- Kategori
- Sinema
Babil

Uzun zamanlar birbiri ardına aynılığın tüm unsurları yaşamımı kuşatmışken, baktım ki sinemada son yıllarda elinden geleni yapmış; heyecansı, basit, tekrarlardan oluşan, gününü milyon dolarlarını kurtarmaya adamış, senaryosu muhasebeciler tarafından onaylanmış filmlerle dolmuş-taşmış sinemalar. Yüzler aynı, konular aynı, izlemekten hiç hoşlanmadığım hollywood komedi filmleri -sanki dünya güllük gülüstanlık- hayali ilişki filmlerinin ahkamlığında beylik saçma dizi-filmler... Aynı; aynılığı bile aynı.
Yavaşça kopmaya başlamıştım günümüz sinemasından, derken uzak doğu sinemasının şiirsel dünyasıyla tanıştım. O denli güzeldi ki büyülünmek, yıllar sonra göz pınarımdan taşıveren damlalar bile ürperti vererek keyife dönüşmüştü izlerken. Filmleri sinemada izleme şansı bulamadığımdan gecikmeli izlemediğimi de söylemeliyim. Derken birkaç filmden sonra rüya bitti. Aynı filmleri yeniden kiraladım. Türk sineması birkaç etkileyici örnekle keyiflendirdi beni. Nasıl sevdiğim bir şarkıyı geri alıp dinliyorsam filmleri de yeniden kısa süreler içinde alıp tekrar izledim. Ardından yeniden başladı aynlılıklar. Bir iki saçma filme takıldım o aralar, bir yandan da zorluyorum kendimi, "bak güzel eleştiri almış, izle filmi", olmuyor... Sıkılıyorum.
Bazen beynimdeki harddiski silip yeniden izlesem klasiklerden başlayarak diyorum. Derken bir filmle tanışıyorum, konusu yaratıcı, etkili müzikleri; bu seferde iğrenç bir görüntü, karanlık, mat, berbat. Sanki güzel parlak ışıklarda acı, drama yaşanmazmış gibi; yine aynılık...
Sıkıcı sinema günlerim birbirini kovalayarak giderken bir gün "babel" filmiyle tanıştım... Babil...
Ne güzel dedim içimden, ne güzel; tek bir kelimeyle anlatacağım bir film çıktı karşıma: Tek bir kelimenin her şeyi anlatabileceği bir film.
Günün birinde adamın teki bir beste yapar. Orkestra yerini alır, şef elini kaldırıp orkestraya komut vereceğe yerde seyirciye döner, salonun ışıkları kısılır, yumuşayan ışıkların altında derin sessizliğin içine şunu söyler :"Herkes içinden, en sevdiği bestenin, en sevdiği bölümünü gözlerini kapatarak dinlesin lütfen."
Şimdi desem ki size, tek kelime diye tanımlayacağım bir film için söyleyeceğim, o kelimeden sonra ne düşünürdünüz?
İşte Babil filmi bende bu duyguları uyandırdı. Tek kelimeyle, bir tanımla tüm filmi anlatmak.
Filme emeği geçenlere içten bir teşekkür ettikten sonra tek kelime geçti içimden: İnsan.
İnsanı anlatan bir film yapmak mümkün müydü?
Kucaklayıp; aşkın, sevginin, paylaşımın, hayallerin, kırıklıkların, hüznün, başkaldırının, çaresizliğin, satılmışlığın, bencilliğin, ben merkezciliğin, vericiliğin, kaygının, samimiyetin, iki yüzlülüğün, tek yüzlülüğün, önyargının, dünyanın; evet insanın aynılığından bahsediyorum. Ve üstelik hiç sıkılmadan, aynılığın, aynı karelerin içinde bu denli sıradanlığın içinden sıcak, içten verilmesi... Teşekkür ettim tüm emeği geçenlere... Anlatılan insandı...
İnsana dair olandandı Meksikalı esmer kadının benzerliği bu topraklara, ama bir adım ilerde. İçimden sordum, "Hala neden Akdenizli olamadık?" diye. Ama diğer tüm tavırlardaki aynılığı, çocukları çölde ararken ayakkabılarında hüzün.. dolan kum aynı ayakkabılarının içine.
Fas'taki çocuğun, 'teröristen temzilenmiş bir ülkenin' sahte aşkların batılı şehri Kazablanka'dan uzaklarda bir köyde yaşam savaşında yaşlı kadının ağzında aynı dua. Kurtlarılmadan önce futbol maçına dalmış Amerikan bürokrasisi ardına tabutta taşınan yaralı kadından önce entellektüel batılı aydın tipinin sıkıntıya tepkisi; kaçan otobüs. Şakacıktan başlayan silah oyunundan sonra çatışma bitiminde 20 yıl birden yaşlanan Faslı çocuk... Ölen abisinin nedeni olmak, ayrıca her şeyin. Amerikan polisindeki "potansiyel, tüm kara derililer suçlu" psikozunun cinayetlere varabilecek soğuk, emirler zincirinin son halkasına bir salınım peristaltizminde bağlanan zincir. Halkalar uzarken dünyayı kuşatan globalizmin aslında, Afrika'dan çıkan ilk insandan daha yalnız bir dünyada yaşıyor olmanın çaresizliği "Japon kız".
Kaç erkek redderdi o kızı?
Üstelik namus cinayeti riskinin olmadığı ve kızın başlattığı cinsellikte, çiftleşme mevsiminde olmayan bir hayvanın kendi cinsinde yaşasaydı ilgisiz kalacağı bu dürtü, insanda hangi sevyelerde dururken kaç kişi hayır diyecek? Benzer ahlaki aynılıkta doğruyu başka yerde mi aramalıyız? Bunca gerçeklik arasında, "evet durdular" diyebilmek kızın dışlanmışlığına alkış mı gönderecek? Yoksa her zamanki kararcılar mı alkışlanmalı? En doğrusu aklını başına toplamalı, gerekirse atlamalı...mı? Yanıtı nedir bu sorunun?
İlk kez bir filmde dünya Amerikan önyargısına gönderme dakikarlarcaydı. Kadın ölmüştü ve bir terörist saldırıydı hem de beyaz bölgede, sıfır teröristte.Kazablaka'nın sahte aşkları, havalanan bu kez helikopter, Japonya'da TV'de haber. Önyargı tel örgülerinin insan ruhu tarafından kırıldığı an, kaçan otobüsün tur rehberi adamın karısı için karşlıksız endişelenip kalması ve ardından köydeki tek sedye bir tabut, düştüğünde toprağa taşınacak, alışık, bu kez bir Batılı sarışın kadın, pervanesi fukaralığın kumlarını toz duman kaldırırken, yeşil dolarların geçmediği insanlık öğretisi. Önyargı dikenli tellerini kırıldığı anlarda "bakacak kadar evliyim" samimiyeti. Çömelen yerde toprağa yakın olmanın huzuru yaşlı kadından. Pilotların kararlı uçuşlarından yarım yüzyıl sonra hamburger uzunluğunda artmış Japon toplumu. Depremlere inat otuzlu katlarda intihar kararlığındaki korunaklı balkonlarında Japonca not. Acaba ne yazıyordu teğmendeki notta - ilişmeyen özelinde- korunan bir kültürde. Hala şansları varken, "ya biz dedim içimden, ya biz peki neredeyiz? Uzadık mı, kısalıdık mı? Afrika'dan sonra gittiğimiz doğudan, batıya göçüp gelen biz; yoksa hala aynı yerlerlerde kararsız görünen, biraz kapalı, biraz açık, biraz doğulu, biraz batılı, biz; biz uzadık mı, kısaldık mı?
Ah "hayat", "hayatın eline düşesin dilerim" dedim yerimden. Mürekkep denizine suyla yazı yazmasını bilip, ardından sevgi çemkirmelerinin kandırıkçı dünyasında daha hangi yalanlar bizi avutacak daha...
Filmin müziğine gitti aklım. Kulaklarımda esip duran, Fas'ın uzak çölünde keçilerin içinde, kısacık çağrışımlarında Chopin'in.
Chopin'in prelüdünü -enfes- perdesiz gitarla Yazı Tura filminde en önce dinlemişken; ne güzel dedim, bu topraklarda yetişen sanatçılar daha önce en iyisini yapmışlar. Gururum okşandı, keyif aldım. Boşa değilmiş tek kanal pazarları konser saatlerinin bilinç altı etkisi. Çöküşse, başladığında tiyatrocular kaptı bayrağı; "dayanılmazzülüm" fakirlik, kanallarda yazma konularda arkadan üflenen tok-ikna seslerde kaktüstler oldular narin birer gül. Oldular; oluştu aynılıkta. Ama insan sıçrama tahtaları sever, sevmişti, sevecek... Ülkede hızlı aktı zaman, hızlı tükendi zaman. Yırtıcı bir hayvan gibi kovalarken dedi kaptan, zaman, bazen yanında ama asla geriye dönmeyen.
Verilen tüm sözler geriye dönüktü.
Son tiyatrocu da şehir tiyatrosunda yorgun bardağını duvara doğru fılattığında, zaman alaysı gülüşündeki aynılılkla yolculuk saatinin yaklaştığını anımsattı.
Hiçbir zaman kavuk onları çağırmayacaktı. Sahte, kirletici dizilerde, yeşillenmiş ceplerinde hiçbir zaman yazamayacaklardı kavuğun içine adlarını..
Emekçi tuvalet temizlikçisi bir tek bu ülkede yazdırmayı başardı :"Lütfen sigaranızı yere atınız. Pisuvara atmayınız".
Kimsenin aklına gelmeyecek eldiveni olmayan emekçinin elleriye temizlerken bir barın tuvaletinde sidik kokarken yazarın sigarasını, çıplak elleriyle daldırıp tek, tek...
"Lütfen yere atınız".
Şimdilik başardıklarıydı bu. Belki temizlikçi bir gün sesinİ duyurup şöyle, sekiz sütun duvara: "Lütfen izmaritinizi wc deliğine atınız" diye yazdıracaktı.
"Kim yazdı bu yazıyı? Tuvalette de mi rahat yok kardeşim?" diye barmane fırçadan önce daha çok zaman geçecek.
Ve insan...
Yaşaması en zoru, zorlusu olan...
Evinde ki hırsızdı 20 milyondan çalınan dakikalar; altın kalemdi: Acep ne işe yarar?
Pijamasında Gaffur, ülkedeki asık suratlı orayı burayı tarayıp duran, İlahi destekli-filmci diyor- tiplerin maskesi düşmüştü çizgisinde pijamanın. O bir kabadayı, o bir ne yapacağı belli olmaz İstanbul artığı Gafffur sadece o kadar olamazdı. Tam utanır olmuştu ortalıkta mafyayım dİye gezinenler. Ama işte kamera nebilsin, "Gaffurun döşediği" insanların bir hafta beklediği dakikaları çalacağını. İki kadının inanılmaz güzel yaşam değişimlerini oturup hep beraber izlerken 80 kişi olacağını?
- Bavulunu da bıraktı gitti...
- Bilmem usta, onu kara kitapçıya sormak gerek.
- Hiç ilgilenmedi, değil mi?
- Tabiki ilgilenmedi usta. Sorduğun soruya bak şimdi.
- Öyle olsun.halbuki...neyse.
- Usta, İstanbul'a gitme işi hala beni sıkıyor.
- Hayır, gitmelisin. Biraz çık buralardan. Yeni insanlar iyidir.
- Suya sormak gerek, "ölenlerin burcu var mıdır?" "Sırf bunun için bile gidilir" diyorsun usta ha?
- Sulatmada, bir bak bakalım, İstanbul ülke olmuş. Yahya Kemal'in heykeline bir uğra. Senin ikindi şarkılarının şiirlerini yazdı o.
- İstanbul "reklamlar şehri" olmuştur usta.
- Öyle deme şimdi. Reklam sıkıştırılmış zekadır. Unutma.
Sağlıcakla...