- Kategori
- Sinema
Babasına bak, oğlunu alma

Ön not: Bu yazı, "Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu" (DKAO) adlı film izlenmeden ve yazarın bu filmi neden izlemek istemediğini açıklamaya çalışmak amacıyla kaleme alınmıştır. Yani önyargılı ve fazlasıyla özneldir. Filmi izleyenlere ve beğenenlere duyurulur.
Tarih tekerrür edermiş derler; ama ilkin trajedi, sonra da komedi olarak. Belki daha doğru bir önerme, tarihin tekrar etmediği ama kafiye yaptığı olabilir, bilemiyorum. "Dünyayı Kurtaran Adam" (DKA) adlı filmin devamının çekileceğini ilk duyduğum andan beridir bu sözler aklıma gelip duruyor.
DKA'yı ilk kez sinemada ve 12, 13 yaşlarımdayken izledim. O zaman ne düşündüğümü, ne hissettiğimi çok iyi anımsamıyorum. Sanırım yaz aylarıydı ve okullar tatildi. Sıcak bir yaz günü, hafta içi, öğleden sonra Eskişehir Kılıçoğlu Sineması'nda izlemiş olmalıyım; çünkü sanırım yine o yaz, Cüneyt Arkın'ın "Haydarpaşa'nın Gelini" olarak lanse edilen Christine Haydar ile beraber çektiği "Sarışın Tehlike" adlı avantür filmini de o sinemada izledim. Her neyse, ilk izleyişimde DKA'dan aklımda kalan çok az şey olarak, Arkın'ın ayaklarına bağladığı kayalarla, tabiri caizse "şut çalışması" ve filmin giriş ve final bölümlerinde, daha önce "Yıldız Savaşları" filmlerinde gördüğüm şekilde akan yazılarla bir çeşit "manifesto"nun ilan edilmesi sayılabilir.
Aradan yaklaşık on yıl geçti ve doğal olarak bu film de benim aklımdan tamamen çıkıp gitti. Ankara'da okuyor ve ayda bir, bir hafta sonu ailemi görmeye Eskişehir'e gidiyordum. Bu sefer bir cumartesi öğleden sonrasıydı ve dışarıda diz boyu kar olduğu için evde televizyon karşısında pineklemeyi tercih etmiştim. Özel bir televizyon kanalında DKA bütün ihtişamıyla başladı ve size yemin ederim, gözümü bir an bile kırpmadan filme kendimi kaptırdım. Alay ettiğimi düşünenler yanılıyor, bu filmin kendi ölçüleri ve çapında bir başyapıt olduğuna karar verdim. Bu kararım o günden sonra da değişmedi. Film bittiğinde, içim karşı konulmaz bir şekilde ondan bahsetmek isteğiyle dolup taştı. Dışarı çıkıp arkadaşlarımla buluşmak ve DKA hakkında konuşmak için kıvranıyordum ama o hafta sonu boyunca, hçbir arkadaşımın filmi izlememiş, hatta adını bile duymamış olması nedeniyle bu isteğime kavuşamadım.
Yıllar geçmeye devam etti, İstanbul'a yerleştim. Sinemaya ilgim zaman içinde daha da arttı; gidebildiğim tüm filmleri izliyor ve sinema dergilerini takip ediyordum. Sahaflarda film afiş ve fotoğrafları araştırdığım bir dönem de oldu ama çok da uzun sürmedi. Bu arada DKA'yı bir kez daha, bu sefer videoda izleme şansına kavuştum. Benim gibi, bu filmin müptelaları olduğunu farkettim. Filmin afiş, fotoğraf ve video kasetleri fahiş fiyattan satılıyordu. Bir çeşit efsane haline gelen DKA'nın "Dünyanın En Kötü Filmi" seçildiğini, "Dünyanın En Kült 7. Filmi" olarak kabul edildiğini duyuyordum. Hatta Boğaziçi Üniversitesi'nde bu filmin "Yapılmış En Kötü Film, Utançla Sunuyoruz" tarzı bir sloganla gösterime girdiğini de duydum ve ne yalan söyleyeyim, bu büyük filme kendi büyüklüğüne yakışır bir haksızlığın reva görüldüğünü düşündüm.
Bu filmi büyük yapan neydi? Hemen söyleyeyim; DKA, B filmleri olarak tanımlanan ve ana akım sinemanın hemen hemen bütün tarzlarını son derece kısıtlı bir bütçe, oyunculuk, yapım, yönetim ve senaryo ile taklit eden paralel bir dünyanın en kendine özgü, mutlak sonucuna ulaştırılmış mükemmel bir örneğiydi. Filmin en az üçte biri başka filmlerden kolaj yapılarak hazırlanmıştı. Filmi dikkatli izleyenler kesinlikle farketmişlerdir, bu filmin "harcında" "Yıldız Savaşları" da var, "Kutsal Hazine Avcıları", "Ay Harekatı", "Maymunlar Cehennemi" filmlerinden kareler de. Kapadokya'nın kendine özgü coğrafyasının başka bir gezegen rolünü üstlendiği filmimizde, ilk çağlardan kalma giysileriyle yaşayan ve "Saylonlu"ya benzer giysileriyle dehşet saçan kötü güçler tarafından tehdit edilen mazlum bir halkı koruma görevini, kafalarında motorsiklet kasklarıyla kullandıkları uzay gemileri bu gezegene çakılınca üstlenen Türk ve Müslüman iki "akıncı"nın maceralarını izleriz. Dolu dolu geçen 90 dakika boyunca kahramanlarımız Murat (Arkın) ve Ali (Akkaya) kah pelüşten canavarlara karşı savaşırlar, kah Hüseyin Peyda'nın canlandırdığı Bilgin'in derin felsefesi ile hidayete erip Sihirbaz'ın kötülüklerine imanla göğüs gererler. Bir sürü başka filmin, felsefi görüş, tarih bilgisi ve özgün hayal gücünün kaotik eklemlenmesinden oluşan DKA bittiğinde, izleyici, Türk-İslam düşüncesinden "New Age" felsefesine, Mevlana'dan 3. Dünya Savaşı sonrasının "postakopaliptik" öngörülerine uzanan engin bir düşünce bombardımanına uğrar.
Birçok tür ve hikayeyle keşişen bu film için söylenebilecek en son şey ise, sanırım DKA'nın komedi amacıyla çekilmiş olduğudur. Doğrudur, bu film komiktir ama bu filmi gülünç yapan en önemli faktör de zaten bu filmi kendi türünde emsalsiz kılan yanı, yani ciddi olarak çekilmesidir. İddia edilebilir ki, bu film daha tutarlı bir senaryo, daha büyük bütçe, daha iyi yönetim, yapımcılık ve oyunculukla çekilmiş olsaydı, son derece vasat, akılda kalması neredeyse imkansız ve önemsiz bir bilimkurgu-macera denemesi olarak sinema tarihine iz bırakmadan unutulmaya terk edilirdi.
Biliyorsunuz, DKA'nın devam filmi çekildi ve geçtiğimiz hafta vizyona girdi. İzlemediğim ve izlemeyi düşünmediğim DKAO'nun bence bir sürü handikapı var. Bunlardan birincisi ve en önemlisi bir komedi filmi olarak çekilmesi. İkincisi, DKA ile kıyaslanamayacak büyüklükte bir yapım ve görsel efekte dayanması. Üçüncüsü de muhtemelen tutarlı bir senaryoya ve birarada oynamaları bilinçli olarak komik olacağı varsayılan bir oyuncu kadrosuna sahip olması.
DKA'nın gülünçlüğü, yukarıda da belirttiğim gibi, komedi filmi olmamasından ve gayet felsefi ve ciddi mesajlar vermeye çalışan bir bilim kurgu filmi olmasından kaynaklanıyor. Düşük bütçesi, içerdiği kolaj sahneler, tutarsız senaryosu da diğer önemli boyutlar. Siz şimdi bunları değiştirip, görsel efekt bombardımanı ve komik olduğu varsayılan oyuncularla ciddi ciddi komedi filmi yapmaya kalkarsanız, elinize geçecek olan yalnızca ikinci sınıf bir ana akım komedi filmi olacaktır ve belki belli bir gişe hasılatı elde edebileceksiniz ama en fazla iki sene sonra ucuz vcd tezgahlarına düşen bir film yapmış olacaksınız.
DKA çekileli çeyrek yüzyıl geçti, izleniyor ve muhtemelen daha uzun yıllar da izlenecek. DKAO'nun ise birkaç yıl sonra anımsanır olması bile bir mucize olacaktır diye öngörüde bulunuyor ve geçen kış vcd'sini aldığım ve yalnızca kendisine benzeyen bu eşsiz filmi bir daha izlemek üzere televizyonun karşısındaki rahat koltuğuma geçiyorum.