Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 

12 Ekim '11

 
Kategori
Sinema
 

Astımın sinemaya armağanı: Martin Scorsese (1)

Astımın sinemaya armağanı: Martin Scorsese (1)
 

Astımın sinemaya armağanı: MARTIN SCORSESE


Queens'teki İtalyan kasabasını andıran yerde geçen çocukluğu, küçük Martin'e çok şey öğretmişti. Bu işçi mahallesinin her köşesi suçla doluydu. Sisten görünmez olan caddede inceden beliren siluetleri eve doğru yürüdüğü 3 millik yol boyunca, 'Sicilyavari' bir şiddette görür, hissederdi. Astım hastası olduğundan ötürü boş vakitlerinde fazla yorulmaması için ailesinin ona bulduğu yegâne çözüm olan 'sinema'nın büyüsüne ufak yaşlarda kapılacak, bu sisli büyünün peşini de bir daha bırakmayacaktı.

"Ben 5 ya da 6 yaşındayken King Vidor'un 'Duel in the Sun' diye bir filmi vardı. Müthiş bir deneyimdi. Astımlı bir çocuktum, ailem benimle ne yapılır bilmiyordu; bedenimin yorgun düşmemesi için her fırsatta tek yaptıkları beni sinemaya götürmek oluyordu. 'Duel in the Sun'ın son sahnesi bana o kadar etkileyici gelmişti ki! O yaştayken bile, western filmlerini izlerken heyecandan deliye dönüyordum."

Kasım 1942'de İtalyan-Amerikan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiğinde, sinemada henüz halkın, işçilerin, fakir sınıfın yaşadığı acıların ve eğitimsiz muhitlerin yazılı olmayan kanlı kurallarının görüntüleri yoktu. Toplumun yaşadığı bunalımlar sinemanın ilgi alanına henüz girmemişti.

Bu zayıf bedenli astımlı çocuk, oldukça dindar bir aileden geliyordu. Ailesi onu rahip okuluna gönderdi. Sanata olan tutkusu ve bu tutkudan beslenen asiliği, onu kısa sürede rahip okulunun dışına itti. Din adamı olmak istemiyordu.

"Sana şunu söyleyeyim Pablo! Benim geldiğim yerde önünde iki tercih vardır insanın: Ya rahip olursun ya da haydut! Sen kendi yolunu seçtin, ben de benimkini. Rahip olmak kolaydı tabii; ailemizi terk edip gittin, kolayı seçtin... Bense kaldım." (Eli Wallach (Tuco) - İyi Kötü Çirkin)

http://www.youtube.com/watch?v=ttBXmqDtZJ0

Genç Martin'in yapacağı pek bir şey yoktu. Sokaklar çetelerle doluydu. Bu eğitimsiz mahallede sokağa çıkıp suça bulaşamazdı. Okuyacak dikkate değer bir şey de yoktu çevresinde; TV ise ona göre saçma sapan şeylerle doluydu.

"Resim çizmeye başladım. Tamam, bunlar karikatürlerden ibaretti ama bir çeşit filmdi onlar. Çekimleri kâğıt üzerinde dizayn ediyor, hatta onları uygun açıya ve pozisyona sokuyordum. Bundan oldukça etkilenmeye başladım. Derken, bir hikâye çıktı karşıma, ben de bu çizimleri kamera önünde zevk verici bir halde canlandırabileceğimi düşündüm. Fakat bir kere yapmışsanız, tekrarını yapmak zorundasınızdır. Bir daha bir daha... Bu devinim aralıksız devam eder!"

Kâğıt üzerinde filmini çizimleriyle planlarken, hep daha önce izlediği hikâyelerden imgeleri kullanıyordu; kendine ait bir şey olmadığını fark etti. öylesine çizimlerdi..

"Resimde anlatabileceğim bir hikâyeye ihtiyacım vardı. Tamamıyla benim dünyama ait olan ve ekranda da oldukça dramatik durabilecek farklı hikâyelerimi anlatmaya muhtaçtım. Aklımdakiler beni fazla heyecanlandırmış olacak ki, umutsuzluğa kapılmaya başladım. Karşımda kâinat oldukça canlı, capcanlı duruyordu. Bu evren her şeyiyle anlatılabilecek imgeyle doluydu!"

John Ford'un 1956 yapımı ünlü başyapıtı 'The Searchers'ı gördüğünde 13 yaşındaydı. Hintliler tarafından kaçırılan kızı arayan John Wayne'in saplantılı Ethan Edwards rolüne büründüğü 'The Searchers'ı...

"Film, bir karakterin diğer yüzünü, karanlık yüzünü anlatabilmekte olağanüstüydü! Ben de zaten 'iyi-kötü'yü anlatan hikâyeleri dikkatle takip ediyordum; klasik şekliyle kahraman hep 'iyi-iyi'yi oynarsa, bu pek ilgimi çekmiyordu. Karanlık tarafı da olan karmaşık karakterler hep tercihim olmuştur benim."

http://www.youtube.com/watch?v=woahas_W35A

Genç Scorsese'in sinemaya olan merakı izlediği her filmle daha da derinleşiyordu. İzlerken tüylerini diken diken eden efsane sahneler onun hafızasında yer ettikçe, zevk aldığı bu 'özel' şeyleri üretmenin hazzının başka bir şeyde olamayacağını anladı. Fakat, söylemek istediklerinin bir 'dili' olmalıydı. Sinemalardaki toplumdan kopuk aşk hikâyelerinden duyduğu bıkkınlık onu western filmlerine itiyor, ancak yine de sinema adına içinde kıpırdanıp duran değişik hisler onu farklı arayışlara yöneltiyordu. Bu arayışların içindeyken, genlerinden kaynaklanan bir yatkınlıkla 'İtalyan Yeni Gerçekçiliği'ni (Neorealizm) keşfetti.

"Yeni Gerçekçilik bana çok çekici geliyordu. 'Paisan', 'Open City', 'The Bicycle Thief' gibi mesela, gerçeği hissettiren filmlerdi. Benim bakış açıma çok yakındı hepsi. Derken nasıl film çekeceğimi araştırmaya başladım; içimdeki ses 'işte orada' diyordu, ama ben kendim hakkında şeyler istiyordum; içimdeki ses yineledi: İşte orada! Sonra, 'On The Waterfront' filmi geldi mesela; içinde kovboylar, yaratıklar, uzay gemileri olmayan, her şeyiyle New York realitesini yansıtan bir filmdi."

Rahip okulunda Bergman'ın 'The Seventh Seal'ını izlerken basılan Scorsese'in okuldan dışlanması uzun sürmedi. Onlara uygun biri değildi.

http://www.youtube.com/watch?v=anvRFJFUnRE

Gittiği New York Üniversitesi'ndeki 6 yıllık eğitim ve 'master'dan sonra 'üniversitenin film departmanında' eğitmen olmuştu. İlk filmini de bu yıllarda çekti.

1967 yılında, senaryosunu yazıp yönettiği 'Who's That Knocking at My Door' filmi, New York sokaklarında genç bir adamın Katolik bir kızla olan ilişkisini anlatıyordu. Sıkı dostu Harvey Keitel'in oynadığı bu filmde Scorsese'a dair 'auteur' olma özellikleriyle ilgili ilk işaretler belirmişti. Artistik kamera hareketleri, parlak ışıklar ve sokaklarla örülü mizansenler... Fakat filmin çekimlerini tam 3 yılda tamamlayabilmişti.

1970'te 'Street Scenes' adıyla bir 'sokak belgeseli' çekti. Harvey Keitel/Martin Scorsese ölümsüz dostluğu başlamıştı bir kere. Bu filmde de Harvey Keitel rol aldı.

1972'de çektiği Ben L. Reitman'ın kitabından uyarlanmış 'Boxcar Bertha' adlı filmi, ikinci uzun metrajlı çalışması oldu. Barbara Hershey ve David Carradine'nin rol aldığı film, 30'lar Amerika'sında depresyona girmiş 'Boxcar' Bertha ile sendikacı/komünist demiryolu işçisi 'Big' Bill arasındaki aşkı anlatıyordu. Bu filmi kısa sürede bitirmeye kararlıydı; çekimler 24 günde bitti. 'Boxcar' Bertha Thompson (Barbara Hershey), 'Big' Bill Shelly (David Carradine), kumarbaz Rake Brown (Barry Primus) ve zenci Von Morton'un (Bernie Casey) oluşturduğu soyguncu çetenin maceralarını anlatan film izleyiciden olumsuz eleştiriler aldı. Roger Corman'ın yapımcılığını yaptığı filmde, erkeklerin şiddetten oluşan dünyasında sıkışıp kalan 'Bertha'nın yaşadıkları, Scorsese'in filmografisinde hiçbir dönem önemli bir yer işgal etmedi.

Ancak 'Boxcar Bertha', hakkındaki söylentilerle uzun süre gündemde kalmayı başardı. Örneğin, David Carradine ve Barbara Hershey, filmdeki sevişme sahnelerinin rol icabı değil, gerçek olduğunu söylüyordu. Yönetmen Martin Scorsese'in 500 'storyboard' çizdiği söylenen filmi, çekimden sonra izleyen John Cassavetes çok beğenmişti. Hatta, filmi gördükten sonra Scorsese'i bizzat tebrik etmiş ve onu yeni projesi için cesaretlendirmişti.

http://www.youtube.com/watch?v=m0CADC6Ns1o

Gelen övgülerden gerekli cesareti almış olan Scorsese'in, yeni projesi 'Mean Streets' olacaktı.

"Nasıl film yapılacağını öğrenmiştim!" (Martin Scorsese)

'Boxcar Bertha'nın ardından 'Woodstock' adlı bir konser belgeselinin editörlüğünü üstlenmek için Hollywood yollarına düşen genç yönetmenin başına burada büyük bir şey geldi:

-Robert De Niro ile tanışma-

Bu tarihten itibaren birlikte büyük yapıtlara imza atacak olan ikili Arkansas'ta karşılaştı. Roger Corman'ın yapımcılığındaki 'Bloody Mama'da ve Brian De Palma'nın dikkate değer ilk filmi olan 'Hi Mom'da da rol almış olan De Niro, o dönemde 'Bang the Drum Slowly' için teklif almış ve bu önemli projeyi hiç düşünmeden kabul etmişti. New York'un dış mahallelerinden birinde büyümüş olan Robert De Niro ile ortaklığını anlatırken Scorsese, "Gerçekten birbirimize bağlanmıştık" diyor.

"Sen büyürken, dostların da seninle büyüyecek mi?" (Robert De Niro)

"Onunla New York'ta akşam yemekleri için buluşuyor, küçük dairesinde bir araya geliyorduk. De Niro'nun o zamanki şu sorusunu unutmuyorum: 'Sen büyürken, dostların da seninle büyüyecek mi?' 'Evet' dedim ona. Hester Caddesi'nden Bobby idi Robert ve ben de Elizabeth Caddesi'nden Marty idim. Yani ikimiz de dış mahallelerin varoşlarındandık. O, benim hangi dünyadan geldiğimi iyi biliyordu. İkimiz de kendimizi buralara yabancı hissediyorduk. Bunun nedenini tam olarak açıklayamasak da, bu yabancılık bizi birbirimize bağlayan ana etkendi."

İkili, zamanla efsane haline geldi.

1973'te ilk filmleri 'Mean Streets' ile tüm dikkatleri üzerlerine çektiler: Scorsese'in yazıp yönettiği, Harvey Keitel ve Robert De Niro'nun başrolleri paylaştığı film, New York'taki 'Küçük İtalya'nın sokaklarında 4 bitirim gencin hikâyesini başarılı biçimde anlatıyordu.

"Günahlarını affettirebileceğin yer kilise değil, sokaklardır!" (Mean Streets)

Büyük oynamayı seven John 'Johnny Boy' Civello (Robert De Niro) ile kendini sokaklardan kurtararak dine adamak isteyen bitirim delikanlı Charlie Cappa'nın (Harvey Keitel) hikâyesi Scorsese'in kendini kanıtlamasında en büyük paya sahip oldu. New Yorker Magazine'den Pauline Kael, filmi izledikten sonra şunu yazacaktı: "Martin Scorsese'in 'Mean Streets'i bu dönemin en orijinal ve en kendine özgü filmi!"

http://www.youtube.com/watch?v=rCwjzn0CncA

Scorsese'in kendine özgü 'tür' filmlerinin imgeleri belli olmaya başlamıştı: Din, mafya, erkeklerin dünyası, sokaklar, katı kurallar. Nitekim 'Mean Streets'te de Scorsese, dinî yaşayışları ile mafya arasında gidip gelen New York'un İtalyan mahallesindeki Katolik ailelerin yaşamına göz atmıştı. Film keskin ışıkları, Scorsese'e özgü akışkan kamera hareketleri, De Niro'nun yüksek oyunculuk performansı ve eşsiz denebilecek derleme müzikleriyle zamanla 'kült' haline geldi. Daha sonra çektiği filmlerle ilgili hep benzer eleştirileri aldı. Hep aynı psikolojik yapılanma, kontrol dışına çıkmış ana-erkek karakter, New York şehrinde aynı mekânlar, muhteşem ışıklandırma ve duygusal yoğunlukla dolu yavaş çekimlerle kendi tarzını yaratmıştı. Fakat büyük ölçüde New York sokaklarını anlatıyor olmasına rağmen, 'Mean Streets'in tamamına yakınının Los Angeles'ta çekilmiş olması ise filmin ilginç bir özelliğiydi. Robert De Niro, 'Mean Streets'teki rolüyle Ulusal Film Eleştirmenleri Derneği'nin (NSFC) 'En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu' ödülünü kazandı.

'Orijinal bir tarzı var' denilen Martin Scorsese, 70'lerin sinema anlayışına kendi damgasını vuracaktı.

"İpin üzerinde durmak gibi... Bazen bir kadraj o kadar özel oluyordu ki! Bazen de o kadar güzel durmuyor işte, ne yapalım!"

74'teki 'Italianamerican' adlı orta metraj belgesel projesinden sonra üçüncü ciddi filmine imza attı: 'Alice Doesn't Live Here Anymore'

Dul bir kadının 11 yaşındaki oğluyla birlikte verdiği yaşam mücadelesinin anlatıldığı filmde Alice Hyatt rolünü canlandıran Ellen Burstyn başarılı performansıyla dikkat çekti. İşsiz kalan ve oğluna bakmak zorunda olan Alice'in uzun süre iş arayışı, başka bir yere taşınması, karısını aldatan Ben (Hervey Keitel) ile ilişkisi ve erkek egemen dünyadaki varolma savaşı, zaman zaman Scosese'in hiç olmadığı kadar 'dram' kokan bakış açısıyla hafızalarda yer etti. Film, Alice'in çocukluğuna kısa bir bakış atan çizgi film açılışıyla zaten yeterince 'kendine özgü' ve bağımsızdı.

http://www.youtube.com/watch?v=m-HLQ7yWpIc

Ellen Burstyn, 'Alice Doesn't Live Here Anymore' filmindeki performansıyla 1975'te "En İyi Kadın Oyuncu" dalında Oscar ödülünü kazandı. "Onun, hayallerini gerçekleştirmek için ikinci şansı" tanıtımıyla gösterime giren film, aralarında BAFTA, Altın Palmiye, Altın Küre ve WGA Award da olmak üzere girdiği çeşitli yarışmalarda birçok dalda ödüller aldı.

Filmin çekime alınma süreciyle ilgili iddialar ise ilgi çekici. Buna göre; Warner Bros, Ellen Burstyn ile bir film çekmek istemiş ve elindeki bütün hazır senaryoları kendisine göndermişti. Ama Ellen Burstyn bu senaryolardan hiçbirini beğenmeyerek kendisi bir senaryo aramaya başladı. Tabii, sonunda 'Alice Doesn't Live Here Anymore'un senaryosuna ulaştı. Senaryo Warner Bros şirketince de onaylanınca filmi kimin çekeceği araştırılmaya başlandı. Ellen Burstyn yakın dostu Francis Ford Coppola'yı arayarak genç, dinamik, adı duyulmamış ve yetenekli bir yönetmen tanıyıp tanımadığını sordu. Coppola, Burstyn'den 'Mean Streets' filmini izlemesini istedi. Film izlendikten sonra yönetmenin ismi artık belirlenmişti: Martin Scorsese.

Kadınlar hakkında çektiği belki de tek film olan 'Alice'den sonra Scorsese, ona tüm dünyada büyük bir saygınlık kazandıracak olan başyapıtı 'Taxi Driver' için kamera arkasına geçti.

" 'Taxi Driver' çok özeldi mesela. De Niro ile ile benim birlik oluşumuzun eseriydi. Bu özel resmin kariyerimin başında çıkması ayrıca sevindirici."

TAXI DRIVER

"Bir gün bir yağmur yağacak ve kaldırımlardaki bu pisliği tamamen temizleyecek." (Travis Bickle (Robert De Niro) - Taxi Driver)

'Travis Bickle' isimli taksi şoförünün, katıldığı Vietnam Savaşı sonrasında geldiği New York'un caddelerine sinmiş bunca pisliğe bir çeşit başkaldırısını anlatan film, yönetmen Martin Scorsese ve aktör Robert De Niro'ya dünya çapında ün getirdi. Zamanla izleyici nezdinde her yönüyle bir 'kült' haline gelen 'Taxi Driver', New York gecelerinin oldukça farklı çehresinde, konuya uygun müziklerle örülü cadde/sokak kadrajlarının, kahramanın şiddete meyyal yapısıyla içsel sorgulamalarının, her şeyiyle kötülüğe batmış olan sokakları kendi çapınca temizleme çabalarının ve bunu, uygun bir felsefî zemine oturtarak özellikle gençler üzerindeki asi damarların canlanmasına vesile oluşun adı oldu. Paul Schrader'ın senaryosunu yazdığı; Robert De Niro, Cybil Shepherd, Hervey Keitel ve Judie Foster gibi isimlerin kadrosunu oluşturduğu film, bugün bile 'Martin Scorsese'in en iyi filmi' olarak gösteriliyor.

Filmde, hoşlandığı kızı ilk buluşmasında porno filme götüren, içinde belediye başkanının da bulunduğu birçok kişiyi 'sistemi temizleme adına' yok etmeyi düşleyen ve pezevenklerden özellikle nefret eden Travis Bickle (Robert De Niro), her an patlamaya hazır bir bomba gibidir. Taksisiyle New York gecelerinde her akşam turlarken, müşterileri ve toplumun ahlaki çöküşü hakkında ayrıntılı analizler yapar. Bu analizler bize Dostoyevski'nin 'Suç ve Ceza' romanının ana karakteri 'Raskolnikov'un hayata dair sorgulamalarını hatırlatır. Bu türden sorgulamalarla filmde belli 'yargı'lara ulaşmış olan Travis, düzeni değiştirmeye 'en alt seviyeden' başlamaya kararlıdır. Karanlık gecelerin birinde karşılaştığı Iris Steensma (Jodie Foster) adlı küçük kız, uzun saçlı pezevenk 'Sport' Matthew (Hervey Keitel) tarafından pazarlanmaktadır. Travis, yok edemediği belediye başkanının ve düzeltemediği sistemin acısını 'Sport' Matthew'den çıkartmaya kararlıdır.

Travis'in, kız arkadaşı Betsy (Cybill Shepherd) ile olan ilişkisi ise inişli çıkışlıdır. Kendini bunca savaşın ortasında onu korumaya adamış olması bazılarına göre, John Ford filmi 'The Searchers'taki ana karakter Ethan Edwards'ın savaştan döndükten sonra kendini masum yeğenini aramak adına maceraya atmasıyla benzeşir. Sosyal hayatla iletişimi oldukça zayıf olan Taksi Şoförü'nün, hoşlandığı kızla da ilişkisi dengesizdir.

Martin Scorsese ve Robert De Niro ikilisine hak ettikleri ünü getiren 'Taxi Driver' başta Oscar olmak üzere çeşitli yarışmalarda birçok dalda ödüle aday gösterildi; bunlardan 18'ini ise değişik türlerde kazanmayı başardı.

Amerikan ırkçılığının zirvede olduğu 70'li yıllarda, 'Taxi Driver'daki 'Travis' karakterinden etkilenen pek çok kişi çeşitli cinayetler işledi; toplumun ahlakını düzeltmek adına birçok suça bulaştı. Scorsese'in başarıyla çektiği bu 'nefret filmi' insanları cezbetmeye devam ediyor.

"Yalnızlık beni bütün hayatım boyunca takip etti." (Travis Bickle (Robert De Niro) - Taxi Driver)

http://www.youtube.com/watch?v=4e9CkhBb18E

Bernard Herrmann'ın müziklerini yaptığı film, tüm zamanların en iyi filmleri arasında her dönem ilk 50'nin arasında gösterildi. Ayrıca Robert De Niro ile özdeşleşen 'You talking to me?' (Bana mı dedin?) repliği ilk kez bu filmde kullanıldı.

1977'de Martin Scorsese bu defa izleyicilerin karşısına bir müzikalle çıktı: New York New York

Robert De Niro ile Liza Minnelli'nin başrollerini paylaştığı 'New York New York' Martin Scorsese'in 'nereye gittiğini bilmediği' şeklinde nitelendirdiği tek filmi oldu. Yönetmeni endişelendiren başlıca etken, filmin bütün unsurlarının önceden planlanmamış olması ve 'bütünlük' sorunu idi. Zira filmin 4 buçuk saati aşan orijinal süresi yapımcıları ürkütünce, süre 155 dakikaya düşürüldü.

Bencil bir saksafoncu olan Jimmy Doyle (Robert De Niro) ile şarkıcı Francine Evans (Liza Minnelli) arasında geçen ilişkinin anlatıldığı hikâyenin başlıca unsuru olan New York şehri, caz müziği eşliğinde Scorsese yorumuyla izleyici karşısına çıktı. Ancak New York New York, ünlü yönetmeni oldukça yıpratmıştı.

"Hatanın bende olduğunu anladım. Henüz tam anlamıyla bir 'yönetmen' olmadığımı hissettim. 'Last Temptation of Christ' filminin yeni versiyonu projesinin iptal edilmesi kararıyla da resmen altüst oldum. Bu açıdan, birilerinin beni arayıp 'The Last Waltz'i çekmemi istemesi, açıkçası değişik filmler yapmak adına yeniden doğmamı sağladı."

Tam olarak tatmin olamadığı 'New York New York' projesinden sonra Scorsese, yine bir belgesel olan 'The Last Waltz' için kamera arkasına geçti.
Değişik türlerde müzikler yapan birçok müzisyenle birebir yapılan röportajlar ve onların verdiği konserlerden oluşan muhteşem görüntülerle 1978 yapımı 'The Last Waltz', 70'lerin sonlarında Amerikan müzik dünyasında gelinen durumu göstermesi bakımından oldukça dikkat çekiciydi. Belgeselde Eric Clapton, Neil Diamond, Bob Dylan ve Ringo Starr gibi müzisyenler başta olmak üzere, birçok sanatçı incelendi. Film değişik dallarda çeşitli ödüller aldı.

..Ve sonra Martin Scorsese, çokları tarafından onun en iyi filmi olarak gösterilen 'Raging Bull'u çekti.

RAGING BULL

"Öğrendiğim her şeyi katmaya çalıştığım filmdir 'Raging Bull'. Fakat benden çok, o bir 'De Niro filmi' oldu. O bunu yapmayı çok istiyordu, beni de bu işin içine o soktu."

Martin Scorsese'in böyle tanımladığı ve 'De Niro/Scorsese' birlikteliğinin en güzel eserlerinden biri olan 1980 yapımı 'Raging Bull', kariyerinde 106 maçın 83'ünü kazanan ve 30'unu da nakavtla bitiren orta sıklet boks şampiyonu efsane boksör Jake La Motta'nın yaşamını, yine Motta'nın yazdığı kitaptan uyarlayarak ele alan bir 'başyapıt' oldu.

"Jake, yaşamak istemiyor gibi dövüşürdü." (Jake La Motta'nın bir dostu)

Martin Scorsese'in siyah-beyaz çektiği filmin başrollerinde Robert De Niro, Cathy Moriarty ve Joe Pesci yer aldı. Filmde Jake La Motta'nın (De Niro) şampiyonluktan komedyenliğe uzanan yaşam hikâyesi çarpıcı bir şekilde anlatılırken, sinema tarihine geçen sıradışı 'şiddet' sahneleriyle akıllara kazındı. Aykırı kadrajlar, keskin ışıklar, hikâyenin akıcı anlatımı ve oyuncuların üst düzey performansıyla 'Raging Bull' sinemanın en iyileri arasında her zaman ilk 100'ün içinde gösterildi.

"Kendi kendini tahrip gücü yüksek bir boksörün şiddet ve öfkesinin onu ringlerde zirveye tırmandırırken, hayatını paramparça edişi" şeklinde tanımlanan film, 'sondan başa' klasik Scorsese kurgusu ve sık sık başvurulan geri dönüşlerle temposunu en üst düzeyde tutmayı başardı.

http://www.youtube.com/watch?v=YiVOwxsa4OM

2006 yılında 'Premiere' dergisinin hazırladığı 'Tüm Zamanların En İyi 100 Performansı' sıralamasında 10. sırada gösterilen Jake La Motta rolüyle Robert De Niro, 'Raging Bull' ile oyunculuk kariyerini zirveye taşıdı. 'The Godfather 2'nin çekimleri sırasında (1974) okumuş olduğu 'Jake La Motta Biyografisi' onu çok etkiledi ve bu tarihten sonra De Niro, birilerinin bu biyografiyi filme alması için yıllarca çabaladı. Sonuçta, De Niro'nun, oyunculuğuyla filme katkısı en az yönetmen Scorsese kadar fazla oldu. De Niro, La Motta'nın 50'lerin sonundaki halini canlandırmak için doktor gözetiminde yaklaşık 30 kilo aldı. Ayrıca 'Taxi Driver' ile özdeşleşen "Are you talking to me?" (Bana mı dedin?) repliğine bu filmle birlikte yeni bir 'De Niro repliği' daha eklendi: "You fucked my wife?" (Karımı düzdün mü?) De Niro, filmin çekimleri öncesinde aylarca boks dersleri almış ve çekimler sırasında kendini filme öylesine kaptırmıştı ki, bir boks antrenmanı sahnesinde Joe Pesci'nin kaburgalarını kırdı.

'Raging Bull' 2007'de Amerikan Film Enstitüsü'nce 'Tüm Zamanların En İyi 4. Filmi' olarak gösterildi.

Mardik Martin ve Paul Schrader'ın senaryolaştırdığı film, 1980'de 8 dalda Oscar'a aday gösterildi; bunlardan 'En İyi Aktör' ve 'En İyi Kurgu' ödüllerini kazandı. 'Jake La Motta' rolüyle Robert De Niro 'En İyi Erkek Oyuncu' Oscar'ını kazanırken, filmin montajcısı Thelma Schoonmaker ise 'En İyi Kurgu' dalında ödül aldı. Bunun yanında, değişik yarışmalarda da 'Raging Bull' çeşitli türlerde onlarca ödül kazandı.

"Beni deviremedin, Ray!" (Jake La Motta (Robert De Niro) - Raging Bull)

Filmin bu olağanüstü başarısının ardından yönetmen Martin Scorsese, 'her şeyimi verdim' dediği ve çekimlerinden sonra hastanelik olduğu 'New York New York', 'The Last Watlz' ve ardından 'Raging Bull'u bitirdiğinde film çekimine 3 yıl ara verdi. Ta ki, bir 'kara komedi' başyapıtı olan 'The King Of Comedy'i çekene kadar.

http://www.youtube.com/watch?v=IJoHg57S0gE

1983 yapımı 'The King Of Comedy', komedyen olmak isteyen Rupert Pupkin'in (Robert De Niro), dönemin en ünlü komedyenlerinden biri olan Jerry Langford'u (Jerry Lewis) kaçırmasıyla gelişen sıradışı olaylar zincirinin anlatıldığı bir Scorsese/De Niro başyapıtı oldu. Farklı tatlardaki bazı diyalogları ve sahneleriyle hafızalarda yer eden 'The King Of Comedy' Scorsese'in en iyi yapıtlarından biri olarak kabul edildi; hatta bu filmin öneminin yeterince anlaşılamadığı ve De Niro'nun filmdeki performansının 'Taxi Driver'ı bile geçtiği, 'defalarca izlendiğinde öneminin farkına varılan filmler' kategorisinde yer ettiği izleyicilerce değerlendirildi. Filmin isminden hareketle bir 'komedi' filmi sanılan 'The King Of Comedy' 'kara-komedi' türünde dram özellikleri ağır basan bir yapım oldu.

'Masha' rolünde Sandra Bernhard'ın da rol aldığı ve Paul D. Zimmerman'ın senaryosunu yazdığı film, çeşitli yarışmalarda ödül kazandı.

"Yaşadığınız en kötü gece neydi?" (After Hours)

'The King Of Comedy'yi bitirdikten sonra Martin Scorsese'in önüne bir senaryo geldi. Columbia Film Okulu'dan Joseph Minion adlı öğrencinin bitirme tezi olarak yazdığı senaryoyu Scorsese çok beğenmişti. Filme çekmeye karar verdi ve ortaya 1985 yapımı 'After Hours' çıktı.

'Martin Scorsese'in en fazla gölgede kalmış olan filmi' olarak tanımlanan 'After Hours', çok iyi yazılmış senaryosu, izleyiciyi sonuna dek konuya kilitleyen temposu ve Scorsese 'bakış'ıyla sıradışı bir 'kara mizah' örneği olarak izleyicinin gönlünde taht kurdu.

Başrollerini Griffin Dunne ile Rosanna Arquette'in paylaştığı 'After Hours', Manhattan'da bir şirkette bilgi işlemci olarak çalışan Paul Hackett'in (Griffin Dunne) çapkınlık yapma adına bir kadının evine gitmesiyle başlar. Filmin sonunda, bir çöp arabasının arkasından 'alçılarla dondurulmuş heykel' şeklinde yola fırladığında, çalıştığı kurumda mesai saati başlamak üzeredir. Gece boyunca Paul Hackett'in başına o kadar çok şey gelmiştir ki, meydana 'After Hours' filmi çıkmıştır.

http://www.youtube.com/watch?v=lLHM-wPecz0

 

 

 

 
Toplam blog
: 9
: 2344
Kayıt tarihi
: 08.10.11
 
 

O, Sıkıyönetim Kahramanmaraş'ında doğup 28 Şubat gölgesinde İstanbul'a geldi. Beyazid'da 'Gazetec..

 
 
 
 
 

 
Sadece bu yazarın bloglarında ara