?v=ZrjSqK7xPLE

Paul Newman, 'The Color Of Money' filmindeki rolüyle 'En İyi Erkek Oyuncu' Oscar'ını kazandı.

1988'de Martin Scorsese'in karşısına 1977'de kaçırdığı bir fırsat çıktı: 'The Last Temptation Of Christ'

'Hristiyan dünyasının ilk 5 filminden biri' olarak nitelendirilen film, Scorsese'in 77'de çekmek istediği, ancak çeşitli nedenlerle iptal edilen projenin yeniden gündeme alınmasıyla ortaya çıktı. Başrollerini Willem Dafoe ve Harvey Keitel'in paylaştığı, senaryosunu ise Nikos Kazantzakis'in aynı adlı romanından Paul Schrader'ın uyarladığı 'The Last Temptation Of Christ', Hz. İsa'nın hayatını oldukça farklı ve saldırgan bir tarzda ele aldı. Bu nedenle filmin gösterimi ilk yıllarda ABD'de yasaklandı, sonraki dönemlerde filmin gösterildiği sinema salonlarında ise kundaklama olayları meydana geldi. Film, İsa'yı 'insana özgü' yönleriyle ele aldığı ve bir peygamberi çıplak vaziyette sevişirken canlandırdığı için tüm dünyada büyük tepki topladı. Ayrıca, filmin uyarlandığı kitaptan oldukça farklı olduğu ve kitaptaki estetizmden çok uzak bir şekle sokulduğu eleştirilerine de muhatap oldu.

Filmin yönetmeni Martin Scorsese ise yapımcıların film için oldukça cimri davranmasından ötürü 'The Last Temptation Of Christ'i istediği gibi çekemediğini ve filmdeki hayal kırıklığının yapımcılardan kaynaklandığını belirtti.

Ancak, Scorsese'in aksine, filmi cüretkâr sahneleri, başarılı oyunculuk performansları ve oldukça iyi seçilmiş müzikleriyle oldukça başarılı bulan izleyici sayısı hiç de az değildi. Barbara Hershey'in de 'Mary Magdalene' rolüyle oldukça beğeni topladığı film, çeşitli yarışmalarda birçok türde ödüle aday gösterildi; ancak hiçbir yarışmada ödül kazanamadı.

http://www.youtube.com/watch?v=ihrMTU0lozs

Uzunca bir aradan sonra, 'her an patlamaya hazır, dengesiz karakterli erkek filmi' tarzına Martin Scorsese, eski dostu Robert De Niro ile birlikte dönecekti. Scorsese, eski günlerdeki gibi 'özel' şeyler yapmayı çok özlemişti. Nitekim böyle bir arayış sonucunda da ortaya 'Goodfellas' çıktı.

GOODFELLAS

"Bu film hakkında genelde farklı bir şey duymadım. Yorumlar hep aynı minvaldeydi. Fakat uzun süre birlikte çalıştığım Oscar'lı film editörüm Thelma Schoonmaker'ın İngiliz yönetmen kocası Michael Powell'ın bana özellikle vurguladığı bir şey vardı. GoodFellas'ta bir 'tür' filminden çok daha fazlasını gördüğünü söyledi. Fakat bu başarıda ana etken bence projeyi hayata geçiren aktörlerdir. Sete geldiklerinde şunu hissediyordum: Özel bir şeyler çekeceğiz; çok özel!"

Martin Scorsese'in 'çok özel' dediği sahneler, Robert De Niro, Ray Liotta, Joe Pesci ve Paul Sorvino'dan oluşan oyuncu kadrosuyla oldukça kolay ortaya çıkacaktı.

http://www.youtube.com/watch?v=i5vOKb5G4jI

Nicholas Pileggi'nin kitabından uyarlanan 1990 yapımı 'Goodfellas', 70'lerin New York'undaki mafya dünyasına gerçekçi bir bakış atarken, Scorsese'in de kariyerindeki en ünlü yapım oldu. Henry Hill (Ray Liotta) ve arkadaşlarının mafya âleminde kendilerine yer edinme mücadelesinin oldukça akıcı bir dille anlatıldığı 145 dakikalık filmde Scorsese'in ilk defa bu kadar yoğun kullandığı 'anlatıcı' (narrator) tekniği, karakterlerin bakış açısını ayrıntılarıyla anlamamızı sağladı. Ana karakter olarak görünen Henry Hill'in gözünden aktarılan olaylara, bakış açıları sık sık farklı karakterlerin görüşleri ve anlatımlarıyla değişiyor olsa da, 'gangster' dünyasındaki karmaşık ilişkiler ağının bu kadar kolay ve akıcı anlatımı, Scorsese'in ustalığını bir kere daha herkese kanıtlamış oldu.

"Gerçek katiller kurbana gülerek yaklaşır." (Goodfellas)

İrlandalı/İtalyan-Amerikan yapılanmanın 'raconları' aktarılırken, filmde anlatılan dünyaya 'ahlakçı' bir perspektiften bakmamayı yeğleyen Martin Scorsese'in bu tavrı, 'senaryoda tanrısal bakış' tekniğinin kullanıldığı 'Goodfellas'a duyulan saygıyı daha da artırdı.

http://www.youtube.com/watch?v=b2dewDwIQyM

İçinde 300 defa 'fuck' kelimesinin kullanıldığı 'Goodfellas' 1990'da 6 dalda Oscar'a aday gösterildi. Filmde sıradışı ve akılda kalıcı şiddet sahneleriyle karşımıza çıkan Tommy DeVito karakteriyle Joe Pesci, 'En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu' dalında Oscar ödülü aldı. Bu büyük Scorsese başyapıtı, tüm dünyada çeşitli yarışmalarda 31 ödül aldı, onlarcasında da değişik türlerde ödüle aday gösterildi.

Geçmişte çeşitli kereler 'En İyi Yönetmen' Oscar'ına aday gösterilen Martin Scorsese, o çok istediği Oscar'ı, bu filmle de alamadı.

"Goodfellas"tan sonra Scorsese, avukatından öcünü almak için hapishaneden çıkacağı günü bekleyen psikopat bir tecavüzcüyü canlandıracak olan Robert De Niro'yu bu defa izleyicinin karşısına 'Cape Fear' filmiyle çıkardı.

De Niro/Scorsese ikilisinin yine bir araya geldiği 1991 yapımı filmde tecavüzcü-psikopat Max Cady (Robert De Niro), avukatı Sam Bowden'ın (Nick Nolte) delilleri karartması sonucu girdiği hapishanede 14 yıl yattıktan sonra avukatından alacağı intikamı düşünmektedir. Vücudunda dövmeler olan, dengesiz, psikoza girmiş, kutsal kitaptan kendisine pay çıkaran ve sürekli puro içen tecavüz suçlusu Max Cady, cahil bir suçlu olarak girdiği hapishanede kendini felsefeye vermiştir. İçindeki suç dürtüsünü, okuduğu Friedrich Nietzcshe, Henry Miller ve Thomas Wolfe kitaplarıyla düşünsel bir zemine oturtup mantığa büründüren 'tam da Scorsesevâri her an patlamaya hazır' kahramanımız, hapisten çıktığı an, eski avukatı Sam Bowden'ın peşine düşecektir.

http://www.youtube.com/watch?v=T1_zadUaiIo

John D. MacDonald'ın romanından uyarlanan ve Jessica Lange, Juliette Lewis, Robert Mitchum ve Gregory Peck gibi oyuncuların yer aldığı film, zengin kadrosuyla da dikkat çekti. Martin Scorsese'in çeşitli ortamlarda 'para için çektiğini' söylediği bu gerilim filmi, onun filmografisindeki filmlerin kalitesine göre biraz zayıf kalmış olsa da 90'ların hemen başında, başarılı bir yapım olarak izleyicinin hafızasında yer etti. 'Cape Fear'la Robert De Niro ve Juliette Lewis, Oscar'a aday gösterildi.

'Cape Fear'ın ardından Martin Scorsese, 'hak ettiği ilgiyi görememiş' bir başyapıt daha çekti: The Age Of Innocence

Daniel Day-Lewis, Michelle Pfeiffer, Winona Ryder ve Alexis Smith gibi isimleri kadrosunda barındıran 1993 yapımı 'The Age Of Innocence', Edith Wharton'un romanından beyazperdeye uyarlandı. 19. yüzyılın sonlarındaki New York sosyetesine ustalıkla göz atan film, oyuncuların başarılı performansı ve Scorsese'in yönetmenlik becerisiyle izleyici gözünde 'nitelikli bir drama başyapıtı' haline geldi.

New York'taki 'sosyetik kurallar' ve hiyerarşi içinde Newland Archer'ın (Dainel Day-Lewis), May Welland (Winona Ryder) ile nişanlıyken aynı rolleri oynamaktan ve yaşadığı ortamdan bıkmış olması sonucu ansızın karşısına çıkan kuzeni Ellen Olenska (Michelle Pfeiffer) ile girdiği ilişkinin anlatıldığı 'The Age of Innocence' kullanılan renkler, Scorsese'e özgü detay sahneleri ve başarılı kostümleriyle hafızalarda yer etti. Filmde Newland Archer-Ellen Olenska yasak aşkı öylesine tutkulu bir biçimde anlatıldı ki, izleyici, bu yasak ilişkinin yanlışlığına dair hüküm vermek yerine, Newland'ın, aşkının peşinden koşuşturmasını destekledi. Michelle Pfeiffer ise, Ellen Olenska rolündeki başarısıyla hayran kitlesini oldukça genişletti.

'The Age of Innocence' 5 dalda Oscar'a aday gösterildi; Gabriella Pescucci 'En İyi Kostüm Tasarımı' dalında Oscar ödülü kazandı. Çeşitli yarışmalarda birçok türde ödüle de aday gösterilen film, Oscar haricinde 9 ödül kazandı.

http://www.youtube.com/watch?v=K0bENHsyGPg

Sokakların dünyasından sosyete dünyasına 'The Age Of Innocence' ile geçiş yapan Martin Scorsese için bu heves pek de uzun sürmedi. Nicholas Pileggi'nin romanından uyarlayıp çektiği başyapıtı 'Goodfellas'ın 'daha da zenginleştirilmiş hali' olan 'Casino' için kamera arkasına geçerken, 'sıkı dostları' Robert De Niro ve Joe Pesci, yine onun yanındaydı.

CASINO

"O, Casino'ya yeni aldığım çocuklardan biriydi. Nazik ve zeki bir çocuk... Fakat karıma iltifat edecek cüreti nereden buluyor! Ertesi gün onu kovdum." (Sam 'Ace' Rothstein (Robert De Niro) - Casino)

Martin Scorsese, 1995'te çektiği 'Casino' ile alışılmış tarzına geri dönmüştü. Mafya, silahlar, kirli para, şiddet, kirli âlemin bilinmeyen yönleri, erkeklerin dünyası... Tıpkı 'Goodfellas'ta olduğu gibi bu filmde de, yoğun bir konu anlatılırken kullanılan 'anlatıcı' tekniği, farklı karakterlerin gözünden farklı açıklamalar, aktif ve açıklayıcı kamera hareketleri, olaya uygun plan ve kadrajlar, kışkırtıcı diyaloglar, her şeyiyle 'erkek' gerçekçiliği, neredeyse hiç bitmeyen ve bazı sekanslar için özel olarak seçilen müzikler vb. gibi özellikler, 'alışılmış Scorsese tarzı'nın ana unsurları olarak izleyicinin bir kere daha karşısındaydı.

Karakterlerin daha ince bir bakışla analiz edilerek ustaca sunulduğu 'Casino', birçok özelliğiyle 'Goodfellas'tan daha başarılı bulundu. Nicholas Pileggi'nin filmle birlikte biten romanından uyarlama olan 'Casino', 178 dakikalık süresince tempolu, akışkan ve etkileyici bir karakter şöleniyle, izleyiciyi sıkmadan kendini izleten bir Scorsese 'yeni kara filmi' olarak gönüllerde yer etti.

http://www.youtube.com/watch?v=zS4tamt2poc

Başrollerini Robert De Niro, Sharon Stone, Joe Pesci ve James Woods'un paylaştığı film, 'casino'lar dünyasında pay sahibi olmaya çalışan gangsterleri ve ilişkilerini başarıyla ele aldı.

"Zirvede asla sonsuza dek kalamazsınız." (Casino)

Eski aşkını bir türlü unutamayan ve kumar salonlarındaki rulet masalarının çevresini mesken tutmuş Ginger karakteriyle Sharon Stone, filmde De Niro ve Joe Pesci ile birlikte oynamasına rağmen, oyunculuk olarak onlardan hiç de aşağı kalmadığını göstererek oldukça beğeni topladı.

"Dışarı çık ve konuş benimle, puşt!" (Ginger McKenna (Sharon Stone) - Casino)

Robert De Niro ve Joe Pesci ikilisi ise bildiğimiz gibiydi. 'Raging Bull' ve 'Goodfellas'ta karşılıklı olarak 'döktüren' ikili, bu defa 'Casino' filminin kalitesini garantiye almışlardı.

422 defa 'fuck' kelimesinin kullanıldığı film, bu alanda da kırılması zor bir rekora imza attı. Bu sayıya göre, filmde dakikaya 2.4 kere 'fuck' düşüyordu.

"Casino'nun setinde sık sık kendimi filmi izleyen bir seyirciymişim gibi hissediyordum. Filme kendimi o kadar kaptırıyordum ki, bazen yönetmen olduğum gerçeğini unutuyordum. Oyuncuları da olabildiğince serbest bıraktım; doğaçlama olarak yapabileceklerinin en iyisini yaptılar."

Sharon Stone, 'Casino'daki rolüyle 'En İyi Kadın Oyuncu' dalında Oscar'a aday gösterildi. Film, çeşitli yarışmalarda 3 de ödül kazandı.

"Sam ile kesinlikle evlenmemeliydim. O lanet olası bir ikizler burcu! İkizler yılandır ve yılanlara asla güvenemezsiniz." (Ginger McKenna (Sharon Stone) - Casino)

1997'de çektiği 'Kundun' filmiyle 'The Last Temptation Of Christ'ten sonra teolojik konularda bir 'deneme' daha yapan Martin Scorsese, 14. Dalai Lama'nın hayatını beyazperdeye aktardı.

Melissa Mathison'un senaryosunu yazdığı film, Çin yönetiminin izin vermemesi nedeniyle Fas'ta çekildi. Akılda kalıcı bazı sahneleriyle oldukça beğeni toplayan 134 dakikalık 'Kundun', Scorsese'in 1988'de çektiği 'The Last Temptation Of Christ'ten daha çok beğenildi. Nitekim film, 4 dalda Oscar'a aday gösterildi; çeşitli yarışmalarda 5 de ödül kazandı.

Scorsese, 1999'da çektiği 'My Voyage to Italy' isimli 4 saatlik belgeselden sonra aynı yıl, 'Bringing Out the Dead' için kamera arkasına geçti.

Hayatlarını kurtaramadığı insanların ruhlarıyla irtibatlı bir ambulans şoförünün konu edildiği 'Bringing Out the Dead'in başrollerinde Nicolas Cage ve Patricia Arquette yer aldı. Akılda kalıcı müzikleri ve etkileyici diyaloglarıyla dikkat çeken film, öte yandan, 'Martin Scorsese' tarzını sevenler tarafından oldukça başarısız ve sıkıcı bulundu. Joe Connelly'nin romanından uyarlanan film, girdiği çeşitli yarışmalarda değişik türlerde 4 ödüle aday gösterildi; 2 de ödül aldı.

'Bringing Out the Dead', 'Martin Scorsese'in düşüş filmi' olarak nitelendirildi. Ancak yine de, eşsiz New York kadrajlarının uygun müziklerle resmedilmesi, filme dair akıllarda kalan belki de tek unsur oldu.

"Amerika, sokaklarda doğdu." (Gangs of New York)

Martin Scorsese, 2002'de hayranlarının karşısına bir 'alternatif New York tarihi' olan 'Gangs of New York' ile çıkacaktı.

GANGS OF NEW YORK

" 'Gangs of New York'u 70'lerde çekmek istemiştim. Hem eminim o döneme daha iyi giderdi. Bir adamın destansı hikâyesiydi; çok geniş sosyal ve tarihsel meselelerin bir adamın gözünden anlatılmasıydı. Fakat filmi çektiğim zamana kadar pazar değişmişti. İzleyicinin beklentileriyle benim asıl anlatmak istediğim şeyler arasında bağlantı kopmuştu."

Bill 'The Butcher'ın gözünden New York'un çetelerle dolu tarihini 70'lerde anlatmak istemiş olan Martin Scorsese, bunu 2002'de çekmiş olduğu 'Gangs of New York' ile gerçekleştirdi.

Senaryosu Jay Cocks, Steven Zaillian ve Kenneth Lonergan tarafından yazılan filmde, çete lideri olan rahip babası 'Priest' Vallon'u (Liam Neeson) bir çete kavgasında kaybeden küçük 'Amsterdam Vallon' (Leonardo DiCaprio), 1863'te öcünü almak için New York sokaklarına geri döner. Hedefi, babasının katili 'kasap' lakabıyla anılan Bill 'The Butcher' Cutting (Daniel Day-Lewis) olan Amsterdam Vallon, amacına ulaşmak için her yolu deneyecektir.

"Hayır oğlum; bırak öyle kalsın. Kan, bıçakta kalır." ('Priest' Vallon (Liam Neeson) - Gangs of New York)

Filmin yapımcılarıyla çeşitli problemler yaşayan ve yapımcıların, filmden bazı sahneleri çıkartmak istemelerini kabullenemeyen Martin Scorsese'in 'Gang of New York' filmi, çekim aşamasından gösterime girişine kadar çeşitli tartışmalara sahne oldu. Şüphesiz, filmin yapım sürecindeki bu aksilikler de 'Gangs of New York'a gölge düşürdü.

http://www.youtube.com/watch?v=x5YmI2PW9R8

Sadece açılış sahnesiyle bile izleyicinin gönlünde taht kuran filmde, 'Bill' karakteriyle başrolde oynayan Daniel Day-Lewis, kariyerindeki en iyi performansı yakaladı. Lewis'in üstün yetenekteki oyunculuğu, gösterime girdikten sonra çok eleştirilen filme dair herkesin aynı kanaati paylaştığı belki de tek unsur oldu. Ona eşlik eden Leonardo DiCaprio'nun ise genel anlamda beğenildiği filmde ayrıca Cameron Diaz ve John C. Reilly gibi oyuncular yer aldı. 'Bill' karakteri için ilk önce Robert De Niro ile anlaşma yapıldığı, fakat daha sonra De Niro'nun bu projeden vazgeçtiği söylendi. Yaklaşık 90 milyon dolar bütçeli filmin ilk yarısı tempolu, bütünlüklü ve akıcı bir biçimde geçerken, film, ikinci yarıdan itibaren konu bütünlüğünün kaybolduğu, karakterlerin derin bir şekilde işlenemediği şeklinde çeşitli eleştiriler aldı. Klasik Scorsese tarzı şablonların bolca yer aldığı 'patlamaya hazır-enerji yüklü Gangs of New York'ta, ünlü yönetmenin ABD'nin 'sivil savaş' yıllarına dair gözlemleri 'tanrısal' bakışla yer alırken, aynı zamanda 'Bill The Butcher'ın derinlemesine incelenmek istendiği ve diğer karakterlerle birlikte bu dengenin tam olarak oturtulamadığı görüldü. Fakat tüm bu eleştiriler bile, belgesel tadındaki yavaş çekim görüntüler ve konuya uygun güzel müziklerle örülü 'Gangs of New York'un 'başyapıt' olma özelliklerine gölge düşüremedi.

167 dakikalık 'Gangs of New York' 10 dalda Oscar'a aday gösterildi. Girdiği çeşitli yarışmalarda çeşitli türlerde 59 ödüle aday oldu; 33 de ödül kazandı.

Birçok sinemaseverin en az birkaç Oscar ödülü almasını beklediği film, 2003'te ABD'nin Irak'ı işgal etmiş ve binlerce masum insanı öldürmüş olmasının yanında Hollywood camiasının 'savaş karşıtı' tutumunun da etkisiyle hiç Oscar alamadı.

"Bazı adamlar için gökler bir 'sınır'dı; onun içinse sadece başlangıç..." (The Aviator)

'Gangs of New York'un ardından Martin Scorsese 2004'te 'The Aviator' için kamera arkasına geçti.

THE AVIATOR

1940'ların efsane ismi Howard Hughes'un hayatının anlatıldığı 2003 yapımı 'The Aviator'ın başrollerini Leonardo DiCaprio, Cate Blanchett ve Kate Beckinsale paylaştı. John C. Reilly, Jude Law ve Alec Baldwin gibi isimlerin de yer aldığı film, Howard Hughes'un (Leonardo DiCaprio) gözünden 1930-40'ların iş ve sanat dünyasına ayrıntılı bir şekilde göz atmamızı sağladı.

http://www.youtube.com/watch?v=zikFDK4cuQA

Uçak tasarımları, uçuşları, girişimciliği, yönettiği filmleri ve çapkınlıklarıyla bir zamanlar Amerikan iş ve sanat dünyasının gündemini meşgul eden Howard Hughes'u başarılı bir şekilde canlandıran Leonardo DiCaprio, Huges'a göre oldukça genç ve çocuksu görünen suratı yüzünden eleştirildi. Huges'un sevgilileri Ava Gardner (Kate Beckinsale) ve Katharine Hepburn (Cate Blanchett) ile ilişkilerine de göz atan film, Errol Flynn (Jude Law) gibi bazı karakterlere ise saldırgan tutumuyla dikkat çekti.

Bu iyi kotarılmış biyografi ile ilgili olarak, senaryonun ilk olarak Michael Mann'e sunulduğu, fakat onun son iki filminin 'biyografi' olmasından ötürü bu projeyi Martin Scorsese'e önerdiği; Howard Huges rolü için ilk olarak Jim Carrey'nin anons edildiği, Ava Gardner'ı oynaması için ise Gwyneth Paltrow ile anlaşıldığı fakat sonradan bundan vazgeçildiği, filme dair çeşitli ek bilgiler olarak yazılıp çizildi.

" 'The Aviator' bir Hollywood gösterisiydi. Senaryoyu okudum ve düşünüyordum.. Bilemiyorum; seyirciye tam da istediğim gibi eğlenceli bir film sunabildik ve bu film beni kulvarda tuttu."

'The Aviator' 10 dalda Oscar'a aday gösterildi; bunlardan 5'ini ise kazanmayı başardı. Film bunun haricinde çeşitli yarışmalarda 63 ayrı ödüle aday gösterildi; 45 de ödül kazandı. Martin Scorsese bir kere daha 'En İyi Yönetmen' dalında Oscar'a aday gösterildi; fakat bu ödülü 'The Aviator'la da alamadı.

Martin Scorsese'in, 'Casino' filminden bu yana onu çeşitli bahanelerle eleştirenlere çok iyi bir cevap vermesi gerekiyordu. Hiç kimsenin ağzını açıp da olumsuzluğuna dair tek bir laf edemeyeceği türden, 'taş gibi', 'tokat gibi' bir cevap...

Scorsese, o cevabı tüm dünyaya vermekte gecikmedi. Bir zamanlar sisli New York sokaklarındaki Taksi Şoförü'ne çevirdiği kamerasını bu defa çok daha karmaşık bir yapılanmaya doğrulttu: The Departed

THE DEPARTED

" 'The Departed'a gelince... Bence bu, Amerikan aşırılığıyla örülü günümüz toplumunu iyi yansıtan bir 'modern kara film' oldu. Fakat filmde asıl ilgimi çeken şey, DiCaprio ile Damon'un ilişkisiydi. Jack Nicholson ise kontrolden çıkmış çok güçlü bir kişilikti. Nihai son: Herkes öldü. Alacağımız ders: Hiçbir şey bilmiyorsun. Bu bir 'tür filmi' oldu, kesinlikle.. Ama bir şekilde, daha iyi olabilir miydi; bilmiyorum, bitişini de hatırlamıyorum, yalnızca bıraktığımı hatırlıyorum.."

Hong Kong yapımı Mou Gaan Dou'nun (Infernal Affairs) (2002) orijinal senaryosundan William Monahan'ın Hollywood için uyarladığı 'The Departed' Jack Nicholson, Leonardo DiCaprio, Matt Damon, Mark Wahlberg, Martin Sheen ve Alec Baldwin gibi yıldızları bünyesinde barındırmasına rağmen, Martin Scorsese'in iyi yönetimiyle tam anlamıyla bir 'başyapıt' olarak gönüllerde yer etti.

"Polis ya da suçlu olmak... Kafanıza bir silah dayalıyken ne fark eder ki?" (The Departed)

İrlanda mafyasıyla Massachusetts polisi arasındaki uzun vadeli amansız mücadelenin konu edildiği 'The Departed' ile Martin Scorsese, onu uzun yıllardır eleştirenlere de iyi bir cevap vermiş oldu. Hong Kong yapımı orijinal versiyonunun aynen kopyalanıp daha da zenginleştirildiği film, seyirciyi baştan sona dek kendine çekmeyi bildi. Akışkan temposu, karmaşık ilişkilerin ustaca betimlenmesi ve yıldız oyuncuların birbirleriyle uyum içinde gösterdiği başarılı performansla izleyicinin doyumsuz zevk almasını sağlayan film, bir yönüyle de efsane aktör 'Jack Nicholson'a saygı duruşu' niteliğine büründü.

http://www.youtube.com/watch?v=SGWvwjZ0eDc

İzleyiciye göre 'Goodfellas'/ 'Casino' filmlerini bile kalitesiyle gölgede bırakmış olan 'The Departed', IMDB'de izleyici oylarıyla belirlenen sıralamada 'Tüm Zamanların En İyi 250 Filmi' arasında ilk 50'nin içinde gösterildi. Ayrıca film, Martin Scorsese'in kariyeri boyunca en fazla seyirci topladığı yapıt oldu. 151 dakikalık filmde 237 kere kullanılan 'fuck' kelimesi, filmi, 'içinde en çok fuck kelimesi kullanılan Oscar ödüllü film' kategorisine sokmasıyla dikkat çekti.

"Boyunuz, kilonuz, iyi, kötü ya da başarılı olmanızın bir önemi yoktur; bir silah, her şeyi değiştirir." (The Departed)

'The Departed', 2007'de 5 dalda Oscar'a aday gösterildi; 'En İyi Yönetmen', 'En İyi Kurgu', 'En İyi Görüntü' ve 'En İyi Uyarlama Senaryo' olmak üzere 4 dalda Oscar ödülü kazandı. Ayrıca çeşitli yarışmalarda 49 ödüle aday gösterildi; birçok türde 49 da ödül aldı.

Bu filmle Martin Scorsese, sinema kariyeri boyunca kendisinden sürekli uzak tutulan Oscar ödülüne 'En İyi Yönetmen' kategorisiyle ulaştı. Başarılarla dolu yolculuğuna New York/Queens'in puslu sokaklarında başlayan Scorsese, 'amatör sinema aşığı' ruhunu koruyarak zirveye oturdu.

"Neredeyse 50 yıl geçti ama Michelangelo Antonioni'nin 'L'Avventura' (Macera) filmini ilk defa izlerken yaşadığım heyecan hâlâ o günkü gibi taze. Bana, film seyrederken yaşadığım en derin şoklardan birini tattırmıştı. O dönemde iki kutup vardı: Fellini sevenler ve 'L'Avventura' sevenler. Ben, ikinci grupta yer alıyordum. 'L'Avventura' (Macera) beni mücadeleye çağırıyordu."

(sürecek...)

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 9
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2295
Kayıt tarihi
: 08.10.11
 
 

O, Sıkıyönetim Kahramanmaraş'ında doğup 28 Şubat gölgesinde İstanbul'a geldi. Beyazid'da 'Gazetec..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster