Ataol Behramoğlu meselesi; Ne ona açılan dava şık, ne de onun fikirleri / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Mart '10

 
Kategori
Güncel
 

Ataol Behramoğlu meselesi; Ne ona açılan dava şık, ne de onun fikirleri

Ataol Behramoğlu meselesi; Ne ona açılan dava şık, ne de onun fikirleri
 

İyi bir edebiyatçının, aynı zamanda iyi, doğru ve düzgün bir siyasi fikre sahip olacağına dair bir garanti var mıdır?

Dostoyevski’nin edebi yeteneği üzerinde, çok aykırı fikirler öne sürüldüğüne şu ana kadar denk gelmedim. Ciddi bir edebi yeteneğe sahip olduğuna şüphe yok. Ama aynı Dostoyevski’nin siyasi fikirlerine dair çok farklı yorumlarla karşılaştım. Mesela Gorki, 1934 yılında, Sovyet Yazarlar Birliğinin ilk toplantısında Dostoyevski’yi “faşizmin öncüsü” ilân etmiş,“dostoyevskicilik” diye bir terim üreterek, bunu dar kafalı burjuva düşüncesi ile özdeşleştirmiştir. Aynı Dostoyevski’nin kitapları, bu fikirler doğrultusunda 1930-40 ve 50’li yıllarda SSCB’de yayınlanmamıştır. Ama bugün Dostoyevski hala Dostoyevskidir. (*)

Ülkemize geldiğimizde, Necip Fazıl’ın şiir sanatını iyi icra eden bir üstat olduğuna dair çok fazla değerlendirmeye denk geldim ama Necip Fazıl’ın “Büyükdoğuculuk” olarak adlandırılan siyasi fikirlerine hiç yakın olmadım, hatta bu düşünceleri oldukça tehlikeli buldum.

Yine İsmet Özel’in şiirlerine dair iyi eleştiriler okudum. Ama bugün siyaseten, Türklüğün temel şartını Müslüman olmaya bağlayan ilginç ve iğreti bir söylemin sahibi olduğunu gayet iyi biliyorum.

Bunlar, AKP ve Tayyip Erdoğan tarafından dava açılan şair Ataol Behramoğlu meselesi üzerine düşünürken aklımın ucundan geçen örneklerdi.

En başta eklemem lazım ki, AKP’nin ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, Ataol Behramoğlu’na bir tazminat davası açmasını şık bulmadım. Bir iktidar partisinin ve yetki sahibi bir siyasetçinin daha geniş bir tavır ve kabul sahibi olmasının, demokrasinin ve ifade özgürlüğünün sınırlarını genişlettiğini düşünürüm.

Ancak bu görüşüm, Ataol Behramoğlu’nun ifadelerine katıldığım anlamına gelmez. Ataol Behranoğlu’nun söz konusu programda, sırf önyargılarından dolayı ve demokrasiye toplumun inancını azaltmak amacı ile bir partinin gelecekte suç işleyeceğini (seçime hile karıştıracağını, oy satın alacağını) iddia etmesi de şık bir durum değil. “Hakaret midir, İfade özgürlüğü mü?” tartışılmaya müsait bir konu ama benim tavrım her zaman, ifade özgürlüğü sınırlarını geniş tutmaktan yana.

Bu konunun ötesinde Ataol Behramoğlu’nun, son yıllardaki politik duruşu da, benim açımdan fazlası ile eleştiriyi hak ediyor. Çünkü bir edebiyatçının iyi bir siyasi fikre sahip olamayabileceğine dair gayet güzel bir örnek sergiliyor.

12 Eylül darbesinde haksız yere 10 ay hapis yatan ve uzun yıllar yurtdışında yaşamak zorunda kalan bir isim olarak, Ataol Behramoğlu’nun, bir askeri darbeye ya da askerin siyasi hayata şu ya da bu şekilde müdahalesine sıcak bakmamasını beklerken, bunun tam tersi bir tavırla karşılaşmak benim için hayal kırıklığı olmuştu. Ama şimdi bakınca anlıyorum ki, Ataol Behramoğlu ve beraberinde hareket ettiği, kendisi gibi 12 eylül darbesinden yara almış diğer birkaç sanatçı için mesele darbenin kendisine taraf ya da karşı olmak değilmiş. Bu isimler için mesele, kendi lehine gerçekleşecek darbelere taraf olmak, kendi aleyhine gerçekleşen darbelere karşı olmakmış. Anlıyoruz ki, 12 Eylül'e karşı gösterdikleri tepkinin nedeni, “neden darbe yapıldığı” değil, “darbenin neden kendilerine karşı yapıldığı”ymış.

Ataol Behramoğlu, bu duruşun güzel bir örneğini, 2009’un son aylarında, Oya Baydar’la birlikte katıldığı, Habertürk Tv Kanalındaki, Balçiçek Pamir’in hazırladığı “Karşıt Görüş” isimli programda sergiledi. Kamuoyunda sol görüşlü iki sanatçı olarak tanınan Oya Baydar ve Ataol Behramoğlu, bu kez karşıt, hem de 180 dereceden karşıt iki görüşü temsil ediyorlardı. Oya Baydar, son dönemde sergilediği üzere, solun kendisini demokrasiden yalıtan yorumlarına set çeken bir isim. Demokrasinin solsuz olamayacağını ve demokrasiyi özümsemiş yeni bir solun inşa edilmesi gerektiğini de bu düşüncesine ekleyerek, Türkiye’deki son gelişmeler karşısındaki tavrını, gerek kısa bir dönem yazdığı Taraf Gazetesinde, gerekse de son dönemde yer aldığı T24 internet haber sitesinde tutarlı bir şekilde sergiliyor.

Tv’deki tartışmada konu bir ara, 2007 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimine ve o seçimin esas gündemi olan 367 meselesine geldi. Olaya hukuk ve vicdan kavramı çerçevesinde yaklaşan Oya Baydar, daha önceki seçimlerde uygulanmayan ve hukuki anlamda maddi bir temeli olmayan bu yorumun hukuku zorlamak anlamına geldiğini iddia ederken, Ataol Behramoğlu 367 kararının müthiş bir “icad” olduğunu söyleyerek sahiplendi. Burada Behramoğlu, kararı savunan tüm isimler gibi, dertlerinin hukuk filan olmadığını, kendi isteklerinin gerçekleşmesi adına hukuku evirip bükmenin, yeni icadlar yumurtlamanın doğal olduğunu gayet iyi örneklendirmişti.

Yine benzer şekilde, Behramoğlu’nun katıldığı bir çok toplantıda dile getirdiklerini, gazete yazılarında kaleme aldıklarını incelediğimizde, çok farklı fikirlerle karşılaşmıyoruz. Artık iyice ezberlenmiş, kalıplaşmış ve bayatlamış ulusalcı görüşlerin tekrarı olduğunu kolaylıkla görüyoruz. Behramoğlu’nun ve ulusalcı zihniyetin temel hatası, düşüncelerini yanlış bir çıpaya endekslemesi, toplumdaki ve bunun siyasetteki yansımasını yeterince anlayamaması. Tüm bu hataları besleyen ise zihinsel paradigmasının fazlası ile otoriter bir kökenden besleniyor olması.

İşte tam da bu paradigma, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, siyasetin kendisine, düşünce ve ifade özgürlüklerine, demokrasiye, kişi hak ve özgürlüklerine en büyük tehdidin ve negatif adımların, askeri darbe ve askeri vesayet uygulamalarından gelmiş olmasına rağmen, bugün siyasetin içinden beslenen bir aktöre karşı, kurulu düzenden taraf olmalarına neden oluyor. Siyasetin tüm renklerinin ve tüm kanatlarının, siyaset dışı bu müdahaleye karşı durması gerekirken, solu siyasete karşı konumlandırma isteği, işte tam da bu otoriter zihin dünyasından besleniyor. Yani siyasete inanmayan ve yaşamın bir güç ve zor etrafında şekillendirmesi gerektiğine inanan bir zihin dünyasından.

Bu zihin dünyasına dair en güzel örneği, Varlık dergisinin 1223 sayılı Ağustos sayısında. “Edebiyat Cephesinden Ergenekon Davası ve Askeri Darbe Girişimleri” başlıklı dosyasında görüş belirten Leyla Erbil sergilemişti;

“Ben ordunun darbe yaparak hükümetlerin yıllardır oy kaygısıyla sürüncemede bıraktığı işleri yaptırtmasını isterdim. Şöyle ki; Gökten Türkiye’ye bir darbeci ordu düşse, (...) denizlerimize derelerimize kirli atıklarını arıtmadan salıveren görgüsüz yeni burjuvaziyi engellese, tecavüzcüleri tek celsede halletse, mafyayı def etse, ülke topraklarını kimseye sattırmasa, (...) eğitimimizi temiz ellere getirse hangimiz istemeyiz öyle darbecileri; buyursun gelsinler derim. Tarihte böyle askeri darbeler olmuştur. “

Ne demiştik, edebiyatçının, iyi bir fikir sahibi olduğuna dair bir garanti yoktur. Bir edebiyatçının bir darbeden bu tip beklentiler içinde bulunması bunu ispatlamıyor mu? Ama belki olaya farklı bir açıdan bakıp, hayal kurmayan, aykırı düşünmeyen bir edebiyatçının iyi eserler sunamayacağını da düşünebiliriz.

Ama diğer yanı ilebaşkalarının fikirlerinin yok edilmesine neden olacak bir darbeden ya da müdahale yöntemlerinden taraf olan sanatçıların, kendi ifade özgürlüğü için çırpınmalarını da -destek vermekten gocunmasak da- samimi ve dürüst bulmadığımı eklemek isterim.

(*) Yazının bu noktasında, Dostoyevski'nin faşizan eğilimleri olması ile eserlerinin kıymeti arasındaki tezat kadar, Gorki'nin yasakçı fikirleri ile edebiyatçılığı arasındaki çelişki de ilginç olduğunu eklemem lazım.

 
Toplam blog
: 453
: 1826
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..