- Kategori
- Güncel
Aydınlanma tutkusu mu değil mi...

Geçmişe bakıldığında Türkiye’de “Köy Enstitüleri” ile başlanılan eğitim seferberliğinin, sonraki yıllarda, yeterince aydınlanıp bilinçlenememiş halkın karanlığına yaslanan politikacılar tarafından Enstitülerin kapatılması ile mecrasının değiştirildiğini görüyoruz.
Bir zamanlar aydınlanmanın ışığını rehber edinmiş, toplumcu, halkçı, Ortaçağ karanlığının dehlizlerine ışık götürmeye çalışan aydınlar suçlanmış, sindirilmeye başlanmıştı.
Eğitimi kurumsal ve uygulama açısından ileri taşımaya çalışan üniversite rektörleri dövülmüş, öğretim üyeleri görevlerinin başından uzaklaştırılmıştı.
Önüne gelen aklına eseni suçluyor, insanlar düşüncelerini açıklamaktan korkuyordu. Bu kısır döngü içinde, batı ile doğu arasında “soğuk savaş” rüzgârları devam ederken, ülkemizin çözülmesi gerekli onlarca sorunu ele alınamaz olmuştu.
Köylerin kalkındırılması, köylünün okutulup uyandırılması fikir ve düşünceleri “tehlikeli” bulunuyor, halkın aydınlanması fikri geri kafalı kişilerin yerinden sıçramasına yetiyordu.
O yıllarda kız ve erkek çocuklarının bir arada eğitilmesi birilerinin “tüylerini” diken diken ediyor, Köy Enstitüleri düşmanlığı, yerinden koparılmış kayanın yokuş aşağı hızla yuvarlanması gibi, hızla yayılıyordu.
Tam bir kısır döngü söz konusu idi.
Eğitimde bunlar olurken Türkiye’de demokrasiye geçiş, şiddet yoluna başvurulmadan, seçim yolu ile gerçekleşmiş, Menderes “demokrasiye geçişin Türkiye tarihinin en büyük devrimi olduğunu” ilan etmişti.
“Demokrasiye geçişin dönemin ‘iktidar partisi’ tarafından özenle hazırlandığını ve Atatürk devrimlerinin önemli olduğu gerçeği görmezden gelinmişti” (1)
“İktidara gelen Menderes çok geçmeden, muhalefeti ve orduyu ağır biçimde eleştirmiş, ülkede siyasi ortam gerginleşmiş, taraflar arasında çatışma kaçınılmaz duruma gelmişti.” (2)
“Demokrat Parti, 1924 yılında Cumhuriyetçi Terakki Partisi’nin önerisini göz önüne alarak, yapılacak reformların öncelikle halkın oyuna sunulmasını istiyordu. Menderes, 29 Mayıs 1950’de TBMM’de yaptığı bir konuşmada, Atatürkçü devrimleri, ‘halk tarafından kabul edilenler ve kabul edilmeyenler’ diye ikiye ayırmıştı. Böylelikle Atatürkçü mirasın dokunulmazlığı ve doğruluğuna inanmış Atatürkçülerle, halk egemenliği kavramını sürdüren Genç Demokratlar arasında tam bir uyuşmazlık yaratılmıştı. Bu durumda Atatürkçü mirasın, halkın belli bir kesimince en çok karşı çıkılan ilkesi olan ‘laiklik’, sürekli bir mücadelenin konusu olmuştu. Bu bağlamda İslamcılar Demokrat Parti’nin seçim zaferini, islamiyetin zaferi olarak olarak göstermiş ve laikliği hedef almışlardı.” (3)
Daha o günlerde insanlar arasına “ayrılık” tohumları serpiştirilmeye, bizden olan ya da olmayan, veya bizim gibi düşünen veya düşünmeyen ikilemi yerleştirilmeye başlandı.
O günden bugüne Türkiye’de değişen nedir?
Geçmişten günümüze, değişen dünya düzeninde ne yazık ki batılılaşmaya, çağdaşlaşmaya ve laikliğe bakış açısında farklılık devam ediyor.
Bu bağlamda, Türkiye gündemine bakıldığında “mahalle Baskısı” söylemi, toplumun bilinçaltına yerleşmiş bir olgu mudur değil midir?
Türkiye’de yıllarca laiklik tartışma konusu yapılmış, ülke içinde giderek çağdaş ve modern kılık kıyafet yerine “cüppe” ile sokağa çıkma yaygınlaşmıştır. Bugün İstanbul’un Fatih semtine gidildiğinde sokak ve caddelerde yapılacak gözlemin bu düşünceyi doğrulayacağını göreceksiniz. Hoş sadece Fatih’te değil ülkenin çoğu yerinde cemaatlerce “cüppenin” bir kıyafet biçimi olarak benimsendiği gerçeği ile karşılaşacaksınız. Kadınların giydiği “çarşaf” ise artık sokaklarda pek de “dikkati” çekmemektedir.
Bu durumda, modern ve batılı giyim tarzını benimsemiş bir vatandaşın “mahalle baskısı” olmadan, cemaatlerin yoğunlaştığı yerlerde sıkıntı çekmeden dolaşması olası mıdır?
İnsan hakları bağlamında doğaldır ki hiçbir vatandaşın giyim kuşamına karışılmamalı, hiçbir vatandaş yasalar çerçevesinde, düşüncelerinden dolayı ötekileştirilmemeli. Hiçbir vatandaşın inancına karışılmamalı. İnsanlar istedikleri şekilde rahat bir yaşam tarzını benimseyebilmeli.
Ancak, eğer bu ülkede birileri “cüppe” ve “çarşaf” ile sokağa çıkıyor ve karışılmıyorsa, sende “tişört” ve “kısa etekle” sokağa çıkana karışamazsın.
Senin bir takım hakların varsa diğerininki de vardır.
Gazete ve derginin yanısıra kitap okuma alışkanlığımız yeterli değil. Fakat ne yazık ki belli düşüncelerin yaygınlaştığı günümüzde farklı düşünceleri dile getiren gazete ve kitapları alıp rahatça okumanın “mahalle baskısı” nedeni ile mümkün olmadığını görüyoruz.
Kimi gazetelerin açıktan okunamadığı gerçeği var mıdır yok mudur?
Ve bu, düşünce hürriyeti ile ne derece bağdaşmaktadır?
İnsanların düşüncelerini dile getirmekten çekinmeleri, okuyacakları kitap, dergi ve gazeteleri kimi zaman saklama gereğini duymaları demokrasi ile yönetilen bir ülkede doğal bir durum mudur?
Çağdaşlığı devam ettirmenin yolu, demokrasi kavramını tüm kuralları ile benimseme ve uygulamakla olur. Ötekileştirme düşüncesini unutmak ise insan hakları kavramını “sözde” değil “özde” benimsemekle mümkündür.
“Karınca, kendi çıkarında açıkgöz bir yaratıktır, ancak meyveliklerle çiçek bahçeleri için büyük bir yıkımdır Kendi çıkarlarına çok düşkün kimseler de toplum için böyle zararlıdır.”(4)
Kaynak:
(1) Menter Şahinler, Atatürkçülüğün Kökeni, etkisi ve güncelliği sf.258.(Çağdaş Yayınları)
(2) A.g.e.
(3) A.g.e.
(4) Francis Bacon