​ Aydın ve incir, incirdeki zehir "Aflatoksin" - 4 / Anılar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Mayıs '09

 
Kategori
Anılar
 

Aydın ve incir, incirdeki zehir "Aflatoksin" - 4

Aydın ve incir, incirdeki zehir "Aflatoksin" - 4
 

Aflatoksinli İncirler Nasıl Ayırt Ediliyor? Ve “Beyaz Türk’ün” Menüsünde Karides Var.

İncir İşleme Tesis Müdürü önde olmak üzere bizler suni deri (meşin) dikdörtgen çadırın diğer en tarafına yöneldik. Çadırın bu yönünde de incir dolu kasalar bulunuyordu. Müdür Bey, kalın meşin çadırın bu taraftaki eninde bulunan, dikine çizgili sağ tarafını içeri itti. Meşin, yarım adım içeri doğru açıldı. Açılan yerde bizim içeri girmemiz yönünde “ Buyurun” diyerek eliyle işaret etti. İçeriye girdik. Meşin tekrar kapanarak eski halini aldı.

İçerisi; meşinden (suni deriden) dört duvarı olan kapalı tavanlı, kapalı tavanında ultraviyole ışık yayan uzun ampullerin bulunduğu karanlık bir oda… Bu odaya daha ilk girişte, gözlerimiz, uyum sağlamakta zorlanmaya başladı. Nihayetinde, karanlığa uyum sağlamış olan gözümüze ilk çarpan şey; ortada geniş enli uzun dikdörtgen masa, masanın üzerine yayılmış incirler, biri masanın alt ayak tarafında, birisi üst ayak tarafında ve diğer iki kişide masanın her iki yan tarafında olmak üzere ayakta çalışan dört kadın işçiydi. Karanlık odada, ultraviyole ışık altındaki kadınların yüzü iyi seçilemiyordu. Masa ile meşin çadır arasında geniş sayılacak boşluklar ve bu boşluklarda incir dolu kasalar bulunuyordu.

Aflatoksin tarama işlemi, masanın alt ayaklarının bulunduğu yerdeki kadın işçinin, önceden dışarıdan karanlık odaya alınmış olan kasalardan birisini, kaldırıp masanın üzerine devirmesi ile başlıyordu. Bu devirme işlemi, kasa içindeki incirlerin masaya serpiştirilmesi şeklinde oluyordu. Ellerinde iş eldivenleri ile masanın yanlarında iki kadın işçide, incirlerin içinde bulunan ve ultraviyole ışık altında çok açık mavimsi, biraz yeşile, beyaza yakın değişik beneksi şekillerde ışıma yaparak parlayan incirleri ayırıp başka bir kasaya atıyorlardı. İşte kasaya atılan bu incirler aflatoksinli incirlerdi. Ultraviyole ışıkta, taranma sonrası aflatoksinle bulaşık olmayan temiz incirler, masanın başındaki kadın işçi tarafından toplanıp başka bir kasaya dolduruyordu. İncir ayıklama işlemi, bu şekilde bir çalışma disiplini içinde devam edip gidiyordu. Kadın işçiler, ayıklama işlemini çok çabuk ve seri olarak yapıyorlardı. Bizlerin gözlemci olduğu kısa bir zaman aralığında beş-altı kasa incirin tamamını taramada geçirmişlerdi.

Bir kasada ortalama kaç adet incir bulunmaktadır? Tahmin etmemiz pek mümkün değildir. Ancak her bir kasadaki incirler arasında ortalama olarak sekiz, dokuz adet incir, hatta bu sayıdan da biraz fazla adet incir aflatoksinli incir olarak ayırt edilmekteydi. Bu şekilde karanlık odada aflatoksin taramasından geçirilmiş temiz incirler karanlık oda dışına çıkarılıyor, oradan da işçiler tarafından boylarına göre sınıflandırılmak üzere incir eleklerine götürülüyordu. Kasalarda biriken Aflatoksinli incirler de hurda incirler olarak işletmeye daha ilk girişte gördüğümüz hurda incir yığınının üzerine ilave ediliyordu. Burada çalışan her bir kişi işletmede işlenen incir miktarına göre aflatoksinli incir hurdasının da her geçen gün biraz daha artarak büyüdüğüne tanık oluyorlardı.

Tesis Müdürü bana dönerek: “Mehmet Bey, işletmemize daha ilk girişte hurda incirler hakkında bana - Aflatoksin dediğiniz şey nedir? Bu incirlerin tamamı mı Aflatoksinli incirlerdir? Bir kamyon kasasını dolduracak kadar olan bu Aflatoksinli incirleri diğer incirlerden nasıl ayırt edebildiniz? - diye sorduğunuz soruya cevap olacak olan fiili durumu; şu anda, bu karanlık odada, izleyerek gözlerinizle görmüş oluyorsunuz. Bu konuda daha iyi bir fikir edinmiş olduğunuzu umarım.” dedi.

Ben: “Evet” anlamında başımı hafifçe öne eğdim.

Karanlık odadan dışarı çıktık. Aflatoksin taramasından geçmiş, incir dolu kasalarının aralarında geçerek, ilerideki boşlukta durduk. Müdür Bey bizi daha iyi aydınlatmak, bilgilendirmek için açıklamasına devam etti ve: “Mehmet Bey, aflatoksinle bulaşık kuru incirlerin çıplak gözle görülüp, seçilip, ayrılması, ayıklanması pek mümkün değildir. Hatta hemen hemen hiç mümkün değildir. Her hangi bir incirdeki küf çıplak gözle görülebilir. Ancak bu durum sizi yanıltmasın. İncirdeki küf, çıplak gözle görülmesine rağmen bu küflü incir, Aflatoksinle bulaşık olmayabilir. Bir de bu ifademizin tersini düşünelim. Yani; incirde küf görünmemesine, küf olmamasına rağmen, çok iyi sağlıklı görünen bir incir olmasına rağmen, böylesi bir incirde aflatoksinle bulaşık incir olabilir. İncirde aflatoksin bulunabilir. İncirde, Aflatoksini fungusler oluşturmaktadır. (Funguslar nedir? Diyeceksiniz.Sizlerin fungusleri, aflatoksin yapan bir küf çeşidi olduğunu bilmenizi isterim.) Fungusler, incirde aflatoksinle birlikte aynı zamanda kojik asidi de üretirler, oluştururlar. İşte, Aflatoksinle bulaşık kuru incirlerin ayırt edilmesinde kojik asidin varlığından ve aflatoksinle olan ilişkisinden yararlanılmaktadır. Bu dikdörtgen çadırın tavanında gördüğünüz ampuller, Ultraviyole uzun dalga mor ötesi ( dalga boyu 360 nm-nanometre olan) ışık salmaktadır. (*) Masaya yayılmış olan incirler arasında bulunan ve funguslerin alfatoksinle birlikte oluşturduğu kojik asidinden dolayı Ultraviyole ışığa karşı duyarlı hale gelmiş olan Aflatoksinle bulaşık kuru incirler, ultraviyole ışık altında çok açık mavimsi, biraz yeşile, beyaza yakın değişik beneksi şekillerde ışıma yansıması ile cevap verirler. İşte böylesi incirlerin arasında Aflatoksinle bulaşık kuru incirlerin var olduğunu anlıyorsunuz ve Aflatoksinle bulaşık incirleri diğer kuru incirler arasında ayırt edebiliyorsunuz. Karanlık odadaki kadın işçilerin yaptıkları iş de bundan ibarettir. Uzun dalga mor ötesi ışık, aflatoksinle bulaşık olan incirleri, sağlam incirler arasında ayırmada çok etkilidir. Ancak burada önemli olan şu ki, mevcut ışıma, incirde ne miktarda aflatoksin vardır sorusuna cevap verememektedir. Kısaca, incir üzerindeki ışıma şiddetini kojik asidi belirlemektedir. Bu ışıma şiddetinin, ışıma alanı içinde bulunan aflatoksin yoğunluğu ve derinliği ile doğrudan bir ilişkisi olduğu söylenemez. Bu nedenle de aflatoksinle bulaşık incirin üzerindeki aflatoksin yoğunluğunu, derinliğini ve miktarını tam olarak bilemiyoruz.” dedi.

*****

(*) Mor ötesi ışıması, dalga boyu 10–400 (nm) olan ışımadır ve elektromağnetik spektrumda x-ısınları ve görünür, bölge arasında bulunur. 10–200 nm bölgesinde mor ötesi ( uzak mor ötesi), 200–400 nm bölgesi mor ötesi (yakın mor ötesi), 400–800 nm mor ötesi bölgesi de (görünür mor ötesi) bölge olmaktadır.

*****

Biz Vergi Denetmenleri aflatoksin ve aflatoksinle bulaşık incirler hakkında incir işleme tesisinde gördüklerimiz ve Tesis Müdürümüzün anlatımlarından dolayı çok net şekilde aydınlatıldık, bilgilendirildik. Ancak beni bir merak sardı. Yine o maliyeci merakı… Acaba bu işletmemiz, ilk defa ne zaman incirde aflatoksin olayı ile karşılaşmıştı? İncirde, aflatoksin olduğunu ne zaman öğrenmişti? Bu işletmemizde; incirde, ne zamandan beri, Aflatoksin taraması yapılıyordu? Büyüklü, küçüklü olup da yurt içine paketlenmiş ya da dökme olarak incir satan Germencik ve Nazilli’ de bulunan diğer işletmelerde böylesi tarama yapılan, aflatoksinli incirlerin ayırt edildiği karanlık oda düzeneği var mıydı? Müdür Beye sorular yönelterek bu merakımı gidermeliyim diye düşündüm.

Müdür Beye : “ Müdür Bey, pazarladığınız, sattığınız incirlerde Aflatoksin olduğunu ne zaman, nasıl öğrendiniz? Sizler büyük firmasınız. İhracat yapıyorsunuz. Gördüm ve şahit oldum ki, yurt dışındaki müşterilerinize aflatoksinsiz incir gönderiyorsunuz. Gönderdiğiniz incirler arasında aflatoksinli incirler yok. Ya iç piyasaya incir satan firmalarda durum nasıl? Onlar da, sattıkları incirde, aflatoksin taraması yapıyorlar mı? Bu sorumu bu sektörü çok iyi bildiğinizi düşündüğüm için soruyorum.” dedim.

Tesis Müdürü: “Mehmet Bey, çok iyi bir soru sordunuz. Ben de bu konuyu açıklayacaktım. İyi oldu. Bizler, yani bu işletmede çalışanlar olarak bizler, yurtdışına gönderdiğimiz incirlerde aflatoksin riskimizin sıfır ya da sıfıra yakın olması için, incirde aflatoksin taramasını çok sıkı tutuyoruz. İşçilerimizin başında bulunan şef arkadaşımız, aflatoksin taramasından geçirilmiş her elli - yüz kasa içinde herhangi birisini seçer tekrar karanlık odaya götürür ve kendi gözü önünde bir daha aflatoksin taramasından geçirtir. Bunu niçin yapıyoruz? İşçilerimizin yaptığı işten emin olmak istediğimiz için bu işi yapıyoruz. Kısaca bu işi yapan işçilerimizi çok sıkı tutuyoruz. Karanlık odada, dönüşümlü olarak çalışan işçilerimizi tekrar tekrar uyarıyoruz. Bakılmadan, alfatoksin taraması yapılmadan hiçbir kasa geçmeyecektir diye. Geçirirlerse bu onlar için işten çıkartılma, uzaklaştırılma nedenidir. Diğer bir sorunuza gelince, incirde aflatoksin olduğunu ilk defa Avrupa yaptığımız bir ihracattan dolayı öğrenmiş olduk. Bir gemi malımız, aflatoksinli oldukları gerekçesi ile ihraç ettiğimiz ülkenin gümrüğünden geçemeyip geri döndü. Geri dönen mallarımızdan firma olarak bir hayli zarar ettik. Ancak ondan sonra böylesi bir karanlık oda düzeneği kurup incirde aflatoksin taraması yapmaya başladık. Bazı hallerde, müşterimizin isteğine göre aflatoksini incirin dış yüzeyinde değil, bıçakla inciri dört parçaya böldürüp içinde de aflatoksin araması yaptırıyoruz. Bu tür satışa hazırladığımız incirlere, işletme olarak natürel incir adını veriyoruz. Ancak, bu türden incirin işlenmesi bize hatırı sayılır ek bir işçilik maliyeti getirdiğinden bu tür talepleri kabul etmiyoruz. Sorunuzun son bölümüne yani yurt içine incir pazarlayan diğer işletmelerin durumuna gelince bu firmalarda aflatoksin taraması yapılıyor mu? Doğrusu bilmiyorum. Ancak benim düşüncem o dur ki; yurtiçine incir pazarlayan firmaların çoğu, inciri aldıkları şekilde, yani hiçbir işleme tabi tutmadan dökme incir olarak satıyorlar. Bir kısmı da hiçbir işleme tabi tutmadan sadece paketleyip satıyorlar. Bunların çoğu küçük firmalardır. Merdiven altı dediğimiz ilkel yerlerde bu işi yapıyorlar. Sattıkları incirde, aflatoksin taraması yaptıklarını sanmıyorum.” dedi.

*****

Sırası gelmişken incir işleyen küçük işletmelerde gördüklerimi okuyucularımla paylaşmak istiyorum. Vergi Denetmeni olarak Aydın’ da 1992–2000 yılları arasında görev yaptım. Görevimin ilk yıllarında; yanımda bir memur, ya da iki memur olmak üzere, zaman zaman iş yerlerinin fiili denetimine katıldım. O yıllarda; Aydın’ın ilçesi olan Germencik’ de, Aydın-İzmir Karayolunun kenarında, apartmanların giriş katlarında, incir paketleyerek yurtiçine incir satan işletmeler vardı.

Bu yerler çok ilkeldi. İncir paketleme işi bu ilkel yerlerde yapılıyordu. Bu iş yerlerinde incirde aflatoksin taraması işini bir yana bırakın o ilkel şartlarda çalışan, paketleme yapan hanımların ve incirin durumunu gördükçe insanın içi burkuluyor, daralıyordu.

Ankara’ da bazı marketlerde Germencik kökenli bazı firmaların paketlenmiş incirlerini görüyorum. Gözümün önünde, o ilkel şartlarda çalışılan yerler gelip geçiyor. Vergi Denetmeni olarak o yıllarda yaptığım denetimler nedeniyle o işyerleri ve firmalarla karşılaştım. Bu nedenle, o işyerlerini gözlemleme imkânı buldum. Bu gün o firmalarla karşılaşmamın üzerinde nerdeyse 15 yıl geçti. O firmaların; o günden bu güne, zenginleşip, daha iyi yerlerde ve daha iyi şartlarda, o kaderci şark toplumu duyarsızlığında kurtulup, hijyenik bir ortamda, incirde aflatoksin taraması yaparak incir paketleme işini yapmış olabileceklerini düşünmek istiyorum. Acaba şimdi ne durumdalar?

İnciri paketleyip satanda, inciri tüketende, bu Ülkenin insanlarıdır. Bizim insanlarımızdır. Tüccarlarımız, bu ülkede iş yapıyor, para kazanıyorlar. Bu insanların aflatoksin taramasından geçirilmiş, aflatoksinsiz incir satarak tüketici insanlarımızın sağlığına saygı göstermeleri gerekmez mi? Gerekir diye düşünüyorum. Bu ülkenin bir insanı olarak, bir tüketici olarak böyle düşünmekle bu insanlardan çok şey mi isteniyor? Hayır, çok şey istenmiyor.

Avrupalı insanların, yedikleri gıdalardan emin olarak sağlıklı ömür sürdürme hakları varken, benim ülkemin insanları tükettikleri sağlıksız gıdalar yüzünden amanız hastalığın pençesine düşerek hastane köşelerinde acılar, ızdıraplar içinde kıvranarak genç yaşta göçüp gitmesine katılaşmış, kararmış, kirlenmiş, kinlenmiş vicdanların dışında hangi vicdan razı gelebilir ki….

*****

Aflatoksin taramasından geçirilmiş olan incirlerin paketleme öncesi bir elekten geçirilerek boylarına göre ayrıldığı bölüme geçtik. Bu bölümle ilgili olarak Müdürümüz, kuru incire 1’ den başlamak üzere 11’ e kadar boy numarası verildiğini, boylarına göre ayrılan kuru incirlerden 1 kg’ a kaç adet incirin girdiği konularında açıklamada bulundu. Müdürümüz: “Örneğin, 1 kg.’ a 1’nci boy olarak adlandırılan incirlerden 36–40 adet, 3’ncü boy olarak adlandırılan incirlerden 46–50 adet, 7’ncü boy olarak adlandırılan incirlerden 66–70 adet, en son boy olan 11’ncü boya da 120 adet ve üzeri incirin girdiği” bilgisini verdi.

İhracata gönderilecek incirin özellikleri, sınıflandırılması hakkında da Müdürümüz: “Öncelikli ve birinci şart incir, taşıma ve işleme şartlarına dayanıklı olmalıdır. Öncelikli olan diğer bir şart incir, gideceği yere ulaştığında da tatmin edici durum (Pazar isteklerini karşılamaya elverişli durum) göstermelidir. Bu bakımdan;

—Gelişmenin hangi safhasında olursa olsun, ayrıca fümige edilsin veya başka yöntemlerle dezenfekte edilmiş olsun, incirin içinde canlı veya ölü böcek, kemiriciler ile diğer parazitler olmamalıdır. Yani incir, gözle görülebilir yabancı maddeden temiz, arî olmalıdır. Kuru incirler, dezenfeksiyon veya koruyucu maddelerle muamele edilirse bile, incir ihracatında imalâtçı ve ithalâtçı ülkenin yönetmeliklerinin göz önünde bulundurulması gerekir. “ dedi.

Tesis Müdürümüz sözlerine devamla: “ Mehmet Bey, konuyu işletmemiz yönünden irdelersek bu anlamda; daha ilk girişte, ana işletmemize girmeden önce, sizin dikkatinizi çeken “ilaçlama odaları” olarak adlandırdığımız o yerler, bizim firma olarak incirde arındırma işlemini yaptığımız yerlerden sadece birisidir ve ilk olanıdır. Diğer bir arındırma yerimiz, biraz önce gördüğünüz, incirde Aflatoksin taraması işlemini yaptığımız yerdir. İncirde en son arındırma yaptığımız yer ise paketleme işlemini yaptığımız bölüm olmaktadır.

—Diğer yanda da ihracata gönderilen incirler, bütün ve sağlam olmalıdır. İncir bozulmuş, güneş yanıklı, yırtık, yarık olmamalıdır.

— Kendilerine incir gönderdiğimiz yabancılar çok iyi bilirler, ihracata gönderilen incirlerde incir, anormal dış rutubet ihtiva etmemeli ancak aşırı kuru özellik de göstermemelidir. Rutubet muhtevası % 26’dan civarında olmamalıdır.

—Yine ihracata gönderilen incirlerde; küf ve fermente belirtisi, yabancı tat ve koku olmamalı, bulunmamalıdır.” dedi.

Tesis Müdürümüz konuşmasını “Bütün grup, tip ve boylardaki kuru incirler, pazar değerlerine göre; Ekstra, I Sınıf, II Sınıf ve Endüstriyel olmak üzere dört sınıfa ayrıldığını" belirterek "Ekstra sınıf kuru incirlerin; hiç bir kusur taşımaması, çok iyi kalitede, boy ve renk bakımlarından bir örnek olması, incirlerde şekerli dokunun çok iyi gelişmiş ve incir kabuğu ihracat periyodunda istenilen yumuşaklıkta olması icap eder. Genelde, ekstra sınıftaki kuru incirlerde 1 kg’ a 65 adet, II sınıfa giren kuru incirlerde, 1 kg’ a da en fazla 120 adet incir girer. Endüstriyel sınıfa giren incirler ise açıklamasını yaptığımız Ekstra, I.Sınıf ve II. Sınıfa girmeyen giremeyen ve özürlü - bozulmuş, güneş yanıklı, yırtık, yarık gibi- incirler grubuna giren incirlerden oluşur. Ancak, endüstriyel sınıfa giren incirlerin alım ve satımlarında, incirin içinde en çok % 10 oranında doğrudan tüketime elverişli incirlerin de bulunması, öteden beri tüccarlar arasında gelenekleşmiş istenilen durumdur.” diyerek tamamladı.

Bize yaptıkları açıklamalardan da anladım ki, …………… Sanayi A.Ş' inin orta boylu, 34–35 yaşlarında pozitif enerjili, dik ve dinamik duruşlu, incir işleme tesis müdürü olan bu Eskişehir’ li insan, ne çok şeyler biliyordu. Konusuna hâkimiyeti ve işini iyi bilmesi, bende, kendine karşı büyük bir hayranlık uyandırdı. Anlatırken yüzü gülümsüyor, bu gülümsemesini ışık saçan parlak gözleri tamamlıyordu. Kendisinde, özel sektörün o kabuğuna sığmayan, kar peşinde koşan dinamizmini görüyordum.

İncir işleme tesislerini gezerken nazik, ince, şair ruhlu O. Nuri Bey’i anlamakta güçlük çekiyordum... Hiç konuşmuyor, işletme ile ilgili hiç soru sormuyordu. Yalnız Müdür Bey zaman zaman durup, incir hakkında bilgi vermeye başladığında, Müdür Bey’ in anlatımlarını dikkatli bir şekilde dinliyordu. Yürüdüğümüzde de işletme içinde bizi bir adım geride takip ediyordu. Bazen arkama dönüp baktığımda, başını sağa sola çevirip işletmenin fiziki durumu ve çalışanlar hakkında gözlem yaptığını görüyordum.

M. Müşavir A……Bey, bizi iki, üç adım daha da geride takip ediyordu. Daha önce işletmeyi gördüğünden, bildiğinden olacak ki, umursamaz bir tavırla hareket ettiğini görüyordum. A…..Bey’in umursamaz tavrı, bende, sanki zoraki olarak bize iştirak etmiş hissini uyandırıyordu. Bazen de incir yerken görüyordum. Göz göze geldiğimizde, durgun sabit bakışlı gözüne rağmen, gülümseyen yüzü ile:“Üstadım, Aflatoksinsiz incir bulduğumda hiç kaçırmam yerim. Kasaların arasında geçerken şu incir güzel görünüyor diyor alıp ağzıma götürüyorum. Bakıyorum diğer kasadaki incirler daha da güzel görünüyorlar oradan da alıp götürüyorum. Sizler konuşurken ben, bu şekilde, sanırım yarım kilo incir götürdüm.” dedi.

Ben gülerek:“ Götür A….. bey götür. Afiyet olsun.” dedim.

Müdüre dönerek : “ A… Bey 1. sınıf incirden yarım kilo incir götürdüğünü söylüyor. Ben, sizin yerinizde olsam yediği incirlerin parasını aldığı ücretinden düşerim.” dedim.

Müdür Bey’ de: “İyi ki aklıma düşürdünüz... Aynen öyle yapayım. O ücretini alırken beş kuruşundan vazgeçmiyor. İncir’ e gelince bedava… Yok, öyle yoğurtun bolluğu” dedi. Hep beraber gülüştük..

Makinelerden uzaklaşıp, incir paketleme tarafına yöneldik. Boylarına göre ayrılmış, sınıflandırılmış olan incirler, geniş masaların başında öbekler halinde çalışan kadın işçilerin olduğu masalara götürülüyor, orada paketlenip ambalajlanıyordu.

Bu kısımda, en çok dikkatimi çeken şey, incirlerin içine konarak ambalajlandığı kutular oldu. Bu kutular, yatay duran üstü açık dikdörtgen prizma şeklinde, kalınlığı mm.’ lerle ifade edilen çok hafif, kavak ağacından yapılmış bembeyaz kutulardı. Bu kutuların insanı kendine çeken kaçınılmaz bir güzelliği vardı. Kutular, paketleme yapılan yerin biraz ilerisinde, kutu yapım atölyesi haline getirilmiş yerde imal ediliyordu. Bu kutuların bir kısmı 1 kg., diğer bir kısmı da 2 kg. incir alacak şekilde tasarlanmıştı. Kutulara incir konmadan önce, kutuların yan eni kenar duvarının dış cephesinde ateşten ısıtılmış halde olan ve İngilizce olarak firmanın adı, adresi vb. bilgilerin yazılı olduğu metal bir levha basılıyordu. Metal levha, kavak ağacını hafifçe derinliği olmayan bir şekilde yaktığı için yazı olduğu gibi kutuya çıkıyordu. Kutuların yan cephelerindeki bu yazılar kutuya ayrı bir güzellik katıyordu.

Kutunun içine incirler düzgün sıralar halinde diziliyordu. Bu işlemden sonrada incirlerin üzeri ve kutu, streç flimle sıkı bir şekilde kapatılıyordu. Bu işlemlerden sonra satışa hazır çok nefis bir ürün ortaya çıkıyordu. Ambalaj ve ambalaj içindeki incirler öylesine güzel duruyor, görünüyor ki insan yemeye kıyamaz.

İnsan, her yerde insandır. Güzel olan bir şey, her yerde güzeldir. Göze hitap eden güzel olan güzellik, manevi değil fiziki güzelliktir. Bir ressamın, renk kompozisyonunu çok iyi kullanarak, tuvaline çok güzel bir şekilde yerleştirdiği resmine; bir İngiliz, bir Alman, bir Türk güzel diyorsa bir Rus, bir Çin’ li de güzel der. Bir an, bu şekilde, ambalajlanarak ihraç edilmiş incirlerin; İngiltere’ de, Almanya’da, Fransa’da, İtalya’ da, Rusya’ da büyük satış merkezlerinin (marketlerin) yiyecek bölümlerini (reyonlarını) süslediğini düşününüz. Alış verişe gelen insanlar, hiç şüphesiz ressamın resminde olduğu gibi incir ambalajının güzelliğini benim gördüğüm gözle görecekler, dayanamayıp alacaklardır.

Diğer bir incir ambalaj şekli olarak, bu firmamızın inciri ihracata arzını daha da ilginç buldum. Nasıl diyeceksiniz? Bizim yöre insanlarımızın adına “Kındıra” dediği ve benim gibi çocukluğunu kuzu, koyun, at çobanlığı yaparak kırsal alanda geçirmiş bir insana hiç yabancı gelmeyeceğini düşündüğüm; çok hafif tuzlu, sulu çayırlık alanlarda, toplu öbekler halinde yetişen bir bitki vardır. Bu bitki; daha koyu yeşil renkte, normal metal tel kalınlığında, 50–60 cm boyunda ve yüzlercesi bir arada bulunan bitkidir. Bitkinin birkaç telini bir araya getirip ters yönde iki yan tarafa çekseniz dahi koparamayacağınız lifleri çok dayanıklı bir bitkidir. Kındıralar, küçükbaş ve büyükbaş hayvanların aralarında dolaştığı halde bir telini dahi koparıp yemedikleri bir bitkidir. İşte bu kındıralara; suda ıslatılmış, yumuşatılmış, adeta eğilip bükülen bir ip haline getirilmiş kındıra teline, belli aralıklarla incirler kulpundan bağlanıyordu. Kındıraya bağlı incirleri kındırasında tutulup havaya kaldırıldığında; incirler, üzüm saklımı şeklinde bir arada duruyor, göze hitap eden çok güzel, tatlı bir görüntü oluşturuyordu.

Firma, bu kındıraları Brezilya’ da ithal ediyormuş. İthal edilen kındıralar, gölgede kurutulmuş olmalı ki daha yeşil ve bizde yetişenlere göre de daha uzun boyluydu.

Bu firmamız işini biliyordu. Bir malı ambalajı sattırır. Hanı Kayseri’ ler için derler ya : “…..Kayseri’ li bir genç parasız kalır. Babasından para isteyemez. Ancak bu Kayseri’li cin gibidir. Ekmeğini taştan çıkartacak cinstendir. Aklına acayip bir fikir gelir. Anasını babasına satmak fikri… Hemen annesine varır. Fikrini söyler. Annesini zor da olsa ikna eder. Annesini giydirir, kuşatır, boyalar, cilalar. Artık annesi, alımlı genç kız gibi olmuştur. Babasının karşısına çıkartır. Babası ile başlar pazarlığa… Nihayetinde, anasını iyi bir paraya babasına satar. Babası satın aldığı hanımın yanına varıp baktığında ne görsün… Satın aldığı hanım, kendi hanımı değil mi… Ah! Evlat, bana bunu da mı yapacaktın? der ama artık iş işten geçmiştir. Yapılacak bir şey yok… ”

Kısadan hisse; uyanıklılığı ve kıvrak ticari zekâsı ile meşhur bir Kayseri’ li bile iyi kalitede ambalajlamış kendi hanımını kız diye satın alıyorsa varın ambalajın gücünü siz düşünün. Öyle ki, yine tekrarlıyorum bir malı ambalajı sattırır. Elinizde ekstra kalite, 1.sınıf malınız olsun. Onu iyi bir şekilde ambalajlayamamışsanız pazar değerini buldurup satamazsınız. Eğer elinizde, 2. ya da 3.sınıf iyi ambalajlanmış malınız varsa hiç düşünmeyin o malı pazarda en iyi bir fiyatla, çok iyi değer bulmuş bir fiyatla satarsınız. Hele birazda o mal hakkında damarda girilen adam akıllı bir reklam yapmışsanız ya da yaptırmışsanız değmeyin gitsin satışın keyfine…

Öyle anlaşılıyor ki, bizim İzmir’ li ihracatçılarımız kaç kuşak öteden beri tüccardırlar. Yaşadığı tecrübelerden, iyi bir ambalajlamanın sarsılmaz gücüne inanmış olmalılar ki, sattıkları incir emtiasında ambalaj yönünden işlerinin en iyisini yapıyorlardı.

Müdür Bey’ e : “ İnsanoğlunun düşüncesinde ve buluşlarında sınır yoktur. İçindeki durum, hal ve şartlara göre insanoğlu çok yol, yöntem bulur. Bu düşünce ile bilimde, sanatta, ticarette dün çok şey icat etti, bu gün etmeye devam ediyor, yarında edecektir. Yani ben, sizlere şunu sormak istiyorum: İncir ticaretinde, insanoğlunun düşündüğü başka ambalajlama usullerinin de olması gerekir. Kısaca, gördüklerimiz dışında, kuru incirde başka ne tür ambalajlama usulleri, şekilleri vardır?” dedim.

Müdür Bey : “Olmaz olur mu? Söylediğiniz gibi insanoğlunun düşüncesinde ve buluşlarında sınır yoktur. Ticarette, emtianın ambalajlanmasında da durum böyledir ve ambalajlamada da sınır yoktur. İncir sektöründe de birçok ambalajlama usul ve şekilleri vardır. Bu gün, bu piyasada geçerli olan ve en çok kullanılan ambalajlama usullerinden aklıma gelenlerden birkaç tanesini açıklayayım;

—Kuru incirlerin kare şekline getirilerek ve köşeleri yırtılarak özel kalıplar içerisine yerleştirildikten sonra, 2 ila 4 kat üst üste getirilip bastırılarak, lokum görüntüsü verilmiş haline.”Lokum” şeklinde ambalajlama,

—Kuru incirlerin sap ve göz kısmı birer uçta olmak üzere elde sıkılarak makara şeklinde hazırlanmış olması haline “Makaroni” şeklinde ambalajlama,

—Kuru incirlerin sap ve göz kısmı üst üste gelecek şekilde yuvarlatılarak, yan yana veya üst üste dizilmiş olması haline “Lerida” şeklinde ambalajlama,

—Lerida şekli verilmiş kuru incilerin ortalarından ip, rafya, vb. geçirilerek veya geçirilmeden özel yuvarlak kalıplarda simit şeklinde hazırlanmış olması haline “Garland” şeklinde ambalajlama,

—Kuru incirlerin sap ve göz kısmı kesildikten sonra, alüminyum folyo v.b. ambalâj malzemeleri ile sarılmış olması haline.”Çukulat” şeklinde ambalajlama,

—Kuru incirlerin sap kısmına doğru, boylamasına kesilerek veya yırtılarak, özel kalıplar içerisine yerleştirildikten sonra tabaka halinde 2 ila 3 kat üst üste getirilip, bastırılarak hazırlanmış “Layer” şeklinde ambalajlama,

—Kuru incirlerin sapından tek tek ip, rafya veya kındıra ile bağlanmış ve kutulara değişik şekillerde dizilmiş bulunması hali “Bağlama” şeklinde ambalajlama,

—Kuru incirlerin sapları gizlenerek üst kısımları bombeli ve kare tabanlı olarak hazırlanması hali “Pulled” şeklinde ambalajlama,

—Kuru incirler sap ve göz kısmı gizlenerek, üst üste bindirilerek dizilmiş olması haline de “Protoben” şeklinde ambalajlama denir.” dedi.

Bu açıklamaları da dinledikten sonra ben içimde kendi kendime: “Bu tesisin Müdürü ne denli dolu insana benziyor. Sektöründe bilmediği bir şey yok. Özel sektör hareketliliği, dinamizmi denilen şey bu olsa gerek “ dedim.

Tesisi gezmiş gerekli bilgileri almıştık. Geri döndük. Tekrar o girişte bir büyük kamyon kasasını dolduracağını tahmin ettiğim yığın halindeki hurdaya ayrılan “Alfatoksinli “ incirlerin önünde geçerken yine merakım depreşti. O maliyeci merakımı bir türlü yenemedim. Müdür Bey’ e yine bir soru sorma gereğini duydum.

Bende ne çok soru soruyordum. Anlayışı kıt olan benim gibi bir insan ancak soru sorarak açığını kapatabilirdi. Kendimi, seni anlayışı kıt adam diye suçluyor, bir yandan da her ne öğrenmek istiyorsan bunun yolunun, işinin uzmanına soru sormaktan geçtiğini bil diyordum. Bu nedenle soru sormaktan çekinme diye kendi, kendimi öğütlüyordum...

Müdür Bey’ e dönerek: “Müdür Bey; haydi metal, plastik, cam hurdasını anladım. Onların geri dönüşümü oluyor. Bu aflatoksinli hurda incirler, kimin işine yarıyor? Alan kişiler bu inciri ne yapıyorlar? “ diye soru sordum.

Müdür Bey : “Sizin bana sorduğunuz soruyu bende, işletmemize hurda incir almaya gelen kişilere, müşterilerimize soruyorum; “Aldığınız hurda incirleri ne yapıyorsunuz ?” diye… Bana cevap olarak; onlardan bazıları hurda incirden “incir pekmezi” yaptıklarını, bazıları hurda inciri “ağda” yapımında kullandıklarını, bazıları da “inek yemi” olarak süt ineği hayvanlarına yedirdiklerini söylüyorlar.” dedi.

Müdür Bey’ e: “Müdür Bey hurda incir olduğu için siz bu incirleri normalden daha ucuz fiyatla satıyorsunuzdur. Aflatoksinden dolayı hurdaya ayırdığınız bu incirler, çok iyi, sağlıklı görünen ve albenisi olan incirlerdir. Size incir pekmezi, ağda yapacaklarını ya da inek yemi olarak kullanacaklarını söyleyen bu insanlar, hurda olarak satın aldıkları aflatoksinli incirleri, İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlere götürüp semt pazarlarında satışa çıkarıp satarlarsa – Bu aflatoksinli incirler çok zararlı olmalı ki, eloğlu olan yabancılar bu incirleri gümrüklerinden geçirtmiyor, insanlarına yedirtmiyorlar.- Bu incirleri sizde ucuz fiyata aldıkları bu incirleri, incir hurdacıları birazda ucuza satarlarsa pazarlarda vatandaş tarafından kapış kapış alınır. Hatta bu alfatoksinli incirler, çok güzel, bütün ve sağlam göründükleri için paketlenip marketlerde dahi satılabilir. Bu durumu önleyici yani aflatoksinli incirlerin marketlerde yada pazarlarda satılması halinde bu durumu önleyici, satılmaması için tedbir alıcı, karar verici bir otorite bir mekanizma var mı? Bu konuda bir bilginiz var mı?” diye soru sordum.

Müdür Bey: “Mehmet Bey ben hurda incirlerin şu önünde durduğumuz kapıdan çıktığını biliyorum. Ondan sonraki aşamasında hurda incirler nerelerde kullanılıyor, ne oluyor, ne yapılıyor, gerçekten bana söyledikleri gibi incir pekmezi, ağda mı yapılıyor, ineklere yem olarak mı veriyorlar, yoksa pazarlarda mı satıyorlar doğrusu bilmiyorum. “ dedi.

Tesis Müdürüne aflatoksinli incirlerle ilgili sorduğum son soru ve aldığım cevap kafamı karıştırmaya yetmişti. Saniyeler içinde çelişkili fikirler düşünceler beynime üşüşmüştü. Baktığım halde önümdeki hiç bir şeyi göremiyordum. Eloğlu olan yabancılar, bu incirleri gümrüklerinden geçirtmiyor, insanlarına yedirtmiyorlar. Kendi kendime sorular sormaya başlamıştım: “Sahi bu “Aflatoksin” denilen şey ne idi? Daha önce açıkladığım gibi bu kelimeyi hiç duymamıştım, ilk defa burada duyuyordum. Ancak ne anlama geldiğini ve insan sağlığına nasıl bir etkisi olduğunu da bilmiyordum. Mikrobik bir küf müydü? Eğer ki mikrobik küfse incirin, incir pekmezine ya da ağdaya dönüşünde kaynayan sudaki mikrobun kırılması gibi mikrobik küf kırılmış, ölmüş olabilir miydi? Belki de bu şekli ile insan sağlığı için tehlike olmaktan çıkmış olabilirdi. Hiçbir şey bilmiyorum. İnekler, büyük ve dayanıklı hayvanlar olduğu için onlar için de tehlikeli olmayabilirdi. Aflatoksinli incirler, Ankara ve İstanbul’da semt pazarlarında, marketlerde satılmış olsa bile insanlar ölmediğine göre insanlardaki bağışık sistemi bu işi olumlu yönde hallediyor demekti” diye düşünceler, fikirler beynimde fırtınalar koparıyorlardı.

Bu halde kaç saniye, kaç dakika geçti bilemiyorum. Birden Müdür Bey’ in sesi ile irkildim. Bu ses, baktığım halde görmeyen gözlerimi açtı. Müdür Bey: “Değerli üstatlarım. Epey zaman ayakta kaldık. Sizler yorulmuşsunuzdur. Ofisimize çıkalım. Bu yorgunluk çayı içelim. Ondan sonra sizi Dairenize bırakalım” dedi.

O. Nuri Bey: “ Olur” dedi.

Merdivenler yöneldik. Kafamda fırtınalar estiren, beynimi yoran, düşünce olarak beni çok rahatsız eden bu “Aflatoksin” olayını daha bir geniş zamanda, daha detaylı olarak araştırmak, irdelemek için kafamda söküp atmaya karar verdim. Artık düşünmeyecektim. Nitekim de öyle yaptım.

İncir İşleme Tesis Müdürünün ofisine girip, masanın önündeki koltuğa oturduğumda kafamdaki düşünce ağırlığı gitmiş, fırtınalar dinmiş, neşem yerine gelmişti. Müdür Bey’ e :“ Müdür Bey, çok güzel tesisiniz var. Baştan sona, iş akışı ve organizasyon çok mükemmel görünüyor. Bu durum, sizin çok iyi bir orkestra şefi olduğunuzu bize gösteriyor.” dedim.

Müdür Bey : “Teşekkür ederim. O sizin bizim hakkımızdaki sempatiniz, sevecenliğinizdir. İşletmemiz ve burada çalışanlar olarak elimizden gelenin en iyisini yapma gayreti içinde olduk, bundan sonra da olacağız. Yaptığımız iş ekip işidir, hep beraber çalışıyoruz. Eğer ortada bir başarı varsa, bu başarı burada çalışanlar olarak hepimize aittir.” dedi.

Çok geçmedi çaylarımız geldi. Bir hanım, çaylarımızla birlikte yayvan cam tabaklar içinde incirde getirdi. Her bir tabakta, irisinden ve iyisinden 8- 10 adet incir bulunuyordu. Müdür Bey : “Lütfen incirden de buyurun.” dedi.

O.Nuri Bey Müdürün masasının önünde oturan M. Müşavir A…… Bey’ e dönüp gülerek: “ A… Bey, yediğimiz bu incirler, aflatoksinli olmasın sonra… “ dedi.?

M.Müşavir A……Bey eline bir incir aldı ve: “ Üstadım, aflatoksinde olsa incirden korkmayın. Bol bol incir yiyin. İncirlerin tümü aflatoksinli olacak değil ya… İçinde birkaç tane çıkar. Onunda insana bir tesiri olmaz. Bu incirin içinde insan sağlığı yönünden yok yoktur. Vitamini, kalsiyumu, çinkosu, magnezyumu, demiri şekeri hepsi var. Doktorlar; un, tuz, şeker olan üç beyazdan kaçının diyor. Ağabey, bu incirin içindeki şeker bile insana çok yararlıdır. Çünkü incirde aldığımız şeker, insan eliyle yapılan rafine şeker değil, doğal şekerdir. Uzmanlar sağlıklı yaşamak için yapay tatlandırıcılardan kaçınacaksınız, doğal olanlardan uzaklaşmayacaksınız diyor. Kaldı ki, elimdeki incirde bulunan şekerin bile zararlı olacağını düşünemiyorum. Çünkü incirdeki şeker doğaldır ve tabiat ana incire şekeri ölçüp, biçerek insanlara zararlı olmayacak şekilde koymuştur.” dedi.

A…... Beye takılmadan edemiyorum. Müdür Bey’ e dönerek: “M. Müşavir A……Bey, daha çok incir yemek için böylesi güzel laflar ediyor. Eğer önünde tabakta bulunan tüm incirleri yer, bitirse ücretinde keseceğiniz para yarım kilogram parası değil, bir kilogram parası olması gerekir.” dedim. Gülüştük.

O.Nuri Bey bana dönerek; “Mehmet Bey, tesisi gezmekle bu günkü günümüz bölündü. Bundan sonra Köşk Malmüdürlüğü’ ne varıp işimize yoğunlaşmamız zor olacaktır. Büro Başkanımıza yarın sabahtan uğrayacaktık ya…Yarın sabah uğramaktansa telefon açalım yerinde ise şimdiden uğrayalım. Aydın' a giderek Başkanımızla Şirketimizin dosya işini bu günden görüşelim. Madem buradaki çalışma yerimiz uygun ve hazır Şirketin İzmir' de bulunan dosyalarını Aydın' a aldırabilirsek bir an önce incelememize başlamış oluruz." dedi.

Bende “ İyi düşünce… Olur. “ dedim.

Tesis Müdürü O. Nuri Bey’ e dönerek: “İsterseniz Vergi Denetmenleri Büro Başkanımızı buradan arayabilirsiniz. Sekretere bağlatayım.” dedi.

O.Nuri Bey: “ Teşekkür ederim. Dairemizde görüşmemiz daha uygun olur.” dedi.

Daha çayımızı yeni bitirmiş ve birkaç incir yemiştik ki, O. Nuri Bey ayağa kalktı. Elini nazik bir şekilde Müdür Bey’e uzatarak: “Bize zaman ayırarak işletmenizi gezdirmenize, gösterdiğiniz nazik misafirliğe teşekkür ederim. Müsaadenizle bizler fazla zaman kaybetmeden bir an önce Dairemize dönelim. Aydın’ a varıp Başkanımızla görüşelim ve Şirketimizin İzmir’ de bulunan dosyaları konusunu bu gün bir şekilde sonuca bağlayalım.” diyerek tokalaştı.

*****

Bu ani kalkış, O. Nuri Bey’ in sanki bana bir oldu bittisi gibi geldi. Kaplumbağa hızı ile işletmeyi gezerken neredeyse bir buçuk saate yakın ayakta kalmıştık. Biraz daha oturabilir, dinlenebilirdik. Normal hal ve şartlarda benim gibi yorgun bir insan, O. Nuri Bey’ in bu ani kalkışına kızardı. Ben, O.Nuri Bey’ e kızmak bir yana o karıncayı bile incitmekten korkan şık giyimli, kibar kişiliğini hayranlıkla izliyordum. Güzel sesli, Türk Sanat Müziği Yorumcusu olan O. Nuri Bey’ in Müdür Bey’ le tokalaşmasında bile bir güzellik, bir zarafet, bir kibarlık, bir asalet vardı.

Vergi Denetmeni, meslektaşım olan nazik ve kibar insan O. Nuri Bey kimdi? Nasıl bir aileden geliyordu? Bu soruları ben de kendi kendime soruyordum. Zaman içinde bu sorularım O. Nuri Bey’ in anlattıklarından yanıt bulmaya başladı. O.Nuri Bey, Kırşehir’ in Kaman İlçesinin bir köyünde Ankara’ ya göç etmiş, Ankara’ nın Çankaya İlçesinde ikamet eden bir ailenin çocuğuydu. Babası çok genç yaşta Ankara’ya yerleşmişti. O. Nuri Bey' de Ankara’ da doğmuş büyümüştü. İlkokul, Ortaokul ve Lise öğrenimi kibar, kültürlü ailelerin çocukları ile aynı sınıfları ve sıraları paylaşarak yapmıştı. Babaannesinin Kafkas kökenli Çerkez Türklerinden olduğunu söylüyordu.

Hiç şüphesiz O. Nuri Bey’ in yetişmesinde, kibar kişiliğinin oluşumunda, nazikliğinde ve şık giyiminde bulunduğu çevrenin etkisi çok büyük olmuştur. Ancak ben O. Nuri Bey’ in her gün akşamdan ütülenmiş cilet gibi ütülü pantolonla işe gelmesi durumunu daha çok genlerine bağlıyorum, genlerinde arıyorum. Taşıdığı gen, babaannesinin Çerkez Türkü olmasıydı.

O.Nuri Bey’ in şık giyimliliğinin, kibarlığının, nazikliliğinin dahası her gün akşamdan ütülenmiş pantolonla işe gelmesinin babaannesi ile ne ilgisi olabilir ki diyebilirsiniz. Anlatayım: Bu gün TEK’ de Bölge Müdürlüğü görevini üstenmiş olan çok sevdiğim, dürüst, zeki, çalışkan bir arkadaşım var. Adı Yılmaz E………..’dir. Yılmaz, Çerkez asıllı ve Uzunyayla’lıdır. Kayseri’ nin Pınarbaşı İlçesi Y.Yassıpınar Köyü doğumludur. Kendisi, Kayseri Sanat Lisesi Elektrik Elektronik mezunu olup, o yıllarda Üniversitenin Elektrik Mühendisliği bölümünde okuyor bir yandan da okuduğu Üniversitenin atölyesinde çalışıyordu. Ankara, Demetevler 1. Caddede bir apartman dairesinin ev ortamında, Yılmaz E……. dahil, yedi kişi ile öğrencilik döneminin 1978, 79, 80’ li yıllarını hep beraber paylaştık.

O yıllarda bizler kot pantolon giyerken, Yılmaz E……….’ nin hiçbir gün kot pantolon giydiğini görmedim. Her gün akşamdan ütüleyip hazırladığı, önden dikine çizgi oluşmuş cilet gibi kumaş pantolon, takım elbise ile işe gider, gelirdi. Yılmaz E…………’ de, O. Nuri Bey gibi nazik, kibar bir insandır. Kırılsa dahi hiçbir insanı kırmak istemez. Yılmaz E………..’ nin yanına gelen Çerkez gençleri de kaba değil; saygılı, kibar, nazik insanlardı. Bu Çerkez gençlerinin üstlerinde de ütüsü bozulmamış kumaş pantolon görüyordum. Hiç birisi, kot pantolon giymiyordu. Bu durum çok dikkat çekiciydi. Ben Yılmaz’ a takılmadan edemiyordum. Yılmaz’ a:“Siz Çerkezler var ya… Tam bir salon insanlarısınız. Atı çok sevdiğiniz için at yetiştiriciliği hariç; hayvancılık, bağ, bahçe, tarım fabrikada işçilik, hatta esnaflık bile sizlere göre değil. Çünkü bu işler, ütülü pantolonla yapılmaz. Pantolonuzun ütüsü çabuk bozulur. Pantolonumun ütüsü bozulur diye bu işleri tam gerektiği şekilde yapamayacağınıza göre bu işlerde başarısız olursunuz. Siz Çerkezlerin ayakta kalabilmesi için tek bir yolunuz var. O da iyi bir eğitim alıp, Türkçeyi İstanbul Türkçesi akıcılığında konuşarak gerek kamuda, gerekse özel sektör kadrolarında yönetici olarak görev almanızdır.”diyordum.

*****

O. Nuri Bey’ in oldu bitti bir şekilde ayağa kalkarak Müdür Bey' le tokalaşması benim de ayağa kalkmam demekti. Kalktım. Mali Müşavir A... Bey'de ayağa kalmak zorunda kaldı. Ben de Müdür Bey’ e elimi uzatarak: “ İşletmenizi gezimiz esnasında sizlere çok soru sorarak sizleri yormuş olabileceğimi düşünüyorum. Beni bağışlayın.“ dedim.

Müdür Bey : “ Rica ederim. Sizleri yaptığımız iş hususunda aydınlatmak bizim görevimizdir. Bizler, görevimizin gereğini yaptık.” dedi.

Dairemize (Köşk Malmüdürlüğü’ ne) dönmek üzere merdivenlerden aşağı indik. Sabah da bizi işletmeye getirmiş olan, işletmenin içinde gölgede bekleyen, Tofaş Otomobil Fabrikamızın kuşlarından olan kırmızı renkli "Kartal Marka" arabayla sabah işletmeye geliş şeklimize göre arabanın koltuklarına oturarak işletmeden ayrıldık.

Daireye vardık. Tesis Müdürü:” Osman Bey, üstadım. İzmir’ deki dosyalarımızın Aydın’ a getirilip getirtilmemesi yönünde sizlerin nezdinde oluşacak olan kanaatten ben de haberdar olabilir miyim? “ dedi.

O. Nuri Bey : “Tabii ki olabilirsiniz. Saat akşam beşe doğru bizi Dairemizi ararsanız sonuç hakkında sizleri bilgilendirebiliriz.” dedi.

Ayrıldık. Daireye girdik. Müdür Bey’ in Makamın önünde geçerek yandaki odamıza geçtik. Müdür Bey kapıdan: “Hoş geldiniz, ziyaretiniz nasıl geçti.” dedi.

O. Nuri Bey : “ Müdür Bey, buyur içeri buyur. Beraber bir çay içelim. İyi geçti. Çalışacağımız yeri beğendik. İşletmeyi gezdik. Bizim için iyi oldu.” dedi

.

Çaylarımızı yudumlarken O. Nuri Bey, Vergi Denetmenleri Büro Başkanımız olan Hasan Tahsin SEVGEN’ Beyi aradı. O. Nuri Bey : “Üstadım yerinizde ve müsaitseniz oraya gelip bir konuda yardımlarınızı talep edeceğiz… Tamam… Bir saate kadar orada oluruz… Teşekkür ederim. ” diyerek telefonu kapattı.

Yola çıttık. Arabamızla, Aydın’ a doğru yol alıyoruz. O. Nuri Bey :”Mehmet Bey Şirketin İzmir’ deki dosyalarını Aydın’ a getirebilmemiz için ben şöyle düşünüyorum. Öncelikle inceleme konusunu detaylı olarak Büro Başkanımıza anlattıktan sonra Üstadımız Hasan Tahsin Bey’ e şunları söyleyelim: “İncelemenin yapılması içinde mutlaka o dosyaların bizde olması ve inceleme süresince bizde kalması gerekiyor. Aydın ili sınırları dışında olduğu için yasal olarak bizim İzmir’ e gidip ……. Vergi Dairesindeki dosyaları isteme, alma yetkimiz olmadığından Başkanımız olarak sizler, lütfen İzmir Vergi Denetmenleri Büro Başkanı ile temasa geçin. Başkan, ……Şirketinin .......Vergi Dairesinden bulunan dosyalarını kendi sorumluluk fişiyle alsın bize teslim etsin. Bize teslim edilen bu dosyalar, inceleme süresince bizde kalsın. İncelemeyi bitirdikten sonra dosyaları tekrar İzmir Vergi Denetmenleri Bürosu Başkanına teslim edelim. O da ……. Vergi Dairesine teslim etsin diye bir öneri götürelim. Siz ne diyorsunuz. Bu önerime katılır mısınız? “ dedi.

“Yapılabilirlik olasılığı yüksek, çok iyi düşünülmüş bir öneridir. Tamam. Başkanımıza iletelim. “ dedim.

*****

O yıllarda biz Vergi Denetmenlerinin görev alanı, görev yaptığınız il sınırları ile sınırlıydı. İl sınırları içindeki tüm mükelleflere ait dosyaları bağlı oldukları vergi dairelerinden sorumluluk fişi vererek alıyorduk. İl sınırları içindeki mükelleflere ait tüm dosyaları her an alıp, üzerinde gerekli incelemeleri yapma yetkisine haiz olmakla beraber yanı başımızdaki İzmir il sınırları içinde kalan herhangi bir vergi dairesinde dosya alma ve inceleme yapma hakkına, yetkisine sahip değildik. Bu nedenle, inceleyeceğimiz ……. Şirkettinden böylesine bir sıkıntı yaşıyorduk. Bu şirketimizin inceleyeceğimiz dönemlere ait bir kısım dosyaları daha önce mükellefi olduğu İzmir’ deki……. Vergi Dairesinde, bir kısım dosyaları da Aydın’ da yeni mükellefi olduğu Köşk Malmüdürlüğü’ nde bulunuyordu. İncelemenin yapılabilmesi için bu dosyaların ve dosya bilgilerinin birleştirilmesi gerekiyordu.

Yine o yıllarda, 1992–93–94’ lü yıllarda Maliye’ nin teknik alt yapı imkânı da, bu günkü çalışma şartlarına göre çok daha sınırlıydı. Denetim Elemanları istediği bilgiye zamanda ulaşamıyordu. Yazışmalar, yazışmaların gitmesi gelmesi bir hayli zaman alıyordu. Bu durum, vergi inceleme yüzdesini bir hayli düşürüyordu. Almanya, Fransa gibi başka ülkelerde her mükellef, istisnasız üç yılda bir incelemeye girerken, inceleme görürken, bu durum bizim ülkemizde yılda %2–3’ lerde seyrediyordu. Yani, Maliye’ nin mevcut yapısı, mevcut denetim elemanı sayısı ve diğer imkânları ile ancak yılda, 100 mükelleften sadece 2–3 kişi incelemeye alabiliyordu. İncelemede, zamanaşımı süresi 5 yıl olduğundan 5 yıl içinde incelenmeyen mükelleflerin kaçırdıkları vergi yanlarına kar kalıyordu. Mükellefler yönünden Türkiye adeta bir vergi cennetiydi. Dün vergi cennetiydi. Denetim elemanı yetersizliğinde hala bu gün de vergi cennetidir. Bu gün Ülkemizde incelenemeyen mükellef kaçırdığı ile kalıyor, vergisiz servetini katlayarak büyütüyor. Vergi kaçıran bir mükellefe yasal alt yapısı olmadığı için hiçbir maliye denetim elemanı sen bu serveti nerede kazandın diye soru soramıyor. Bu ülkeye servet incelemesi gelmedikten sonra, bu serveti nerede, nasıl, hangi para ile yaptın? Yaptığın servetin vergisini verdin mi? diye yasal soru sorulmadığı sürece vergi cenneti olmaya devam edecektir.

İstenmeyen bu durum ileriki yıllarda daha da insanlarımız alt ve üst gelir dilimleri arasındaki makası daha da açacaktır... Uç yaşam örnekleri çoğalacaktır. Bir taraftan insanlarımız çöpten ekmek toplarken diğer taraf çok yüksek standartta yaşayacaktır. Dengeleri bozulmuş toplumlarda huzur değil, anarşi hakim olur. Böylesi toplumlarda insanlararası ilişkilerde yasal değil, gayrı yasal boyutlar ortaya çıkar. Bu oluşumlardan Ülke ve Ülkede yaşayan herkes çok büyük zarar görürler.

Diğer yandan da, Katma Değer Verisi uygulamasının Türk Vergi Sistemine girmesi ile Maliye çalışanları işyerlerine giderek yollarda araç çevirerek belge denetimi yapmaya başladı. Ücretliler için topladıkları belge karşılığında vergi iadesi uygulaması devreye sokuldu.Tüm bu araçlar, daha önce hiç olmayan şekilde işletmeler arası mal ve hizmet akışlarına bağlı olarak taşıma irsaliyesi, fatura, müstahsil makbuzu, gider pusulası, kasa fişi gibi belge akışını da tetikledi. Ancak bu seferde sahte fatura olayı çığ gibi büyümeye başladı. Denetin elemanları, sahte fatura işleriyle uğraşmaktan asıl işlerini yapamaz hale geldiler. Denetim elemanları ve vergi daireleri tıkandılar kaldılar.

Bu tıkanıklık, Maliye Bakanlığını da zorlamaya başladı. Maliye, 2000’ lı yıllardan sonra hızla otomasyona geçmek zorunda kaldı. Otamasyonda, Vedop sistemini devreye soktu. Bu gün Maliye, bu sistemin daha geliştirilmiş karşılıklı olarak belirli bir limitin üzerindeki her mükellefe ait fatura verilerini dahi kontrol eden, çapraz incelemeye tabi tutan, 3.cü versiyonunu kullanıyor. Vedop sorgulaması ile vergi denetmeni arkadaşlarımız Türkiye’ de vergi dairelerine kayıtlı olan tüm mükelleflere ulaşabilmektedirler.

Maliye’ den ayrılmadan önce Gelirler Kontrolörleri Ankara Grup Başkanlığında değerli bir üstadımla beraber müşterek bir inceleme yaptık. Bu incelemede, Vedop Sorgulaması yoluyla 2003 yılında kamuya iş yapan sadece bir inşaat şirketinin (TL. değeri ile) .... trilyonun üzerinde sahte fatura kullandığını belirledim. Bu rakam, korkunç bir rakamdı. Belediyelere alt yapı hizmeti yapan diğer bazı şirketlerde bu sahte fatura kervana katılmışlardı. Bu şirketleri de dikkate aldığımızda toplam rakam ....... .trilyona yaklaşıyordu. Bu olayı ortaya çıkarmamda bana en büyük katkıyı Vedop Sorgulama sistemi yapmıştı. Bu sistem; hiç yazışmaya gerek kalmadan, şifremle bu sisteme girerek, masa başında, bilgisayar ekranında yukarıda açıkladığım şirketlere sahte fatura tanzim eden görünürdeki şirketin geri planında olan ve bu sahte fatura tanzim eden şirketi sahte faturalar tanzim ederek besleyen, sayısı 10 kadar olan diğer şirketleri görebilmem bu neticeye ulaşmamda en büyük katkıyı yapmıştı... Bu gün, her bir Vergi Denetmeni, Vedop sistemi ile Türkiye’ deki tüm mükelleflerin, bütün şirketlerin; yaptıkları işleri, cirolarını, kimlerden mal fatura alıp, kimlere mal satıp fatura verdiklerini, verilmiş beyanname bilgilerini (Kurumlar, Katma Değer Vergisi, Muhtasar Beyannameleri), daha önce haklarında rapor yazılıp yazılmadığını, sahte fatura olayına karışıp karışmadıklarını, bakıldığı gün itibariyle de vergi dairesine borçları olup olmadığı v.s. gibi hususlarda bilgisayar ekranında bilgi sahibi olmaktadırlar. Bu çok değişik yazışmaları, zaman kaybını ortadan kaldıran çok büyük bir kolaylıktır. Neydi o eski günler… Bir sürü bürokrasi, yazışmalar, çizişmeler, telefon trafiği… İğneyle kuyu kazmak gibi bir şey… Bilgiye ulaşmak çok zordu. Her şey inceleme elemanında zaman ve sabır istiyordu.

*****

O yıllarda Maliye’ de yukarıda anlattığım anlamda bir Vedop sistemi de yok. Verilen beyannamelerinin doğruluğunu test etme bakımından mutlaka Şirketin İzmir’ deki dosyalarının alınıp, incelenmesi gerekiyor.

Aydın’ a vardık. Doğrudan Aydın Defterdarlığı’ nın üst katında bulunan Vergi Denetmenleri Bürosuna çıktık. Kendimizi, Başkanımızın odasında bulduk. Başkanımız Hasan Tahsin SEVGEN, her zaman ki hali gibi bizi güleryüzlü samimi bir şekilde karşıladı. Bizler çayımızı içerken doğrudan konuya girdik. Başkanımız bizi dikkatle dinledi. O.Nuri Bey’ in Aydın’ a gelirken yolda bana yaptığı öneriyi Başkanımıza ilettik. Başkanımızda makul buldu. Konuyu telefonla İzmir Vergi Denetmenleri Bürosu Başkanına iletti. Konu, İzmir’ le tekrar, tekrar bir daha tartışıldı. İzmir’deki Başkanda ikna edildi. Başkan :“Arkadaşlarımız gelsin. Dosyaları …… Vergi Dairesinden isteyip kendilerine teslim edeyim.” dedi. Hasan Tahsin Bey kendilerine teşekkür etti. Telefonu kapattı. Sonra bize dönerek: “Defterdar Bey’ le görüşeyim. Bir araba alalım. Arabayla gidin dosyaları alın gelin.” dedi.

Tam bu sıra İncir İşletme Müdürünün bizi arayacağı tuttu. Telefona O. Nuri Bey çıktı. O.Nuri Bey: “ İşin buradaki aşaması tamam... İş oldu. Şirketinizin İzmir’ deki dosyalarını Aydın’ a getireceğiz. Yalnız araba problemimiz var. O da çözüldüğünde yarın ya da daha sonraki bir günde dosyaları alıp geleceğiz.” dedi.

O. Nuri Bey telefon ahizesi kulağında bir müddet durduktan sonra : “ Tamam. Şu anda Başkanımızın yanındayım. Başkanımıza ileteyim.” dedi.

O. Nuri Bey Başkanımıza dönerek; “İşletme Müdürü eğer uygun görürseniz dosyaları almak için ben sizi kendi arabamla İzmir’e götüreyim, getireyim diyor Sizler bu konuda ne diyorsunuz?” dedi.

Başkan: “Olur, olur bizce hiçbir sakıncası yok.” dedi.

O. Nuri Bey telefonda tekrar Tesis Müdürüne dönerek:” Müdür Bey, tamam olur. Yarın sabah saat dokuz sıralarında Aydın Şehirlerarası Otobüs Terminali önünde yolun kenarında sizi bekliyor olacağız. Orada buluşalım. Gösterdiğin ilgi, alaka ve anlayışa şimdiden teşekkür ederim.” diyerek telefonu kapattı.

Başkan, O. Nuri Bey’ e dönerek: “Ne isabetli oldu. Biz Defterdar Bey’ den araba isteyecekken araba kendiliğinden geldi. Özel sektördeki çabukluğa, hızlı harekete hayranlık duymamak elde değil.” dedi.

O. Nuri Bey daha yanıt vermeden affedersiniz diyerek araya girdim ve:” Başkanım, Şirketin bizden bir sürü vergi iadesi alacağı var. Bir an önce parasını almak ve işlerinde kullanmak ister. Onun içindir ki, incelemenin bir an önce bitmesi yönünde bize bu kolaylığı sağlıyor. Özel sektörün tavrı, hareketi Başkanım hani derler ya; “kaz gelecek yerde tavuk esirgenmez.” bu deyişteki gibidir.” dedim. Gülüştük.

Ertesi gün dokuz civarında buluşacağımız yere vardığımızda araba çoktan gelmiş bizi bekliyordu. Şirketin dosyalarını İzmir’ den Aydın’ a getirmek üzere arabaya bindik. Aracımız birkaç dakika içinde Aydın’ ın İncirliova’ ya doğru çıkışında, Aydın-İzmir Otoyolu Şevketiye bağlantısından otoban yola girdi. Yan şeritleri ile birlikte dört şerit gidişi-dört şerit gelişi olan otoban yol dümdüz. Yol kenarları tel örgülerle koruma altına alındığı için önüne engel çıkma, kaza yapma olasılığı sıfır. Arabana güveniyorsan bastırabildiğin kadar gaza bastır. Arabamız kısa bir sürede, Ortaklarlar yakınındaki dağın eteğindeki 75 Yıl Aydın Selahattin Tüneline vardı. Mühendislik harikası olan tüneli geçti. Artık İzmir’ in Selçuklu İlçesi tarafındaydık. Yine kısa bir sürede, tünelin çıkışındaki dağın eteğinden, karşı dağın kuzey yamacı eteğine geçtik. Dağın kuzey yamacı eteğinde başlayan ova yemyeşil… Arabamız otobanda yeşillikler içinde adeta kayarak gidiyordu. Araba hızla yol alırken birkaç km. ötede olan Torbalı İlçesinin çok katlı, yüksek binaların bir cephesinin görüntüsü kaybolurken diğer cephesinin görüntüsü ortaya çıkıyordu. Aydın’ dan çıkalı bir saat oldu olmadı. Gökdere Köyü, Eğemenlik derken vadinin bitişiğindeki İzmir Bornova Viyadüğüne girdik. Bornova’ dan 15–20 dakika içinde Basmahane’ye, Fevzipaşa Blv. 4. Onur Han No:174 adresinde bulunan İzmir Vergi Denetmenleri Bürosunun önüne gelmiştik. O. Nuri Bey arabadan inmeden Müdür Bey’ e: “Biz Başkanımızla görüşmeye çıkalım. Başkanımız dosyaları istesin. Dosyaların vergi dairesinden alınması, gelip, gitmesi öğleye kadar tamamlanır belki de öğle sonrasına sarkabilir. Duruma göre biz sizi haberdar eder, buluşur Aydın’ a döneriz.” dedi.

Müdür Bey : “ Tamam ben sizde haber bekleyeyim. “ dedi ve ayrıldık.

Doğrudan İzmir Vergi Denetmenleri Büro Başkanı’ nın yanına çıktık. Sekreterinde izin alarak kapısını çalıp içeri girdik. Kendimizi tanıttık. Kendilerine Aydın Vergi Denetmenleri Bürosu Başkanını selamını ilettik. Başkanın masasının önünde bulunan koltuklara oturduk. Başkan bize çay söyledi. “Arkadaşlar kusura bakmayın. Lütfen beni anlayışla karşılayacağınızı umarım. İşimiz çok yoğun. Öğleden sonra tarhiyat öncesi uzlaşmalarımız var. Bir taraftan önümde duran evrakları gözden geçireyim, onları imzalayayım, bir taraftan da sizlerle konuşalım. Dosya alıp verme konusunu tekrar bir daha tartışalım.” dedi.

Ben, O. Nuri Bey’ in gözüne baktım. O. Nuri Beye’ e elimle işaret ederek neyi tartışacağız? Dün tamam denilmemiş miydi? Başkan: “ Her ne kadar dün Başkanınıza tamam dedimse de, akşam evimde yatarken dosyayı alıp size verme konusunu bir daha düşündüm. Yapacağımı söylediğim dosya işleminde bir konu aklıma takıldı. Diyelim ki, Şirketin dosyalarını kendi zimmet fişimle kendi sorumluluğuma aldım… Bu tamam. Size teslim ettim. Bu da tamam… Burada bir problem yok. Ancak, Allah göstermesin Aydın' a giderken yolda bir kaza geçirdiniz. Dosya içeriği evraklar darmadağın oldu. Her bir sayfası yırtıldı, dağıldı bir tarafta kaldı. O zaman bu olayda en çok ben etkileneceğim. Olay öncelikle beni bulacaktır. Arkadaşlar bu durumda ben kendimi, kime nasıl anlatabilirim? Doğrusu bu riske girmek istemiyorum. Ben bu gün Başkanınızı arayıp bu işe olmaz diyecektim. Acele davrandınız siz buraya kadar gelmiş oldunuz. Kusura bakmayın. Sizi buraya kadar yormuş olduk.” dedi.

Başkanım : “ Söylediğiniz olmaz değil. Olur, ama olasılığı çok az olan bir ihtimaldir. Sizin riskinizi biz üzerimize alalım. Mademki Bizler vergi dairesine dosyayı aldığımıza ilişkin fişi veremiyoruz. Sizlere sorumluluk fişi vererek dosyaların yükümlülüğünü bizler üzerimize almış olalım. “ dedim.

Başkan : “ Sorumluluğun devri bu hiç olmaz. Ne ben riske gireyim. Ne de siz riske alın. Bence, bana kalırsa arkadaşlar – lütfen beni yanlış anlamayın, öğüt vermiş gibi olmayayım - sizler bu incelemeden vazgeçin. Elinizdeki …… Şirketine ait inceleme evrakını, Şirketin İzmir’ de bulunan dosyalara erişemediğinizi gerekçe göstererek Büronuza iade edin. Öyle ki tüm vergi denetmenlerinin; sizlerin, bizlerin işleri zaten başımızdan aşkın. Başka işlerimiz mi yok. Türkiye genelinde her bir arkadaşlarımızın sorumluluğunda sonuçlandırılması gereken 50–60 adet iş evrakının var olduğunu biliyorum… Bilmiyorum sizlerinde sorumluluğunda bu miktarda iş evrakının var olduğunu düşünüyorum. Bence, sizler bu iş evrakı üzerinde fazla durmayın. Canınızı sıkmayın. Siz bu işe ait elinizdeki inceleme evrakını iki satır yazı ekinde Büro Başkanınıza iade edin, diğer işlerinize bakın. Bu firmanın işini de Merkezi Denetim elemanı olan kişiler gelsin incelesin. Firmayı inceleyecek kişi her kim olursa olsun Türkiye genellinde inceleme yetkisi olan o kişi gelir Şirketin hem İzmir’ deki hem de Aydın’ daki dosyalarını inceler. Rapora bağlar. Bırakın onlar yapsın.” dedi.

Ben içimden: “Evet, İzmir Vergi Denetmenleri Büro Başkanımız doğru olanı söylüyor” dedim. “Madem ki bizler Vergi Denetmenleri olarak ……Şirketin İzmir’ deki ………Vergi dairesindeki dosyalarını alıp bu dosyaları üzerinde çalışma yapamıyoruz, dosyaları alıp inceleyemiyoruz, öyle bir yetkimiz yok. Öyleyse yetkisi olan bir merkezi denetim elemanı alıp incelesin. Ne diye biz bu işe yok öyle olsun, yok böyle olsun diye kafa yoruyoruz.” diye düşündüm.

O. Nuri Bey : “Başkanım haklısınız. Bizler olmazsa söylediğiniz gibi iş evrakını İzmir’deki dosyalara ulaşamamızı gerekçe göstererek devredelim. Aydın’ a varınca iş evraklarını Büro Başkanlığımıza teslim edelim bizim sorumluluğumuzdan çıksın. İşi, bu şekilde bitirmiş olalım. Sizler yoğunsunuz. Değerli zamanınızı daha fazla almış olmayalım. Bizler, müsaadenizle kalkmak istiyoruz.” dedi.

Hep beraber ayağa kalktık. Tokalaştık. Başkan odasının kapısına kadar bizlere eşlik ederek bizleri uğurladı. Koridora çıktık. Saat 11.00’ e yaklaşıyordu. Ayaküstü bir değerlendirme daha yaptık. Başkanı haklı bulduk. İzmir’ i ben tanımıyorum. O. Nuri Bey’ de fazla tanımıyordu. Aydın’ a dönelim düşüncesi ağırlık kazandı. İncir İşletme Müdürü’ nü aradık. Kendilerini aşağıda Vergi Denetmenleri Bürosu önündeki Cad. kenarında beklediğimizi söyledik.

Araba, Basmahane tarafında geldi. Bindik. Araba yürüdü. Müdür Bey : “ İzmir’ i daha önce görmüş müydünüz?” dedi. Bizlerde “Pek fazla tanımıyoruz dedik. Sizleri ana arter yollarından İzmir’ i tanıtayım. Şu anda Gazi Bulvarındayız. Çankaya denilen yerden geçiyoruz. Gittiğimiz ve önünde geçeceğimiz yer İzmir’ in en önemli buluşma yeri Konak Meydanıdır. ” dedi.

Müdür Bey bir ara O. Nuri Bey’ e :” Nasıl dosya işini hallettiniz mi?” diye soru sordu. O. Nuri Bey : “Hayır halledemedik.” dedi ve İzmir Vergi Denetmenleri Başkanıyla yaptığımız konuşmayı birkaç cümle ile kendisine aktardı. “ Netice olarak Şirketinize ait nezdimizde bulunan inceleme evrakını merkezi denetim elemanları tarafından incelemesi için Büro Başkanımıza iade yapacağız.” dedi. Müdür Bey, biraz suskun ve sukut kaldıktan sonra : “ Sizler gerekli gayreti gösterdiniz. Sizlere bu gayretinizden dolayı teşekkür ederim. Ne yapalım, öyle olması gerekiyorsa da öyle olsun.” dedi.

Bizler bu şekilde konuşurken arabamız konak meydanını geçti. Mustafa Kemal Sahil Bulvarına girdi. Balçova Güzelyalı’ ya doğru gidiyoruz. Bakü Bulvarına kadar gittik. Bakü Bulvarına girmeden göbekten tekrar geri " U" dönüşü yaptık. Yine aynı güzergâhta, Mustafa Kemal Sahil Bulvarından Konak Meydanına doğru gidiyoruz. Kısa bir sürede tekrar Konak Meydanına gelmiş olduk. Birkaç dakika içinde Konak, Pasaport’ dan başlayarak Alsancak Kordon Boyunda girdik. Aracımız Kordon Boyunca biraz ilerlemişti ki sağ yan tarafa saptı. Biraz ileride bir binanın önünde durdu. Şoför arabanın motorunu durdurdu.

Bana dönerek: “Üstadım buraya, bu semte Alsancak denir. Şu anda Şirketimizin genel idare binasının parkındayız. Yukarı çıkalım. Bir çayımızı için... Patronlarımızla da tanışmış olursunuz... Öğle oldu. Misafirimiz olun. Yemek yiyelim.” dedi.

Tam bir oldu bittiye gelmiştik. Ne yapalım. Nasıl hareket edelim anlamında O.Nuri Bey’ in gözünün içine baktım. O. Nuri Bey, inelim anlamında başını hafifçe öne eğdi. Gönülsüz bir şekilde arabadan indik. Biz önde, Müdür Bey arkada merdivenlerden iki kat yukarı çıktık. Müdür Bey öne geçip, kapıyı açarak bizleri içeri buyur etti. Şirketin ofisine girdik. Ofisin içi çok sade döşenmişti. Her çalışan için, insan boyu yüksekliğinde içinde masa ve oturma grupların olduğu birbirinden şeffaf camlarla bölünmüş ayrılmış ayrı ayrı oturum alanları oluşturulmuştu. Müdür Bey, ara koridorda olduğumuz halde şeffaf cam nedeniyle göz göze geldiğimiz patronlarla bizi tanıştırdı. Patronlar, orta boylu insanlardı. Birbirleri ile kardeştiler. Büyük Ağabey, olanın oturduğu bölümde bizlere yer gösterdiler, oturduk. Ağabey patron çay, kahve, kola ne içebileceğimizi sordu. Bizde çay içebileceğimizi söyledik. Diğer kardeş de kalkarak kendi bölümünde bizim oturduğumuz bölüme geldi. Bizimle tanıştı. Sonra yanımızda ayrılarak İncir İşleme Tesisi Müdürü ile birlikte bulunduğumuz yerden ayrılıp başka bir odaya geçtiler.

Ben bir yandan çayımı içerken içinde bulunduğumuz mekâna tekrar takrar bakıyor, bir taraftan da patronun hareketlerini, tavırlarını gözlemliyordum. Patron bizlerle Türkçe olarak bir iki dakika laf ediyor, etmiyor masasındaki telefonlardan birisi zıırttt diye çalıyordu. Ağabey Patron, her telefon çalışında, telefonun karşı ucundaki kişi ile yabancı bir dilden birkaç dakika konuşuyordu. Patron kaldığımız kısa süre içinde İngilizce konuştu. Almanca konuştu. Fransızca konuştu. Fransızca konuşmasını anlar gibi oldum. Zira öteden beri 3 yıl Orta Okulda, 3 yıl Lisede hatta 2 yılda Üniversitede Fransızca okumuştum. Nevşehir’ de Vergi Denetmeni olarak çalışırken; yolda, belde gördüğüm turistlerle diyolag kurma adına, biraz da özel olarak kendi, kendime Fransızca çalışmıştım. Ancak onca emeğe karşılık bu gün dahi ne Fransızca konuşabiliyordum, ne de yazabiliyordum. Okuduğum okullarda Fransızca derslerine bunca zaman harcamama karşılık yalınızca elime aldığım kısa ve basit cümlelerle yazılmış küçük Fransızca hikâyeleri okuyup, anlamını çözmekten başka Fransızcam hiçbir işe yaramıyordu. Acaba ben mi aptal bir insanım da Fransızca öğrenememiştim? Yok, yahu be kendimi biliyorum. Pek zeki insan değilsem bile, pek aptal bir insanda sayılmam… Orta zekalı bir Türk'üm. Ancak benim gibi bir Türk’ ün bilmem kaç sene Fransızca öğrenmek için uğraş vermesine rağmen, Fransızca konuşamamasında, bir şey bilmemesinde, bir anormallik olduğu kesindir. Kaldı ki, yabancı dil öğrenemeyen yalnız ben değilim ki, çevremdeki benim gibi yanancı dil eğitimi görmüş nice insanlarında hali perişandır. Onlarda öğrendikleri dilden iki kelimeyi bir araya getirip konuşamıyorlar. Ben bu işi, başarısızlığı anlayamıyorum. Olmuyor işte... Milli Eğitimin Öğrenim Metodunda bir yanlışlık var da mı öğrenemiyoruz. Sanıyorum ki yabancı dil konusunda çoğu Türk’ün durumu benim gibi olduğuna göre başka bir öğretim metodunun olması gerekir diye düşünüyorum. Böyle düşünmekle acaba bilmediğim bir konuda ahkâm mı kesiliyorum? Haksız bir hüküm mü veriyorum? Benim bu görüşlerime katılır mısınız bilmem. Doğrusu ben bu konuda bir yanlışlığın var olduğunu düşünüyorum.

Zira, Patron Fransızca konuşmasında incirle ilgili : “ kilogram fiyatı …. Franktan, şu karar kg. ekstra incirden… taşımalık (konteynır) mal hazır edebileceklerini, akreditifli ödeme kabul edebileceklerini…………” söyledi.

Patrona Fransızca konuşmanızda : “kilogram fiyatı …. Franktan, şu karar kg. ekstra incirden… taşımalık (konteynır) mal hazır edebileceğinizi, akreditifli ödeme kabul edebileceğinizi söylediniz.” Fransızca konuşmanızı doğru olarak anlamışmıyım?” dedim. Patron : “ Evet, doğru… Doğru anlamışsınız.” dedi.

Bunca sene Fransızca öğrenmek için kullandığım zaman ve kat ettiğim yolu düşünürseniz; İngilizce, Almanca, Fransızca bilen patronun ofisinde benimki ancak patronun ticari konuşmasını anlayabilecek kadar bir Fransızca da olsa orada, Fransızca konuşmayı anlayabilmiş olmanın verdiği haz ve coşkuyu, yaşamış olduğum mutluluğu sizlere nasıl anlatabilirim ki…

Patronla aramızda oluşan diyalogu devam ettirmek istedim ve patrona : “Affedersiniz sizlere bir soru sorabilir miyim?” dedim.

“Tabi sorabilirsiniz” dedi

“Sizler, ofisinizde bulunduğumuz kısa bir süre içinde hem İngilizce, hem Almanca hem de Fransızca konuştunuz. Sizler bu dillerin sadece ticari kalıp ya da sözcüklerini mi biliyorsunuz? Yoksa bir İngilizce, Almanca ve Fransızcanın tüm konuşma kalıplarını, kurallarını da biliyor musunuz?” dedim.

Patron: “Bir İngiliz kadar İngilizce, bir Alman kadar Almanca, Bir Fransız kadar Fransızca, bir İtalyan kadar İtalyanca, Bir İspanyol kadar İspanyolca, bir Türk kadar Türkçe bilir, yazar, konuşurum.“ dedi.

Patrona: “ İngilizce uluslararası bir dil, Almanya, Fransa, İtalya Avrupa’ nın büyük ölçekli ekonomisine sahip olan ülkelerdir. Bu dilleri öğrenmenizi bir şekilde anlıyorum. Fakat İspanyanın ve İspanyolların; raks, gül, şal ve arenada kırmızıya koşan azgın çengel boynuzlu boğaları ve karşısında güç gösterisi yapan matadorları dışında ekonomik anlamda Türkiye’ de adı, esemesi, okunmaz, bilinmez. Ne diye İspanyolca öğrendiniz?” dedim.

Patron : “ Büyük dedelerimizin, dedesinin dedesi Osmanlılar zamanında İspanya’ dan Türkiye’ ye göç etmişler. O günden bu güne aile içinde İspanyolca konuşulur. İspanyolca bilmem oradan geliyor.” dedi.

Benim o maliyeci merakımı yine durduramadım... Bu konu ile bağlantılı bir soru daha sordum: “Affedersiniz ailenizin diğer ferleri de aynı sizin gibi sizin konuştuğunuz tüm dilleri konuşabiliyor mu?” şeklinde oldu.

Patron ne çok meraklısın der gibi gözlerimin içine baktı ve: “ Evet, onlarda benim konuştuğum her dili konuşurlar. ” dedi.

*****

Ağabey patronun “ Büyük dedelerinin dedesinin dedeleri Osmanlılar zamanında İspanya’ dan Türkiye’ ye göç ederek gelmiş olmaları, aile içinde İspanyolca konuşuluyor olması” ifadesinden İspanyolların bir zamanlar zoraki toplu olarak göçe zorladığı insanlar aklıma geldi ve anladım ki; Şirketimizin sahipleri, İspanya’ nın ihraç ettiği, bizim de ithal ettiğimiz ve daha sonra Türkleştirdiğimiz “Beyaz Türkler’ in” torunlarıydı.

İthalat, ihracat yapan “ İthal Ettiğimiz Beyaz Türkler” in yanında birde her dönem siyasi iradenin yanı başında dolaşan; bu iradeyi teşviklerinin, rantların dağıtıldığı yerler olarak gören, devlet bankalarında dönüşü olmayan krediler alan, kullanan, bankalar batıran, ihale komisyoncusu “Yerli Beyaz Türkler” var ki Allah onları “ Tüm Beyaz Türkleri” başımızdan eksik etmesin. Bu “Beyazlar ” olmasaydı bizlerin hali nice olurdu. İhracatta, ithalatta, inşaatta, ticarette, bilimde, sanatta, siyasette, edebiyatta, devlet yönetiminde anlamayan biz “Siyah Türkler” (!!) şehirlerin varoşlarında, gecekondularında, kerpiç evlerde oturan vasıfsız, iş, güç bilmez, kafası çalışmaz, tembel insanlar değil miyiz? Koyun, sığır çobanlığından başka ne biliriz ki...

*****

Şirketimizin mekânında, toplam 20 dakika kadar ancak kalmıştık ki patronun kardeşi yanımıza geldi. Kendisinde bir tedirginlik hissediliyordu. Sonra kapıya yöneldi, kapıyı açarak “ Öğle oldu. Çaylarımızı içtiğimize göre aşağıda bir şeyler yiyelim, içelim Lütfen.” dedi.

Ben: “ Diğer kardeş patronun bu sözleri ile kovulduk mu? Yoksa gerçekten yemeğe mi davet edildik.” Bir şey anlayamadım. Ne oluyor diye O.Nuri Bey’ in gözlerine baktım. O. Nuri Bey de “ Hiçbir şey hissettirme anlamında vücut dili ile bana yanıt verdi. Ben de : “ Başımı hafiften eğerek tamam” dedim.

Ben patron aşağıda bir şeyler demesinden, çay içtiğimiz yerin at katında işletmenin kendi yemekhanesi var. Orada bir şeyler yiyeceğiz diye düşündüm. Hayır, öyle olmadı dışarı çıktık. Biraz ileri yürüdük. Önü denize bakan meyhanemsi bir yere girdik. Bu yer, yapı olarak dışı beyaz boyalı, Osmanlıların son döneminde ya da Cumhuriyetin ilk yıllarında inşa edilmiş eski değişik mimarisi olan bir yapıydı. Girişin önünde ahşaptan masa sandalye vardı. İçeri girişte kapının sağ tarafında ahşap bir masanın kenarında ahşaptan sandalyelere oturduk. İçerisi tamamen değişik bir şekilde ve ahşaptan dekore edilmişti. Şu anda bu yerle ilgili hafızama kazınmış, hatırlayabildiğim tek şey, en önemli dekor, kapının tam giriş karşısı olan duvara kilim üzerine çapraz şekilde asılmış, ince uzun namlulu, dar kundaklı eski Osmanlı Dönemi piyade silahı şeklinde silahların olmasıydı. İçeride bizden başka iki kişi daha vardı. Onlar yüksek ayaklı sandalyelere oturmuşlar, önlerinde yine ince uzun ahşaplardan dekore edilmiş yüksek duvar şeklinde duran zemine dayanmışlar içkilerini içiyorlardı. Bu kişilerin yüzleri bizlere dönük değildi. Önlerindeki duvara bakıyorlardı. Vücutlarının yan tarafı bize dönük hararetli şekilde bir şeyler tartışıyorlardı. Bazen bize doğru dönüp dışarıyı seyrediyorlardı. Zaman zaman dışarıya bakıyormuş gibi görünmelerine rağmen bizleri izlediklerini hissediyordum. Bacaklarında kot pantolon üzerlerinde de mont vardı. 45–50 yaşlarında kirli sakalı heriflerdi. Patron selamlaşmalarından onların birbirini tanıdığı anlaşılıyordu. Patron :” Yanda biralarını içen arkadaşlarımız İzmir’ in Levantenlerindendir. Buraya Levantenlerin dışında başka kimse girmez. Sizler benim misafirim olduğunuz için buradasınız. ” dedi.

*****

Levantenları biliyorum. Osmanlılar zamanında İzmir' de Osmanlıların dış ticaretini bunların dedeleri yapıyordu. Bu gün de kirli sakallı torunları yapıyor. Ben "SiyahTürk' e" göre değişen bir şey yok. O gün, Osmanlının iç ve dış ticaretine hakimdiler. Bu günde hakimdirler.

*****

Garson ve patron ne yersiniz ne içersiniz diye bir şey söylemiyordu. Garson gecikmeli de olsa içi bira doldurulmuş olarak büyük cam bardakları masaya, önümüze koydu. Biranın içinde kabarcıklar çıkıyordu. O. Nuri Bey’ le yine göz göze geldik. Vücut diliyle konuşmaya başladık. O. Nuri Bey bana: “ Senin içki içmediğini biliyorum. Kendini bozuntuya verme... Sakin ol... Hiçbir şeyi belli etme...” diyordu. Patron altın sarısı biradan bir iki yudum çekti. O. Nuri Bey’ de bir yudum aldı. Biralar masamıza konalı çok geçmemişti ki bu sefer de önümüze yayvan, beyaz tabaklar içinde kızartılmış karidesler geldi. Öyle anlaşılıyor ki, Beyaz Türk’ ün menüsün sadece bira ve karides vardı. Bunca yaşıma rağmen ilk defa bana ne yersiniz? Ne içersiniz? diye sorulmadan benim iradenim dışında masama, önüme, bira ve karides kondu. Başparmağım kalınlığındaki; elli, ayaklı kızartılmış karideslerin rengi de altın gibi sarıydı. Üzerine kırmızı pul biberi serpilmiş, yanlarına yeşil, saçaklı birkaç dal maydanoz konmuştu. Ben kendi kendime : "Ey insanlıktan nasibini almayan kaba Çöl Bedevisi! Ye yiyebiliyorsan (!!!) …" diyordum.

O. Nuri Bey, bana göre daha rahat bir insandı. Gözlüklerinin altında bana bakıyor, nasıl bir tepki vereceğimi görmek istiyordu. İşte burada, anlayış ve damak zevki olarak bu masadaki yemek kültüründe benim gibi “Çöl Bedevisi Türk’ ün “ yolu “ Beyaz Türk’ ün “ yolu ile kesişmiyordu. Beyaz Türk yanımda; çıtır çıtır elli ayaklı karides böceklerden yiyor, üstüne soğuk birasını içiyordu. Bu sırada olacak şey değil, birden çocukluğumda; çobanlığını yaptığım kuzuları, Temmuz sıcağında öğle vakti eve getirdikten sonra kayalar oyularak yapılmış, çok doğal bir serinlik sunan damdan anamın içi mercimekli tereyağlı bulgur pilavı yediğim ve yanında da bir tas ayran içtiğim günler aklıma geldi. Bu düşünce tüm benliğimi sardı. O günlerim gözümün önünde şerit gibi aktı geçti. Bu nasıl bir şeydir? Alsancakta, İzmir Körfezinde; mavi körfez suyun rüzgârla oynaştığı bir yerde, o masada, anamın içi mercimekli tereyağlı bulgur pilavının özlemini çekiyorum. Orada, böyle bir düşünceye kapılmış olmama bu gün dahi bir anlam verebilmiş değilim.

Ben yememek, içmemek için havadan sudan konuşuyordum. O. Nuri Bey birayı olduğu gibi götürüyordu. Ancak karidese gelince çatalın ucu ile aldığı elli ayaklı karidesi istemeye istemeye ağzına götürüyordu. Nazik ve kibar insan olan O. Nuri Bey’ in bu halini gördükçe gülmemek için kendimi zor tutuyordum.

Beyaz Türk’ün göz ucu ile beni izlediğinin farkındaydım. Benim bir şey yiyip içmediğimi gördükçe bizlerden kurtulmak için karidesini daha hızlı bir şekilde yiyip, birasını içiyordu. Patronun aklında benim için: “ Zenci Türk ağzının tadını ne bilir. Bu balık lokantasının en değerli menüsü olan karides ikram edildiği halde yemedi.” diye düşündüğünü hisseder gibi oluyordum. Çok geçmedi daha 10- 15 dakika oldu, olmadı “Beyaz Türk” karidesleri ile birlikte birasını da bitirdi. Garsonu çağırdı, hesabı ödedi. “Siz yemiyorsunuz galiba” dedi ve hiç hoş olmayan bir şekilde ayağa kalktı. Ben de ayağa kalktım. O. Nuri Bey' de ayağa kalmak zorunda kaldı. Sanat müziği aşığı O. Nuri Bey’ in bardağındaki bira, tabağındaki karides yarım kalmıştı.

Dışarı çıktık. O. Nuri Bey, ısmarladığı bira ve balık lokantasının en önemli menüsü olan karides için “Beyaz Türk” e teşekkür etti. Arabanın olduğu yere doğru yöneldik. Beyaz Türk bize dönerek: “ Yukarı çıkar bir çay daha içebilirdik. Sanıyorum sizlerin zamanı yokmuş, biran önce Aydın’ a dönmeniz gerekiyormuş. Müdürüm, bana böyle söyledi. İyi yolculuklar dilerim diye elini O.Nuri Bey’ e uzattı. Tokalaştı. Aynı şekilde benimle de tokalaştı. Yönünü döndü binaya çıktı. Bir iki dakika geçmedi. Müdür Bey aşağıya indi. Arabaya bindik. Aydın’ a doğru yola çıktı.

Ben yolda Müdür Bey: “Müdür Bey; patronlar, bizim inceleme evrakını devredeceğimizi, inceleme yapmayacağımızı biliyorlar mı? “ dedim.

“Evet, Mehmet Bey biliyorlar. Her şeyi ve her aşamasını patronlara anlattım.“ dedi.

“Ya Müdür Bey sen ne diye bizimle beraber karides yemeye gelmedin?” diye soru sordum.

“Haklısınız gelmedim. Yolda araba kullanacağım için içki içmeyim diye sizi yalnız bıraktım. Kusura bakmayın” dedi.

Arabanız hızlı bir şekilde Basmahane ve Bornova’ viyadüğünü geçti. Otobana girdik. Vadiden yukarı doğru gidiyoruz. Arabanın içine bir sessizlik hâkim oldu. Torbalı İlçesini geçmiş tünele doğru varıyorduk ki O.Nuri Bey şarkı mırıldanmaya başladı. Sessizlik kısmen bozulmuştu.

Ben arabanın içinde bu gün olanları düşündüm. Herşey kesik kesik hoş olmayan rüya gibiydi. Adeta basiretimiz bağlanmış, her şey irademizin dışında gelişmişti. Dosya işimiz olmamıştı. Müdür Bey oldu bitti yapmıştı. Bizleri şirket Merkezine götürmüştü.

Haydı gittik. Patronun bizi yemeğe davet ediş şekli hiçbir şey sorulmadan önümüze “Beyaz Türk’ ün” sevdiği karides ve bira konması da tam bir oldu bittiydi. Dahası patronun yemekten kalkış şekli, bizi uğurlayışı da hiç hoş değildi. Tam bir oldu bittiydi. Acaba biz nerede hata yapmıştık diye bir düşünce zihnimi hırpalıyordu. Bana göre tek hatamız, Müdür Bey’ in arabası ile İzmir’ e gitmemizdi. Bu durum önünü sonunu tahmin etmediğimiz oldubittiler zincirini oluşturmuştu. Bu benim için iyi bir ders olmuştu.

Kendi kendimi öğütlemeye başladım: “ Bir inceleme elemanı yaptığı bir incelemede; attığı adımları ve yaptığı hamleleri daima çok iyi düşünmeli, hiçbir etki altında kalmadan kendi aklını ve iradesini yol gösterici olarak önüne koymalıdır. Yaptığı işte kullanacağı inisiyatif, bir oldu bitti ile kısmen dahi olsa başkalarında değil, tamamen inceleme elemanını kendi elinde olmalıdır. Hiçbir irade; ekonomik gücü, siyası gücü, makamı, mevki ne olursa olsun hiçbir kimsenin iradesi tarafsız, bağımsız kalması gereken inceleme elemanının iradesi önüne geçmemelidir. Bir inceleme elemanı yaptığı işte anasının ak sütü gibi kanaat kullanmalıdır. Bunu yapan bir inceleme elemanının başı ağrımaz, kendi ile baş başa kaldığında, başını yastığa koyduğunda, vicdanen rahatsızlık duymaz çok rahat uyku uyur.” dedim.

*****

O olaylardan sonra yukarıda açıkladığım o günkü düşüncelerim daha sonraki yaptığım incelemelerde benim için kendi evrensel beyannamem oldu.

Kendime yaptığım bu öğüdü, meslekte ayrıldığım güne kadar tuttum.

Bu düşüncelerle, o günden bu güne, meslekten ayrıldığım güne kadar yaptığım her incelemede —Benimle aynı çalışma ortamını paylaşmış olan meslektaşlarım, arkadaşlarım çok iyi bilirler.— her ne şart altında olursa olsun hiçbir zaman inisiyatifi elden kaçırmamaya gayret ettim ve kaçırmadım da... Büyük rakamlı, trilyonluk vergi matrahlarına imza attım. Bu işlerimi yaparken o günden bu güne hiçbir yerde siyasi baskı, idari baskı, vatandaştan gelebilecek hiçbir olumsuzluk görmedim. Şükürler olsun. Bu gün geriye dönüp baktığımda çalıştığım Kurumumu iyi temsil ettiğime, maaş olarak aldığım her kuruşun karşılığını samimi ve gayretli bir çalışma ile verdiğime inanıyorum.

*****

Aydın’ a geldik. Tesis Müdürü bizi Aydın Defterdarlığı önüne kadar getirdi. Kendisine teşekkür ettik. Ben Tesis Müdürüne: “Sizlerle beraberliğimiz buraya kadarmış… Meslektaşım O.Nuri ve ben sizin gibi işini seven, işini en ince detaylarına kadar bilen bir insanı tanımaktan büyük bir keyif aldık. Bundan sonraki günlerde de işlerinizden başarılı olmanızı, sağlıklı ömür sürdürmenizi dileriz. Elimizdeki Şirketinize ait iş evrakı ve eklerini kendi Vergi Denetmenleri Büro Başkanlığımıza iade edeceğiz. Büyük ihtimalle bir iki ay sonra Aydın’ a gelecek Merkezi Denetim elemanlarından birisi sizin incelemenizi yapacaktır. “ dedim.

Tokalaştık. Ayrıldık.

Doğrudan Büro Başkanımızın yanına çıktık. Yaşadıklarımızı kendisi ile ayrıntılı bir şekilde paylaştık. Başkanımız gülümsemenin hiç eksik olmadığı pak yüzü, konuşan gözleri ile: “ Yahu Mehmet Bey, bu durumu işin başında düşünebilseydik de sizleri oralara kadar yormasaydık. Madem öyle oldu sizler, Şirketin inceleme evraklarını bir yazı ekinde Büromuza iade edin. Bizde Defterdarlığa iade edelim. Merkezi denetim elemanları Aydın’ a geldiğinde onlar incelesin. Büromuzda başka iş mi yok? Bir sürü incelenmesi, sonuçlandırılması gereken inceleme evrakları var. Sizler elinizdeki diğer işlere bakın.” dedi

Bir yazı ekinde incir işleme tesislerini işleten ………. A.Ş.’ e ait iş evraklarını Büromuz sekreteryasına teslim ettik. Bizler, böylece sıkıntılı olan bu işten kurtulmuştuk. Üzerimizde büyük bir yük kalkmış gibi olduk.

Mehmet TURAN

Antalya Öğretmenevi, 20 Mayıs 2009

Devam edecek…

Aydın ve İncir, İncirdeki Zehir “Aflatoksin” konulu yazımızın son bölümde bizler, aflatoksinli incirleri diğer aflatoksinli gıdaları tüketmeden önce evlerimizde nasıl ayırt edebiliriz? Aflatoksinli gıdaların insan sağlığına ve dolaysıyla ülke ekonomine yaptığı tahribatı anlatmaya çalışacağım. Bir nebze yargı kararından bahsedeceğim.

Yazmakta kendimi sınırlayamıyorum Konuları uzun ve ayrıntılı anlatıyorum. Anlatılan konuyla bağlantılı başka konuları da açıp anlatmaya çalışıyorum. Bu yazının daha da uzun olmasına sebebiyet veriyor. Okurlarımın sıkıldıklarının farkındayım. Kendilerinden özür dilerim.

 
Toplam blog
: 47
: 2386
Kayıt tarihi
: 28.10.08
 
 

Mucur / Kırşehir doğumluyum. Uzun süre Maliye Bakanlığı'nda çalıştım. Kabul etmek gerekir ki, Mal..